MANGA-TR
Bölüm 161
Bölüm...
Action,Adventure,Fantasy,Romance

Bölüm 161

Artık Dönüş Yok
Yazar: Raban Grup: Bağımsız Okuma süresi: 8 dk Kelime: 2.043

Bölüm 161 - Artık Dönüş Yok
Çeviri: Raban
 
Harper, dudaklarında donup kalmış o acınası, ürkek gülümsemesiyle Sunny’ye bakıyordu. Gözlerinde sahte bir dostluğun yanı sıra kaygı ve çaresizlik okunuyordu. Nedense Sunny’nin Harper’ın suratına bir tane patlatası geliyordu.
 
’Y*vşak herif...’
 
Yaşadığı sarsıntı yüzünden duygularını dizginlemekte zorlanıyordu. Anlaşılan içinden geçenlerin bir kısmı yüzüne de yansımıştı; Harper birdenbire ürküp geriye doğru bir adım attı. Ancak belli ki Parlak Şato’ya geri dönebilme arzusu temkininden ağır basmıştı. Kendini kaçmamak için zorladı. Birkaç saniyelik tereddütten sonra konuştu:
 
“Şey, ımm... bu sabah beni yanınıza kabul ettiğiniz için teşekkür etmek istedim.“
 
Sunny sıska genci süzdü. Alacakaranlıkta Harper’ın solgun yüzünü koyu gölgeler kaplamıştı. Sonunda cevap verdi:
 
“Olur, konuşabiliriz.“
 
’Çalıştır saksıyı, Sunny, düşün biraz...’
 
Ama zihni söz dinlemiyordu. Geleceğe dair öğrendiği şeylerin içinde uyandırdığı o dehşet verici korku, kafasını allak bullak etmişti. Kendini bir türlü toparlayamıyordu.
 
Ellerini kaldırıp yüzünü gözünü ovuşturdu.
 
’O bir casus. Gunlaug’ın casusu… onun işini görmek için burada. Ne yapmalıyım?’
 
Bu sabah ne öğrenmişti... ah, evet. Her şeyi değiştiren o olaydan önce Harper’ın Muhafızlardan birine bilgi verdiğini görmüştü. O zaman bu pısırığı bir temiz dövüp Loncadan atmayı düşünmüştü. Ama şimdi düşününce… hata etmiş olurdu.
 
Çünkü yapacağı en akıllıca hareket, bu aptal casusu açığa çıkarmak değil; hiçbir şey bilmiyormuş gibi davranıp onu yanlış bilgilerle beslemekti. Kesinlikle... madem köstebeklik yapacaktı o halde onlarla baş etmenin en iyi yolu bu olurdu. Kendisi de evvelden beri casusluğa hevesli biri olarak bu işlerin nasıl yürüdüğüne dair az çok kafa patlatmıştı.
 
Ama Harper’ı gerçekten kandırabilir miydi acaba? Beceriksiz muhbir, farkında olmadan kendine kusursuz bir hedef seçmişti. Sunny pek çok sır biliyordu ve üstünü üstlük yalan da söyleyemiyordu.
 
Ama gel gör ki insanları yanıltmakta da ustaydı. Öyleyse...
 
“Güneşsiz?“
 
Sunny irkilip sıska gence baktı.
 
“Üzgünüm. Ah, şey... bugünkü avdan sonra pek kendime gelemedim. Eee, konuşalım diyordun?“
 
Rahatlayan Harper yeniden gülümsedi.
 
“Bak hem kendi adıma hem de dış yerleşimde yaşayan tüm bu insanlar adına sana teşekkür etmek istedim. Şatodan ayrılmadan önce yanıma çok özel bir şey almıştım. Kabul edersen seninle paylaşmak isterim!“
 
Sunny kaşlarını çattı.
 
“Özel bir şey derken?“
 
’Önce neyin peşinde olduğunu öğrenmeliyim. Yalanların arasına bir iki basit gerçek serpiştirir, sabah da her şeyi Neph’e anlatırım. A—aynen... kesinlikle en doğrusu, bu olmalı.’
 
Harper ise hevesle başını sallayarak konuşuyordu:
 
“Bu ah... bir şişe içki. Bahçede çalışan Zanaatkârlar her ay birkaç şişe satıyor. Bulması gerçekten mesele ama şansım bu sefer yaver gitti. Gelip denemek ister misin, tadına bakarız? Kulübem hemen ilerde.“
 
Sunny’nin dikkati birkaç saniyeliğine de olsa dağıldı; hemen kendini toparlanmaya zorladı. Harper ne anlatıyordu böyle? Zanaatkârlar, içki, şans...
 
’Eh... hadi deneyelim.’
 
Başını sallayıp Harper’a önden gitmesini işaret etti, ardından peşine düştü.
 
Harper’ın kulübesine giderken yanından geçen insanlara bakıp düşüncelere dalıyordu, kendini yürüyen cesetlerle çevriliymiş gibi hissediyordu.
 
Bu insanların çoğu aslında çoktan ölmüştü. Yalnızca henüz bunun farkında değillerdi.
 
...Ama Sunny farkındaydı.
 
Bu gerçeğin ağırlığı altında yavaş yavaş eziliyordu.
 
Harper’ın küçük kulübesi, dış yerleşimdeki diğer kulübelerden bile daha berbat görünüyordu, içler acısıydı. Çürümüş tahta parçaları gelişigüzel birbirine çakılmıştı. Duvarlardaki sayısız boşluktan soğuk rüzgârlar sızıyordu. İçeride, döşek niyetine kullanılan kuru deniz yosunundan bir yığın ve derme çatma alçak ahşap bir masadan başka hiçbir şey yoktu. Sunny, sıska Uyuyanın şatoya dönmek için neden bu kadar çaresiz olduğunu anlayabiliyordu.
 
Hiç değilse kulübenin bir kapısı vardı.
 
İçeri girdiklerinde Harper mahcupça etrafına bakındı, sonra eliyle masay işaret ederek Sunny’yi yere oturmaya davet etti. Ardından deniz yosunlarının altından cam bir şişe çıkarıp çok kıymetli bir hazineymiş gibi dikkatlice masaya koydu. Nereden geldiği belli olmayan, kaba saba yapılmış demir bir bıçakla kavanozun mumla mühürlenmiş kapağını açtı. Bıçağı masaya bıraktıktan sonra süt beyazı içkiyi topraktan yapılma kenarı kırık bir bardağa doldurdu.
 
“Buyur!“
 
Sunny bardağı alıp tuhaf içkiyi kokladı. Kenar mahallelerde kendini içkiye verip mahvolan ya da ucuz haplar ve uyuşturucular yüzünden canından olan onlarca insanı hatırladı. Neyse ki aklını bulandıracak herhangi bir maddeye, uyuşturucuya yanaşmayacak kadar kuşkucu biri olmuştu. Üstelik uzun zaman boyunca, yapması gereken o mühim işini* tamamlamadan ölmemeyi ta o zamanlar kafasına koymuştu.
 
İşte bu sebeptendir ki Sunny alkol konusunda tamamen deneyimsizdi.
 
Bardağı dudaklarına götürdü, nefesini tuttu ve içindekini tek dikişte bitirdi. Hemen ardından bedenine hoş bir sıcaklık yayıldı; beraberinde de tatlı bir rahatlama getirmişti.
 
’...İnsanların bunu neden bukadar sevdiğini şimdi anlıyorum.’
 
Aslında hiç de fena değildi.
 
Harper bardağı aceleyle yeniden doldururken sordu:
 
“Son avı duydum. Tanrılar aşkına, bir Kule Habercisiyle karşılaşıp sağ kurtulmuşsunuz! Korkunç olmalı...“
 
Sunny bir an sustu, sonra omuz silkip cevapladı:
 
“Ben sadece arkada durdum.“
 
Sıska genç başını iki yana salladı.
 
“Olsun. Yine de inanılmazsın! Leydi Değişen Yıldız’la en başından beri yan yana olduğunu hatta Labirent’te iki aydan fazla birlikte yolculuk ettiğinizi duydum. Bu doğru mu?“
 
Harper gerçekten berbat bir oyuncuydu. Sunny onun casus olduğunu bilmese bile bu noktada bir terslik olduğunu sezebilirdi. Ama hiçbir şey fark etmemiş gibi davranmak çok kolaydı.
 
’Demek benim gibi sıçanlara azıcık saygı gösterince bildiğim ne varsa dökerim, ha?’
 
İçkinin etkisiyle yüzü kızaran Sunny usul usul gülümsedi.
 
“Ah... tabii ki! Ben olmasam şimdiye çoktan ölmüş olurdu. Onun hayatını kaç kez kurtardım biliyor musun sen?“
 
Buraya kadar söylediklerinin hepsi planlıydı. Harper’ın, Sunny’nin kırgınlığından ve kıskançlığından faydalanıp ağzından laf alma numarasının işe yaradığını sanmasını istiyordu.
 
Ancak devamında gelen sözler ağzından kendiliğinden döküldü.
 
Dişlerini sıkmıştı. Yüzü solarken fısıldamaya başladı:
 
“...Peki ne uğruna? Ha? Ne uğrana... bunun için miydi? Böyle olmamalıydı. Her şey nasıl böyle sarpa sardı?!“
 
Sonra başını ellerinin arasına alıp boğuk, acı bir kahkaha attı.
 
’Olamaz, ne yapıyorum ben... neler söylüyorum böyle?’
 
Sunny’nin bu ani patlamasını içkiye yoran Harper biraz daha cesaretlendi.
 
“Leydi Nephis’le defalarca omuz omuza savaşmış olmalısın!“
 
Sunny başını eğip omuz silkti.
 
“Öyle.“
 
Sıska adam birkaç saniyelik tereddütten sonra temkinle sordu:
 
“Yani... Yönelim Yeteneğini de illa görmüşsündür?“
 
Düşmanının Yönelimini öğren. Yeteneklerini, kusurunu, zaaflarını öğren... Birini öldürmenin en iyi yolu buydu.
 
Harper’a bakarken Sunny, Nephis’le tanıştıktan sonra girdiği ilk savaşı hatırladı. O zaman Nephis ona, zayıf noktalarını öğrenmek için Kabuklu Leşçilerden birinin cesedini inceleyip incelemediğini sormuştu.
 
Şimdi bu pısırıkta aynısını onlara yapıyordu. Onları didik didik edip incelemek istiyordu. Üstelik daha ölmemişlerdi... henüz.
 
“Gördüm. Yaraları iyileştirebiliyor.“
 
Harper’ın gözleri parladı.
 
“Demek şifacı! Tabii ya. Leydi Değişen Yıldız’a da ancak böyle bir yetenek yakışırdı. İnsanlar boşuna ona melek demiyor...“
 
’Mal...’
 
İlk amacına ulaşmıştı. Harper artık Neph’in Yöneliminin yalnızca iyileştirmeye yaradığını zannediyordu. Elbette dış yerleşimde başka casuslar da olmalıydı. Onlar da Nephis’in bugün yaralı avcıları nasıl iyileştirdiğini anlatınca Harper’ın vardığı sonuç doğrulanmış olacaktı. Böylece Gunlaug ve adamları, Değişen Yıldız’ın saldırıya yönelik bir Yeteneği bulunmadığına büyük olasılıkla inanacaklardı.
 
Alevlerinin hem iyileştirebildiğini hem de yok edebildiğini kim düşünebilirdi ki?
 
Bu sırada Harper da bardağına biraz daha içki dolduruyordu.
 
“Bu arada, hep sormak istediğim bir şey var. Leydi Nephis’in Gerçek İsmini nasıl aldığını biliyor musun?“
 
Belki aklı bu kadar karışık olduğu için, belki içkinin etkisiyle, belki de yalnızca bir anlık dalgınlık yüzünden... Sunny cevap vermeden önce yeterince düşünmedi.
 
“Ben nasıl aldıysam o da öyle almıştır herhalde.“
 
Sonra donakaldı.
 
’Hass*ktir!’
 
Harper’ın aklında Neph’e dair sahte bir tablo oluşturmaya öylesine odaklanmıştı ki bir anlığına da olsa kendi gerçek kimliğini gizlemesi gerektiğini unutmuştu.
 
’Salak! Salak! Salaksın!’
 
Paniğe kapıldığını belli etmemek için başını geriye atıp gülmeye başladı. Böylece az önce söylediklerinin yalnızca bir şaka olduğu izlenimini veremye çalıştı.
 
Şansına, Harper inanmış görünüyordu. O da güldü, ardından gözlerinde muzip bir parıltıyla Sunny’ye baktı.
 
Ne var ki bir an sonraki sözleri Sunny’nin kanını dondurdu. Sanki cehennemin kapıları tam ayaklarının altında açılmıştı.
 
Şakaya ayak uydurmak isteyen sıska genç sırıtarak sordu:
 
“Ah! Elbette, elbette, Lord Güneşsiz! Söyler misiniz efendim sizin Gerçek İsminiz ne?“
 
Sunny ona baktı; gülümsemesi yüzünde donup kalmıştı.
 
’Çabuk düşün! Düşün! Bundan kurtulmalıyım!’
 
Ama Sunny’nin görebildiği hiçbir çıkış yolu yoktu.
 
Tuzağa düşmüştü.
 
Zihninde o tanıdık baskı belirdi. Yüzündeki kan yavaş yavaş çekildi.
 
Harper hâlâ sırıtıyor, cevabını bekliyordu. Sıska yüzünde yorgunluğun izleri vardı, korku vardı, çekingenlik vardı ve aynı zamanda çaresizce bir umut da vardı.
 
Ne de olsa güçsüz, zavallı bir çocuktu.
 
Baskı artık kör edici bir acıya dönüşmüştü. Sunny’nin bütün bedeni titredi.
 
’Neden? Neden o soruyu sormak zorundaydın ki?!’
 
Ama artık çok geçti. Olan olmuştu ve geri dönüşü yoktu.
 
Köşeye sıkışmış bir hayvan gibiydi; Sunny’nin aklında yalnızca tek bir düşünce vardı...
 
Harper sonunda bir terslik olduğunu anladı. Gözleri fal taşı gibi açıldı.
 
“Güne—“
 
...bu işten nasıl kurtulacaktı.
 
Tam acı dayanma sınırını aşıp cevabı ağzından zorla çıkarmak üzereyken Sunny birden öne atıldı. Masadaki demir bıçağı kaptığı gibi zavallı pısırık gencin kalbine sapladı.
 
 
 
 
*Ç.N.: Bu kısımda Sunny’nin çok eskiden kenar mahallelerde yaşarken sırf bu önemli işini bitirmek için her şeyiyle mücadele ettiğini ve o işini tamamlamadan ölmek istemediğini ve bunun içinde kendini kaybettirecek ya da aklını bulandıracak her şeyden uzak durduğunu anlatıyor.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi