Bölüm 160
Bölüm 160 - Gelecek
Çeviri: Raban
“Hey, sersem, alo. Bir şeyin yok değil mi?“
Sunny ancak bir iki saniye sonra kendine gelebildi. Silkelendi ve başını kaldırıp boş boş Effie’ye baktı.
“...N—ne? Ah… yok, ben iyiyim. Sadece... biraz dalmışım.“
Effie ona tuhaf tuhaf baktı, sonra omuz silkerek arkasını döndü. Herkes kendi derdiyle uğraşıyordu ve fazlasıyla meşguldü; kimsenin Sunny’yle ilgilenecek vakti yoktu.
Gerçi ona ne zaman ilgi gösteren olmuştu ki?
Kendi haline bırakılan Sunny sendeledi ve ağır ağır yere çöktü. Zihninde durmadan dönen sözler, gitgide daha yüksek sesle haykırıyordu sanki.
’Bronz mızraklı bir kadın, canavarlardan oluşan bir selde boğuluyordu... Bronz mızraklı bir kadın...’
Bu, Cassie’nin kehanetlerinden biriydi… yolculuklarının daha başında iken; başsız şövalyenin devasa heykelinin üzerinde geçirdikleri o gece görmüştü bu görüyü...
Ve gördükleri Cassie’yi öylesine dehşete düşürmüştü ki sırf korkusundan ne yapacağını bilememişti; az kalsın kendini lanetli denizin kara sularına atacaktı.
Cassie’nin görüsündeki bu ayrıntı, Sunny’nin elindeki bütün dağınık bilgi parçalarını bir araya getiren anahtar olmuştu. O korkunç kehanetin gerçek anlamını sonunda kavramasını sağlayan şey de yine bu olmuştu.
Sunny ürperdi. Cassie’nin o karanlık gecede anlattıkları, en küçük ayrıntısına kadar zihninde yeniden canlandı:
’Yine o insan kalesini gördüm. Ama bu sefer geceydi. Karanlık gökyüzünde yapayalnız bir yıldız parlıyordu. Yıldızın parlak ışığı altında insan kalesi birdenbire alevler içinde kaldı, salonlarından kan nehirleri akıyordu. Altın zırhlı bir ceset tahtta oturuyordu; bronz mızraklı bir kadın, canavarlardan oluşan bir selde boğuluyordu; bir okçuysa düşen gökyüzünü oklarıyla delmeye çalışıyordu...’
Sunny bunca zamandır Cassie’nin, bu toprakları yutup çorak bir cehenneme çeviren ve Unutulmuş Kıyı’yı yaratan büyük felaketi gördüğünden oldukça emindi. Görüsünün ilk kısmı kesinlikle her şeyi yutan karanlığın üzerindeki yedi mührün kırılıp lanetin serbest kalmasını anlatıyordu. İşte bu yüzden nedense kehanetin kalan kısmının da geçmişe ait olduğunu varsaymıştı; hem de hiç sorgulamadan.
Ancak Effie’nin mızrağı, gerçeği bir anda yüzüne vurmuştu. Bunca zamandır yanılıyordu. Cassie’nin anlattığı o kıyamet manzaraları geçmişe değil, geleceğe aitti.
Onların geleceğine.
Sunny titreyerek başını kaldırdı. Nephis, güçlerini kullanarak yaralı avcıları iyileştiriyordu. Fildişi rengindeki yüzü acıyla kasılmıştı. Sunny ona inanamayarak baktı.
Her şey gün gibi ortadaydı!
Oydu... Parlak Şato’nun üzerinde karanlık gökyüzünde parlayan, beraberinde ateşi ve kan nehirlerini getiren oydu… o yalnız yıldız Nephis’ti.
Ne de olsa onun adı Değişen Yıldız’dı.
Daha doğrusu, adını yazmak için kullanılan rünlerin öteki anlamlarına göre...
O, Uğursuzluğun Yıldızıydı.
Yıkımın Yıldızı.
Sunny onca zaman boyunca Gunlaug’ın Nephis’e neler yapabileceğinden endişe edip durmuştu. Oysa asıl endişelenmesi gereken kişi Gunlaug’tı, Nephis ona ne yapacaktı. Tahtta oturan altın zırhlı ceset... Parlak Lord’u gördüğü an bu gerçeğin farkına varmalıydı… Nasıl olmuştu da anlayamamıştı?
O ceset Gunlaug’dı.
Cassie’nin kehanetindeki ceset oydu.
Canavar denizinde boğulan kadınsa Effie’ydi. Okçunun kim olduğunu Sunny henüz bilmiyordu ama onunla da yakında karşılaşacaklarından emindi.
Belki de yalnızca hep birlikte ölmek için.
Nephis’in bütün benliğine hükmeden gizemli bir amacı olduğunu Sunny başından beri biliyordu. Bu amacın ne olduğunu bilmese de ona burada, Unutulmuş Kıyı’da ulaşamayacağı kesindi. Değişen Yıldız’ın amacını gerçekleştirebilmesi için gerçek dünyaya dönmenin bir yolunu bulması gerekiyordu.
İşte bu yüzden ilerleme arzusundan bir an için olsun vazgeçmiyordu; önüne çıkan her engeli aşmaya, her acıya dayanmaya kararlıydı. Hatta bu kararlılığı zaman zaman saplantıdan farksız görünüyordu. Nephis, hayalini gerçekleştirmek için her şeyi yapmaya hazırdı.
Karanlık Şehir’deki ilk günlerinde Sunny’ye söylediği teselli dolu sözler ansızın zihninde yankılandı. Fakat şimdi o sözlerin altında çok daha soğuk, çok daha karanlık bir anlam yatıyordu:
“Dönmenin bir yolunu bulacağız. Bunun için her ne yapmamız gerekirse gereksin, döneceğiz.“
Ne yapmamız gerekirse gereksin...
Unutulmuş Kıyı’dan ayrılmanın bir tek yolu vardı ve o yol Kızıl Kule’den geçiyordu. Hiçbir Uyuyanın o Geçit’e sağ salim ulaşması mümkün değildi. Deneyecek olsalar dahi denemek için bile onlara bir ordu gerekirdi. Belki o zaman, cesetlerinin üzerinden yürüyerek ilerleyen bir iki kişi bu lanetli yerden kaçıp kurtulabilirdi.
Kaldı ki Nephis’in bir ordusu yoktu.
...Şimdilik.
O orduyu kurabilmek için Gunlaug’ı öldürmesi, gücünü ele geçirmesi ve karşısında duran herkesi ortadan kaldırarak Parlak Şato’yu kana boğması gerekecekti. Ancak o zaman Karanlık Şehir’de kalan bütün Uyuyanları etrafında toplayabilir ve hepsini, sonu ölüm olan bir seferde peşinden sürükleyebilirdi.
Üstelik çoğunun bu uğurda öleceğini bile bile.
Aklı başında olan hiç kimse onun peşinden gitmezdi.
’Yani… herhalde gitmezdi... değil mi?’
Sunny son birkaç hafta içinde gruplarına katılan genç kadınların ve genç erkeklerin yüzlerini gözünde canlandırdı. Gözlerinde yanan o tuhaf ışığı... Umudu ya da belki de inancı. Nephis’e karşı duydukları, neredeyse kutsal diyebileceği o bağlılığı...
Hayır, Nephis’e değil.
Ölümsüz Alev Klanı’ndan Değişen Yıldız’a.
Biricik meleklerine.
Peki… bu insanlara hala aklı başında denilebilir miydi?
Neph’in planındaki her şey sonunda anlam kazanmıştı.
Sunny, gümüş saçlı güzel kadına baktı ve yüreği titredi.
Çünkü bir de... kehanetin son kısmı vardı.
***
Dönüş yolunda Sunny, hasta düşüp ateşler içinde yanarken gördüğü bir kâbusun içine düşmüş gibiydi. Kavradığı gerçeğin büyüklüğü altında ezilirken ağır ağır yürüyordu... bu çok fazlaydı. Zihni allak bullak olmuştu; kafasını bir türlü toparlayamıyor sanki aklı parça parça dağılıyormuş gibi hissediyordu.
Hayatında daha önce hiç bu kadar derinden sarsılmamıştı. Sanki bütün benliği ta kökünden sarsılmıştı. Böyle bir şeyle nasıl başa çıkacağını gerçekten bilemiyordu.
Aklını yitirmek üzereydi.
Hiç böylesine dehşete düşmemişti.
’Vaktini aptalca şeylere harcama... Şimdi duygularına yenik düşmenin sırası değil. Tüm bunların seni nasıl etkileyeceğini ve durumu kendi lehine nasıl çevirebileceğini düşün... buna kafa patlat, aptalca şeylere kapılma...’
Sonuçta... korkacak ne vardı? Ne olmuş bir sürü insan ölecekse? Onların yaşaması ya da ölmesi Sunny’yi neden ilgilendirsindi ki?
Evet ya... tabii ki öyle. Günün sonunda ayakta kalan kendisi olduğu sürece, tüm bunlar işine bile gelirdi. Son haftalarını Gunlaug’ın onlara neler yapacağından korkarak geçirmemiş miydi? Sonuçta Gunlaug’ın sonunun nasıl biteceğini de artık biliyordu; p*ç herif cesede dönecekti.
Sorun çözülmüştü.
Hayatının geri kalanını bu iğrenç cehennemde geçireceğini öğrendiğinde yıkılmamış mıydı? Artık bu da kesin değildi. Kehanetin şu son kısmı vardı...
Her şey yolundaydı.
Hatta hiç olmadığı kadar iyi olabilirdi.
...Yine de Sunny kendini ne kadar mantıklı düşünmeye zorlarsa zorlasın, içini kaplayan korkuyu bir türlü bastıramıyordu.
***
Gün batımının kızıl ışığı gökyüzünü boyarken Lonca Binasından çıkmak için bir bahane buldu ve taş döşeli meydanın en ucuna doğru yürüdü. Nerede olduğuyla da ilgilenen pek kimse olmadığından bir süreliğine ortadan kaybolması hiç de zor olmadı.
Sunny’nin canını bir şeylerin sıktığını fark eden de yoktu. Ne de olsa onun suratsız ve içine kapanık hallerine alışmışlardı. Yalnızca Cassie bir terslik sezmiş gibiydi.
Bir de Caster vardı. Umursamaz görünmeye çalışsa da Nephis’in çevresindeki herkesi şahin gibi izleme huyu vardı.
’Şerefsiz...’
Taş platformun en ucuna ulaşan Sunny arkasını döndü. Dış yerleşime ve onun üzerinde yükselen görkemli şatoya baktı. Gece çökmeden sığınacak bir yer bulmaya çalışan yüzlerce Uyuyan oradan oraya koşuşturuyordu.
İçine buz gibi, dehşet verici bir his çöktü.
’Bütün bu insanlar... hepsi ölecek.’
Neph onları öldürecekti.
...Peki Sunny bunu yapmasına yardım etmeye razı mıydı?
Nedense gülesi geldi. Tüm bu yaşananlar öylesine sinir bozucu, öylesine korkunçtu ki neredeyse gülünçtü. Sunny hiçbir zaman başkalarını kendinden önce düşünen biri olmamıştı. Dahası, alaycı, bencil ve acımasız birisi olarak da kendisiyle hep gurur duymuştu.
Ama bu... bu kadarı ona bile fazlaydı.
Başını ellerinin arasına alıp inledi.
’Ne yapacağım ben?!’
Tam o sırada birinin ayak sesleri dikkatini çekti. Kulübelerin olduğu tarafta sıska bir tip belirdi ve ona doğru yürümeye başladı.
Sunny kaşlarını çattı.
’Ha, doğru ya. Bir de şu y*vşak vardı... tamamen unutmuşum.’
Harper birkaç adım ötede durup ürkekçe gülümsedi.
“Merhaba Güneşsiz! Şey... konuşabilir miyiz?“
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.