Bölüm 164
Bölüm 164 - Veda
Çeviri: Raban
Caster ona su, birkaç parça bez ve üstünkörü yapılmış bir tunik getirdi.
Sunny üzerindeki kanı temizlerken, gururlu Mirasçı Harper’ın cesedini dikkatle bir köşeye çekti, deniz yosunu yığınının altına gömdü ve yerdeki kanı elinden geldiğince sildi.
Böylece kulübenin içine giren birileri dikkatli bakmadığı sürece olağandışı bir şey göremezdi. Elbette biraz dikkatli incelendiğinde burada yaşanan olayın izleri hemen ortaya çıkardı.
Caster bir yandan bunları yapıyor bir yandan da konuşuyordu:
“Bu cesetten kurtulmanın en kolay yolu, onu tepeden aşağı atmak. Şansımız yaver giderse yola doğru düşmez. Gerçi düşse bile kimsenin önemseyeceğini sanmıyorum. Karanlık Şehir’de ha bire insanlar ölüyor; özellikle de dış yerleşimde yaşayanlar.”
Bir an durduktan sonra devam etti:
“Ama Harper’a bunu yapamayız. Çünkü o sıradan biri değil, Parlak Lord için çalışan biriydi. Ani ölümü muhafızların dikkatini çekebilir ve bunu sana ve Leydi Nephis’e yıkmak için kullanırlar. Bu yüzden onu arkada hiçbir iz bırakmadan ortadan kaldırmamız gerekiyor. Bu da kolay olmayacak.”
Sunny ona kaşlarını çatarak baktı.
“Bunda büyütecek ne var? Onu tepeden aşağı indirip cesedini harabelerde bir yere atarım. Dışarısı karanlık. Kimse bir şey görmez.”
Caster başını iki yana salladı.
“Şato muhafızlarının yolu gece gündüz izleyen nöbetçileri var. Seni mutlaka fark ederler. Tabii biri o sırada dikkatlerini başka bir tarafa çekmezse.”
İç çekti.
“Biraz pahalıya patlayacak ama ayarlayabilirim. Yarın gün batımından sonra cesedi harabelere götürüp dönmen için bir iki saatin olacak. Üzgünüm, sana daha fazla zaman kazandıramam... Bu kadarı bile elimde kalan son birkaç Ruh Parçacığına mal olacak.”
Yakışıklı genç, yoldaşı için ne kadar endişelendiğini göstermek ister gibiydi. Halbuki yaptığı tek şey, Sunny’nin ona ne kadar çok borçlu olduğunu yüzüne vurmaktı.
Bu ima anlamasına yetmese bile, ileride Harper’ın nasıl öldüğünü açıklamakla onu her zaman tehdit edebilirdi.
Sunny artık Caster’ın avucuna düşmüştü.
Dudaklarında soğuk bir gülümseme belirdi.
“Peki o zamana kadar ben ne yapacağım?”
Mirasçı omuz silkti.
“Doğal davran ve mümkünse kimseyle konuşma. Zaten yalnız takılan birisin. Kimse şüphelenmez.”
Bir süre düşündükten sonra ekledi:
“Bir de... bir süre kimse bu kulübeye girmese iyi olur. Harper son birkaç aydır şatoda yaşıyordu; dış yerleşimdekiler yokluğunu fark etmez zaten. Daha yeni rapor verdiği için muhafızlar da fark etmeyecektir. Büyük ihtimalle sorun çıkmaz.”
Sunny tuhaf bir ifadeyle ona baktı.
“Ne oldu?”
Başını iki yana salladı.
“Hiç. Sadece şimdiye kadar kaç cesedi böyle ortadan kaldırdığını merak ettim.”
Caster kaşlarını çattı.
“Aslında bu ilk. Karanlık Şehir’de birini öldürdüğün zaman cesedini milletin gözüne sokmak genelde daha çok işine yarar.”
Mantıklıydı. Başkalarının ileride sana saldırmadan önce iki kez düşünmesini sağlamayacaksa, birini öldürmenin ne anlamı vardı?
Sunny cinayet konusunda tam bir amatördü. Mirasçılarla boy ölçüşmesine imkân yoktu.
Böylece o yıkık kulübeyi arkalarında bırakıp lonca binasına döndüler. Kimse ona dikkat etmediğinden Sunny doğruca odasına gitti ve dar yatağına çöktü.
Nephis’in planlarını öğrenmenin ağırlığı ve Harper’ı elleriyle öldürüşüne dair zihninde canlanan anılar yüzünden o gece gözüne uyku girmeyeceğini sanıyordu.
Fakat aklı ve bedeni tükenmişti; o yüzden başı yastığa değer değmez uykuya daldı.
***
Sabah irkilerek uyandı. Öfkeden köpürmüş insan kalabalığının içeri dalıp hep birlikte onu...
Gerçi ne yapabilirlerdi ki? İş dövüşe varırsa içlerinden kaç kişi Sunny’ye karşı durabilirdi ki?
Kaldı ki etrafta da kimse yoktu.
Bir süre kararsız kaldıktan sonra her zaman ne yapıyorsa aynı öyle davranmaya karar verdi. Odasından çıkıp yüzünü yıkamak için dışarı yürüdü.
Neph’in yardımcılarından bazıları onu selamladı, bazılarıysa görmezden geldi. Gülümsemeleri her zamanki gibi dostça ve gelip geçiciydi.
Kimse dönüp ona bir kere daha bakmadı zaten.
İçine tuhaf bir huzursuzluk çöken Sunny kendini loncadan dışarı attı ve gökyüzüne baktı.
Hiçbir şey değişmemişti. Her şey dün nasılsa hala öyleydi. Ondan önceki günlerde olduğu gibi.
Bu... nasıl olabilirdi?
Birini vahşice öldürmüştü ama kimsenin umurunda değildi. Dünya, çekingen ve zavallı gencin ölü gözlerinde sonsuza dek donup kalan acıya ve dehşete aldırmadan, Harpersız yoluna devam ediyordu.
Muhafızlar bile casuslarının ortadan kaybolduğunu fark etmemiş gibiydi.
Sunny, acıyla buruşan yüzünü gizlemek istercesine yüzünü ovuşturdu. Başında korkunç bir ağrı vardı, deli gibi zonkluyordu.
‘Onların umurunda değilse benim neden umurumda olsun? Unut o salağı.’
Ama umursuyordu. Mantıksız olsa da kurbanının yasını tutmak zorunda hissediyordu kendini; bunu yapacak tek kişi o olsa bile. Belki de bunun nedeni, Harper’ın ölümünde ürpertici bir biçimde kendi sonunu görmesiydi. Sunny de hep, böyle ölüp gideceğini düşünmüştü; kimsenin farkına bile varmadığı bir ölüm.
Bir kenarda yaşanmış ve hemen unutulmuş... Bir zamanlar var olduğunu umursayacak tek bir kişi bile olmadan.
‘Ne kadar acınası.’
Tekrar içeri giren Sunny odasına döndü ve yatağa oturup duvara bakmaya başladı.
Günün büyük kısmını orada geçirdi. Bir süre, Geceyarısı Parçası’yla talim yapıyormuş gibi görünmek için dışarı çıktı. Talim sırasında bir ara Nephis’in, kılıcının hareketlerini kaşları çatık izlediğini fark eder gibi oldu. Fakat bir an sonra Nephis’in dikkati dağıldı ve bitmek bilmeyen işlerinden biri onu yine başka yere sürükledi.
‘Gittiğin iyi oldu ya! Yürü git, Caster’la falan konuş sen. Çok da umurumdaydı!’
Bu ani öfke Sunny’yi bile şaşırttı.
Yine de bu, gün boyu içine çöken o karanlık, hissizlik halinden daha iyiydi.
‘Son zamanlarda kafam niye böyle bulanık benim? Sanki tekrar Kül Tepesi’ne dönmüş gibiyim.’
Kaşlarını çatan Sunny, Geceyarısı Parçası’nı geri yolalyıp odasına döndü.
Fakat orada onu bekleyen biri vardı.
Cassie’ydi.
Kör kız, tahta asasını iki eliyle kavramış, sırtı kapıya dönük halde sessizce duruyordu. Yüzünde alışılmadık bir durgunluk vardı. Çok... bedbaht görünüyordu.
Sunny’nin kalbi bir an duracak gibi oldu.
‘Yoksa... yoksa öğrendi mi?’
Yüzüne yapmacık bir sırıtış yerleştirip sesine neşe kattı.
“Ah, n’aber Cas. Bir şey mi diyecektin?”
Cassie ona döndü ve kısa bir tereddüdün ardından gülümsedi. Fakat gülümsemesinde tuhaf bir şey vardı.
Sanki en az Sunny’ninki kadar zorakiydi.
Kör kız bir süre sustuktan sonra nihayet konuştu:
“Hayır, bir şey yok.”
Sunny birkaç kez gözlerini kırpıştırdı.
‘Bugün buna ne olmuş böyle?’
Bu sırada Cassie elini uzatıp onun omzunu buldu.
“...aslında sana bir hediyem var.”
Sunny kaşını kaldırdı.
“Hediye… mi?”
Cassie başını salladı. Bir sonraki an bi enerji kıvılcımı Sunny’ye aktı.
İrkildi.
[Bir Hatıra aldın: Sonsuz Pınar.]
Bu, Cassie’nin o güzel cam şişesi değil miydi? Suyu neredeyse hiç tükenmeyen şu muhteşem Hatıra...
Peki onu neden Sunny’ye veriyordu?
“Bunu neden durup dururken bana veriyorsun?”
Cassie birkaç saniye sustuktan sonra başını hafifçe iki yana salladı.
“İçimden geldi. Neden? Bizim için yaptığın onca şeyden sonra sana bir hediye veremez miyim?”
Sunny tereddüt etti.
“Verebilirsin tabii. Sadece... beklemiyordum.”
Cassie onun omzunu sıkıca kavradı ve tuhaf denecek kadar uzun bir süre kıpırdamadı. Sonra yüzünü başka tarafa çevirerek hafif ve dingin bir sesle konuştu:
“Başka bir zaman yine görüşeceğiz, Sunny.”
‘Tuhaf kız.’
Biraz mahcup hisseden Sunny, omzundaki elini hafifçe tuttu.
“Bu da ne demek şimdi? Tabii ki görüşeceğiz. Bir yere gittiğim yok ki. Hem bu yer o kadar küçük ki sürekli karşılaşıp birbirimize çarpmamak elde değil.”
Cassie elini yavaşça çekip hafifçe gülümsedi.
“Evet. Evet, öyle. Ben artık... gitsem iyi olur.”
Ardından arkasını dönüp kapıya yöneldi.
Sunny arkasından bakarak omuz silkti.
“Peki. Görüşürüz.”
‘Bunun neyi var böyle?’
Cassie kapı eşiğine ulaşınca bir an durdu. Başını çevirip yüzünü ona göstermeden bir süre öylece bekledi. Sonra kısık bir sesle konuştu:
“...Elveda, Sunny.”
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.