MANGA-TR
Bölüm 163
Bölüm...
Action,Adventure,Fantasy,Romance

Bölüm 163

Geçmiş
Yazar: Raban Grup: Bağımsız Okuma süresi: 5 dk Kelime: 1.357

Bölüm 163 - Geçmiş
Çeviri: Raban
 
Sunny, sert bir ifadeyle Caster’a baktı. Dostça gülümsemesine ve güven veren sesine rağmen, yakışıklı Mirasçı’nın neyin peşinde olduğunu gayet iyi biliyordu.
 
Ne de olsa kenar mahallelerin tozunu yutmuştu.
 
Caster, şöyle demişti:
 
“…yardım edeceğim.”
 
Ama kastettiğiyse şuydu:
 
“Artık avucumun içindesin.”
 
Böylesine korkunç bir sırdan daha güçlü bir koz elbette ki olamazdı. Caster’ın yaptığı bu yardımın mutlaka bir karşılığı olacaktı.
 
Ama Sunny’nin başka ne seçeneği vardı? Bu teklifi reddetmesinin tek yolu, Caster’la oracıkta dövüşüp onu öldürerek suçunun tek tanığını sonsuza dek susturmaktı ve eğer buna hazır değilse kabul etmekten başka çaresi yoktu.
 
Üstelik Caster olayların nasıl gelişeceğini büyük ihtimalle kafasında çoktan kurmuştu ama işler mutlaka onun beklediği gibi sonuçlanacak diye bir şey de yoktu. Sunny hayatta kaldığı sürece, bir yolunu bulup durumu tersine çevirebilirdi.
 
Şimdilik yapması gereken tek şey bu badireyi bir şkilde atlatmaktı.
 
Adım adım.
 
Sunny kendini gülümsemeye zorladı.
 
“Teşekkür ederim, Caster. Bunu... asla unutmayacağım.”
 
Ardından ayaklarının dibinde yatan cesede baktı ve hızla yayılan kan birikintisinden uzaklaşmak için geriye doğru bir adım attı. Yüzündeki sakin ifadeyi bozmasa da bedeninden yoğun bir ürperti geçmesine de engel olamadı.
 
“Peki... ne yapacağız?”
 
Gururlu Mirasçı bir süre düşündükten sonra ciddi bir sesle konuştu:
 
“Önce en acil olanı çözmekle başlayalım. Kimse seni bu hâlde görmemeli. Biraz burada bekle. Temizlenmen için bir şeyler getireceğim.”
 
Sunny iç çekti. Harper’ın yakınında bir an daha kalmak istemiyordu ama Caster haklıydı. Tepeden tırnağa kana bulanmış halde ortalıkta dolaşması hiçte akıllıca olmazdı.
 
“Ya sonra?”,
 
Caster tereddüt etti.
 
“Sonra cesetten kurtulmamız gerekecek. Ama... etrafta dolaşan meraklı sıçanlara ve muhafızlara görünmeden bunu yapmak kolay olmayacak. Yine de endişelenme... Bir yolunu bulurum. Sen ben dönene kadar burada bekle.”
 
Sunny, Mirasçı’ya güvenip güvenemeyeceğini bilemeyerek ortada kararsızca kalakaldı. Caster’ın yanında bir kamyon adamla geri dönmeyeceği ne malumdu? Ama hayır... Sunny’yi avucunda tutmak, ondan bütünüyle kurtulmaktan daha çok işine gelirdi.
 
Yine de yakışıklı genç uzaklaşınca, gözünü üzerinden ayırmaması için gölgesini onun peşine taktı.
 
Cesetle baş başa kalan Sunny iç çekerek yere oturdu ve sırtını kulübenin derme çatma duvarına yasladı. Berbat hissediyordu ve çok yorgundu.
 
Gece, harabe şehrin üzerine ağır ağır çöküyor, her yanı huzur veren bir karanlığa gömüyordu. Ne var ki Sunny, yanında kanlar içinde, taşların üzerinde kıpırtısız bir halde yatan cesedi hala görebiliyordu. Şu an ilk kez karanlıkta göremiyor olmayı dilemişti.
 
Harper’ın açık kalan gözleri, ona suçlarcasına bakmaya devam ediyordu.
 
‘Yani artık... sonsuza dek benimle kalacaksın, öyle mi?’
 
Ruh Denizi’ne bakmasına bile gerek yoktu.
 
Çünkü biliyordu ki; bugüne dek öldürdüğü bütün canlılar bir gölge olarak Ruh Denizi’ndeki sessiz topluluğun saflarına katılıyordu.
 
Elinden beklemekten başka bir şey gelmiyordu.
 
Zaman sürünürcesine yavaş geçiyordu.
 
Caster şüphe çekmeden gerekenleri bulmaya çalışıyordu ama bu epey vaktini alıyordu. Meraklı bakışlardan kaçınmak zorundaydı. Üstelik durmadan gözüne girmeye çalışan insanlarla konuştuğu için de çok zaman kaybediyordu. Bir ara Cassie yanına gelip sordu:
 
“Caster, Sunny’yi gördün mü?”
 
Kulübeden uzakta, az önce öldürdüğü gencin cesedinin yanında oturan Sunny soğukça gülümsedi. Mirasçı’nın onun yokluğunu açıklamak için nasıl bir bahane uyduracağını merak etmişti.
 
Bu arada dışarıda yağmur başlamıştı; zemindeki taşlara vuran yağmurun sesini dinlerken kaşları çatıldı. Bir an aklı dağıldı. Ne zaman yağmur yağsa keyfi kaçardı.
 
Çünkü ona geçmişini hatırlatırdı.
 
Nephis’in geçmişi sırlarla örtülüydü; o sır perdesinin ardında büyük bir trajedi olduğu her halinden belliydi. Sunny’ninse oldukça sıradan bir geçmişi vardı. Onun hikâyesi trajik olmaktan çok olağanca aleladeydi; ölmekte olan bir dünyada zorluk ve acı içinde hayatlarını sürdüren talihsiz insanların sayısız hikâyelerinden biriydi yalnızca.
 
Sunny’nin annesiyle babası vasıfsız birer işçiydi. Fakirdiler ama yokluk içinde de yaşamıyorlardı. Babası, devasa şehrin dışını saran, bariyer duvarların bakımını yapan sayısız ekipten birinde çalışıyordu. Annesiyse hava filtreleme sistemleri üreten bir yeraltı fabrikasında işçiydi. İkisinin toplam kazancı; kenar mahallelerde bulunan, insan kovanı denilebilecek kadar devasa olan binalardan birinde küçücük, tek odalı bir hücre evin kirasını ödemeye ancak yetiyordu.
 
Sunny dört yaşlarındayken, kız kardeşi Rain’in doğumundan birkaç ay sonra, babası bir iş kazasında öldü. Bakım ekibinde çalışanların böyle kazalarda hayatını kaybetmesi pekte nadir rastlanan bir durum değildi. Bundan üç yıl sonra ise annesi hastalandı ve bir süre sonra da yaşamını yitirdi. Onun gibi fabrika işçilerinin ağır çalışma koşulları yüzünden hastalanıp ölmesi de alışılmadık bir olay değildi.
 
Sunny ve Rain, devlete bağlı bir çocuk esirgeme yurduna yerleştirilmişti. Rain küçük ve sevimli olduğu için çok sürmeden bir aile tarafından evlat edinildi. Sunny ise evlat edinilmek için biraz büyüktü ve bazı “davranış sorunları” vardı. Bu yüzden onu isteyen neredeyse hiç kimse çıkmadı. Her biri birbirinden beter koruyucu ailelerin yanında birkaç yıl geçirdikten sonra nihayet kaçmayı başardı ve kenar mahallelerde, berbat yaşam koşullarının hâkim olduğu o sokaklarda nasıl hayatta kalacağını öğrendi.
 
O sokaklarda Sunny gibi bir sürü çocuk vardı. Bir sonraki günü görebilmek için her gün bin bir türlü pislikle uğraşmak zorundaydılar. Ve tabii o durumda hayatta kalmaya çalışan insanların ömrü pek uzun olmazdı. Orada yalnızca alışılmadık türden karakteri olanlar, bir sebebe bağlı olanlar hayatta kalabilirdi.
 
İşte Sunny de onlardan biriydi.
 
Hayatta kalmasını; kısmen şansına, kısmen de zekasına borçluydu. Ama asıl sebep, bir amacının olmasıydı. Sunny, kız kardeşini bulmadan ölmeyi reddediyordu.
 
Nedense, Rain’in bir yerlerde onu beklediğine; hatta gelip kendisini bulmasını ve kurtarmasını umduğuna inanmıştı. Bir gün yeniden kavuşacak, yine bir aile olacak ve birlikte mutlu yaşayacaklardı. Onu hayatta tutan en büyük şey, işte bu safça hayaliydi.
 
...Elbette bunun sonucu hiç de umduğu gibi olmamıştı.
 
Bu lanet dünyada hiçbirşeyin sonu iyi bitmezdi zaten.
 
Kan birikintisinin hemen yanında oturan Sunny haline bakıp kuru kuru gülerken yüzünü ovuşturdu. Mutlu son diye bir şey gerçekten var mıydı?
 
‘Nerede kaldı bu şerefsiz?’
 
Gerçi Caster’ın nerede olduğunu da ne yaptığını da gayet iyi biliyordu.
 
Tam o sırada Caster, Harper’ın kulübesinin kapısını açmak üzere elini uzatıyordu.
 
Sunny yorgun argın bir şekilde ayağa kalktı ve geçmişin üzerine çöken ağırlığını üstünden atmaya çalıştı.
 
Şu anda geçmişi hatırlamanın ne anlamı vardı? Önce onu bekleyen gelecekten sağ çıkması gerekiyordu...

 
 
***

Ç.N.: Belki bilmeyenler vardır; Rain, yağmur demek.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi