Sığınağın metal merdivenleri, Renard’ın ritmik ve sessiz adımları altında titriyordu. İkinci kattan üçüncüye, oradan da dördüncü katın girişine olan mesafe, tuhaf bir şekilde kısalmış gibiydi. Koridorlar boştu, sessizlik ise sağır ediciydi.
Renard, omzundaki Leo’nun ağırlığını hafifçe düzelterek duraksadı. Nefesini düzenlemeye çalıştı ama içinde büyüyen o huzursuzluğu bastıramıyordu.
“Üçüncü kattan dördüncü kata geçmek...” dedi Renard, kendi kendine konuşur gibi, sesi alçak ve şüpheciydi. “...sandığımdan çok daha kolay oldu. Hatta fazla kolay. Normalde bu geçişlerde güvenlik protokolleri, kilitli kapılar olması gerekirdi.”
Leo, Renard’ın omzunda başını zorlukla kaldırarak etrafındaki gri, sonsuz gibi görünen metal duvarlara baktı. Gözleri yarı baygındı ama zihni hala tehlikeyi seziyordu.
“Bu sence de tuhaf değil mi, Renard?” diye fısıldadı Leo. Sesi, cam kırıkları üzerinde yürümek kadar acılı çıkıyordu.
“Burası...” dedi Leo, nefes nefese. “Normal bir sığınaktan çok daha büyük. Devasa bir yeraltı şehri gibi. Ve biz, labirent gibi olması gereken bu yolları hiç takılmadan geçtik. Sanki koridorlar bizi yönlendiriyor gibiydi. Sanki... birisi bizi buraya, bu noktaya çekmek için kapıları açıyor.”
Leo’nun sözleri, Renard’ın zihnindeki şüphe tohumlarını bir anda filizlendirdi. Haklıydı. Hiçbir engele takılmamışlardı. Birileri onları davet ediyordu.
Tam o anda, Renard havada asılı kalan o keskin, metalik kokuyu aldı.
Bu bir barut kokusu değildi. Bu, kanın demir kokusuyla karışmış saf bir öldürme niyetiydi. Renard’ın vücudu, zihninden önce tepki verdi. Omzundaki ağırlıkla birlikte hareket edemeyeceğini biliyordu.
Ani bir manevrayla dizlerini kırdı ve vücudunu yana doğru savurdu. Leo, Renard’ın omzundan kayarak metal bir varilin arkasına yuvarlandı. Renard ise bir yay gibi gerilip olduğu yerde döndü.
Elini beline attı, kısa kılıcını çekti ve boşluğa doğru değil, içgüdülerinin ona fısıldadığı o kör noktaya doğru savurdu.
Kılıcın havayı kesmesi gerekirken, sert bir engelle buluştu. Metalin metale çarpmasıyla oluşan o korkunç titreşim, Renard’ın bileğinden omzuna kadar yayıldı. Karanlık koridor, sürtünmenin yarattığı kıvılcımlarla bir anlığına aydınlandı. Renard’ın kılıcı, simsiyah, ışığı yutan bir hançerle kilitlenmişti.
Gölgelerin içinden, o hançeri tutan narin, beyaz bir el belirdi. Ardından gri saçlar, siyah bir elbise ve o çocuksu ama korkunç yüz.
Alpha, kılıçların arkasından Renard’a bakarken, dudaklarında çarpık, keyifli bir gülümseme vardı.
“Sonunda...” dedi Alpha, sesi bir çocuğun oyun parkındaki neşesini andırıyordu ama gözleri bir mezar kadar soğuktu. “...seni buldum, Hızlı Olan.”
Renard, karşısındaki varlığın gözlerine baktığı an, kanının donduğunu hissetti. Bu kızı tanımıyordu ama ne olduğunu anlaması için saniyeler yetti. Bu hız, bu sessizlik, bu baskı... Karşısındaki şey bir insan değil, et ve kemiğe bürünmüş bir giyotindi. Ve belli ki, onları buraya yönlendiren “davet sahibi“ oydu.
Alpha, hançerini hafifçe iterek Renard’ı geriye savurdu. Renard, dengesini koruyarak birkaç metre kaydı ve hemen savunma pozisyonuna geçti. Alnından soğuk terler boşalmaya başlamıştı.
“Kimsin sen?” dedi Renard, dişlerini sıkarak. “Bizi buraya sen mi çektin?”
Alpha kıkırdadı, başını yana eğdi. “İsimlerin ne önemi var? Ben sadece oynamayı severim. Ve sen... sen güzel bir oyuncak gibi görünüyorsun.”
Ve oyun başladı.
Alpha hareket etmedi, adeta gerçeklikten silindi. Renard’ın gözleri bu hızı takip edemiyordu; sadece havayı yaran ölümcül bir basınç hissetti. Refleksleri, düşüncelerinden daha hızlı devreye girdi. Kılıcını sol yanına siper ettiği an, çarpışmanın şiddeti kemiklerini sızlattı. Renard nefes bile alamadan, ölümün soğuk nefesini şakağında hissetti. Başını son anda yana çevirmeseydi, Alpha’nın hançeri kafatasını delip geçecekti; sadece saçlarının ucunu kesti. Can havliyle kendini geriye attı. Alpha’nın topuğu, Renard’ın az önce durduğu noktaya indiğinde, zemin sarsıldı. Güçlendirilmiş çelik plakalar, korkunç bir gıcırtıyla içe doğru bükülüp parçalandı.
Renard, nefes nefese bir sütunun arkasına sığındı. Göğsü körük gibi inip kalkıyordu. Kılıcını tutan elleri, darbelerin şiddetinden uyuşmuştu.
“Bu böyle gitmez...” diye düşündü dehşetle. “Ondan kaçamam. Onu yenemem. Hızım yetersiz.”
Zihni, bir çıkış yolu arayarak çırpınıyordu. İki görevi vardı: Hayatta kalmak ve o metal devi, Patriot’u buraya, dördüncü kata çekmek.
Ama Patriot’un dikkatini çekmek için devasa bir gürültüye, kaotik bir enerjiye ihtiyaç vardı. Ve Alpha’yı durdurmak içinse... bir mucizeye.
Gözleri, varilin arkasında acı içinde kıvranan Leo’ya kaydı.
O an, Renard’ın zihninde tehlikeli, yasak bir kapı aralandı.
Herkes, Renard’ın yeteneğini sadece ses taklidi sanırdı. Düşman komutanlarının sesini taklit eder, emirleri bozar, kaos yaratırdı. Ama Renard’ın asıl yeteneği bu kadar basit değildi. O, bir “Ayna“ idi. Eğer bir kişinin aurasını, hareketlerini ve enerjisini yeterince uzun süre ve yakından gözlemlerse... O yeteneği kopyalayabilirdi.
Ama bunun bir bedeli vardı. Taklit ettiği güç, kendi bedenine uygun değilse, onu içten içe yakardı. Ve Leo’nun gücü... O “Öfke Mührü”... O, normal bir yetenek değildi. O, saf bir kaostu. Bir zehirdi.
“Bunu yaparsam...” diye geçirdi içinden. “...bedenim parçalanabilir. O çocuğun haline dönebilirim.”
Renard, Leo’ya baktı. Çocuk, hareket edemiyordu. Gözleri yarı açıktı ve Renard’a çaresizce bakıyordu. Kaçamazdı. Savaşamazdı.
Renard’ın içindeki o kibirli suikastçı, yerini tuhaf bir hüzne bıraktı.
“Özür dilerim, evlat...” diye fısıldadı, sesi Leo’nun duyabileceği kadar alçaktı. “Seni bu cehenneme ben sürükledim. Seni kalkan olarak kullanmayı planladım. Ama şimdi... Senin lanetini ben taşıyacağım.”
Renard derin bir nefes aldı. Gözlerini kapattı ve sığınağın ikinci katında, Leo’yu omzunda taşırken hissettiği o yakıcı, kaotik enerjiyi zihninde canlandırdı. O yeşil ve kırmızı auranın dokusunu, öfkesini, düzensiz ritmini hatırladı.
Bedenindeki tüm hücrelere o kaosu kabul etmelerini emretti.
Damarlarında bir ateş yandı. Kalbi, göğüs kafesini kıracakmış gibi çarpmaya başladı. Kasları gerildi, derisinin altında yeşil damarlar belirginleşti.
Alpha, sütunun arkasından çıktığında duraksadı. Yüzündeki alaycı ifade silindi, yerini saf bir şaşkınlığa bıraktı.
Renard’ın etrafında, yeşil ve kırmızı renklerin birbirine girdiği, vahşi, kontrolsüz bir aura patladı. Sığınağın metal duvarları bu basınçla titredi.
Bu Renard’ın aurası değildi. Bu, Leo’nun aurasıydı. Ama daha odaklanmış, daha tecrübeli bir zihnin kontrolünde, çok daha ölümcül bir versiyonuydu.
Renard, başını kaldırdı. Gözleri, auranın etkisiyle parlıyordu. Yüzünde, acının ve gücün karışımı olan çarpık bir gülümseme belirdi.
“Sıkıldın mı, küçük kız?” dedi Renard. Sesi, kendi sesi ile Leo’nun hırıltılı sesinin birleşimi gibiydi. Çift sesli, yankılı bir ton.
“O zaman oyunun kurallarını değiştirelim.”
Alpha, ilk defa bir adım geri çekildi. Hançerini sıkıca kavradı. Karşısındaki şey, az önce avladığı o hızlı adam değildi. Bu, tanıdık bir kaostu.
Renard, kılıcını iki eliyle kavradı. Auranın gücüyle kılıç, yeşil bir alevle kaplandı.
“Şimdi...” diye kükredi Renard, sesi dördüncü katın havalandırma boşluklarından aşağıya, en derinlere doğru bir fırtına gibi yayıldı.
“...Bakalım bu gürültüye kimler gelecek!”
Ve Renard, çalıntı bir felaketin gücüyle, Alpha’nın üzerine atıldı.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.