Dördüncü katın havalandırma boşlukları, çeliğin çeliği yediği vahşi bir arenaya dönüşmüştü. Renard, taklit ettiği o yeşil-kırmızı auranın vahşi gücüyle saldırıyordu ama bedeni bu yabancı enerjiyi reddediyordu. Her darbesinde kasları lif lif ayrılıyor, damarları derisinin altında birer solucan gibi kabarıyordu.
Alpha ise ilk defa gülümsemiyordu.
Hızı hâlâ ölümcüldü ama Renard’ın yaydığı o kaotik alan, Alpha’nın hareketlerini kısıtlayan görünmez bir bataklık gibiydi. Renard’ın kılıcı, Alpha’nın omzunu sıyırıp geçtiğinde, küçük kızın yüzünde saf bir şaşkınlık ve öfke belirdi.
“Canımı...” dedi Alpha, gözleri bir uçurum kadar kararak. “...yaktın.”
Ve oyun bitti.
Alpha, içindeki tüm dizginleri kopardı. Sığınağın gölgeleri onun emrine girdi. Hızı, algılanabilir sınırların ötesine geçtiğinde, Renard daha kılıcını kaldıramadan göğsünde tonlarca ağırlık hissetti. Bir tekme değil, sanki bir gülle göğüs kafesine inmişti. Nefesi kesildi, kaburgaları çatırdadı ve geriye doğru savrulup metal duvara yapıştı.
Toparlanmaya çalıştı ama Alpha çoktan tepesindeydi. Hançerinin soğuk ucu, Renard’ın şah damarının üzerinde nabız gibi atıyordu.
Renard, ağzından sıcak kan boşalırken sırıttı. “Yoruldun... değil mi?”
Alpha nefes nefeseydi. Alnından süzülen terler, gri saçlarını yüzüne yapıştırmıştı. Bu taklitçi, onu beklediğinden çok daha fazla zorlamış, enerjisini tüketmişti. Ama kazanan yine o olmuştu.
Bu sırada, odanın diğer ucunda, deri koltuğun arkasına yığılmış olan Leo, bulanık gözlerle sahneyi izliyordu. Renard kaybediyordu. Ve Renard öldüğü an, sıranın kendisine geleceğini biliyordu.
“Burada...” diye düşündü Leo, zihni acıdan uyuşmuşken. “...bir hiç uğruna ölemem.”
Kraliçe’nin bir sesi ya da uyarısı yoktu; sadece Leo’nun iliklerine kadar hissettiği biyolojik bir kesinlik vardı. O mühürü tekrar açmak, kalbini kendi elleriyle durdurmak demekti. Bedeni sınıra ulaşmıştı. Bir sonraki adım, yok oluştu.
Leo, Alpha’nın hançerini Renard’a indirmek üzere olduğunu gördü. İçinde bir karar verildi. Bu bir hayatta kalma çabası değil, bir intikam yeminiydi.
“Eğer öleceksem...” diye hırladı Leo, dişlerini kırarcasına sıkarak. “...seni de yanımda götüreceğim!”
Zihnindeki o yasak kapıyı, o mühürlü sandığı tekmeleyerek sonuna kadar açtı.
Öfke Mührü, bu kez bir nehir gibi değil, bir volkan patlaması gibi serbest kaldı. Leo’nun zaten iflas etmiş bedeni, bu gücün altında çatırdadı. Kemikleri sızladı, derisi içeriden gelen ısıyla kavruldu. Ama ayağa kalktı.
Alpha, zaferinin sarhoşluğuyla arkasını kollamayı bırakmıştı. Bu, onun kısa ömründeki en büyük ve son hatasıydı.
Leo, sessiz bir çığlık gibi fırladı. Yeşil ve kırmızı aura, bedenini bir mermi gibi ileri itti.
Alpha, arkasındaki basıncı hissettiğinde çok geçti. Dönmeye çalıştı ama Leo’nun omuzuna bindirdiği tüm ağırlık ve elindeki o kırık, sivri metal parçası, Alpha’nın karnına saplandı.
Alpha’nın gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi açıldı. Ciğerlerindeki hava, keskin ve sessiz bir çığlıkla boşaldı. Ağzından siyah bir kan fışkırdı. Darbenin şiddetiyle geriye doğru savruldu, metal zeminde metrelerce sürüklendi ve duvara çarparak, bir bez bebek gibi yığıldı.
Renard, şok içinde doğruldu. Gözlerine inanamıyordu. O yenilmez sanılan canavar, yerde yatıyordu.
“Leo...” diye fısıldadı Renard.
Ama Leo durmadı.
Çocuğun bedeni titriyordu, gözleri tamamen beyaza dönmüştü. Bilinci yerinde değildi. Öfke Mührü, dost ya da düşman ayırt etmiyordu. Sadece yok etmek istiyordu.
Leo, elindeki kanlı metal parçasını sıkıca kavradı ve yavaşça başını Renard’a çevirdi. O bakışta kurtarıcısına duyduğu minnet yoktu. Sadece saf, kör bir nefret vardı.
Renard, soğuk bir ürperti hissetti. “Kahretsin... Kontrolü kaybetti.”
Tam o anda, alt katlardan gelen o tanıdık sarsıntı hissedildi.
Zemin, yaklaşan bir depremin ritmiyle sarsılmaya başladı. Metal duvarlar, her adımda inleyerek bükülüyordu. Patriot geliyordu.
Renard’ın zihni bir şimşek hızıyla çalıştı. Alpha yerdeydi. Leo kontrolsüzdü. Patriot ise birkaç saniye içinde burada olacaktı.
Bu bir felaket değil, bir fırsattı.
“Patriot’u buraya çektim...” diye düşündü Renard. “Eğer Leo beni kovalarsa... O yaydığı vahşi aura, Patriot’un dikkatini dağıtabilir. Ve bu kovalamaca üst katlara taşınırsa, oradaki herkes korkudan kaçacaktır.”
Bu, bir taşla iki kuş vurmaktı. Hem Patriot’tan kaçacak, hem de sığınağı boşaltacaktı.
Renard, acısını yutarak ayağa kalktı. Gözü dönmüş Leo’ya doğru bir adım attı ve sert bir tekme ile onu göğsünden iterek geriye savurdu.
“Gel buraya velet!” diye bağırdı Renard, Leo’nun öfkesini kendine odaklamak için. “Beni mi istiyorsun? Yakala o zaman!”
Renard, arkasına bakmadan koridora fırladı. Leo, vahşi bir hırıltı ile yerden kalktı. Bir avcının avını kovaladığı gibi, mantıksız bir hızla Renard’ın peşinden koşmaya başladı.
İkisi de koridorda kaybolurken, arkalarında yaralı bir Alpha ve yaklaşan bir Felaket bıraktılar.
***
Patriot, dördüncü katın geniş salonuna girdiğinde, havada hâlâ o iğrenç, kaotik enerjinin kokusu asılıydı. Ama kaynak uzaklaşıyordu. Koridorun diğer ucuna doğru yayılan o düzensiz titreşimleri hissedebiliyordu.
Gözleri, yerde kanlar içinde yatan o küçük bedene takıldı.
Alpha.
O küstah, hızlı, Doktor’un gözde oyuncağı... Kendi siyah kanının oluşturduğu gölün içinde, kesik kesik, hırıltılı nefesler alarak yatıyordu. Karnındaki yara derin ve ölümcüldü. Gözleri yarı açıktı, Patriot’un devasa siluetine bakıyor ama kımıldayamıyordu.
Patriot, ağır adımlarla ona yaklaştı.
Zırhının her adımı, Alpha’nın zayıf kalp atışlarını bastıran bir davul sesi gibiydi. Devasa gölgesi kızın üzerine düştü.
Alpha, titreyen eliyle hançerine uzanmaya çalıştı ama parmaklarında güç kalmamıştı.
Patriot durdu.
Kaskının vizöründen sızan o kan kırmızısı ışık, yerde can çekişen kızın yüzünü aydınlattı. Alpha, sonunun geldiğini düşünerek gözlerini kapattı, mızrağın inmesini bekledi.
Ama mızrak inmedi.
Patriot, başını hafifçe yana eğdi. Bu bakışta merhamet yoktu. Öfke de yoktu. Sadece, bozuk bir makineye, kırık bir sandalyeye ya da işlevini yitirmiş bir çöp parçasına duyulan o mutlak, buz gibi kayıtsızlık vardı.
“Zayıflık...” dedi Patriot. Sesi, kaskının altından boğuk ve metalik bir yankı gibi çıktı. “Doktor’un oyuncakları her zaman çabuk kırılıyor.”
Ve yürüdü.
Alpha’yı öldürmek için mızrağını kaldırma zahmetine bile girmedi. Onu bitirmek, enerjisine, zamanına ve mızrağının ucuna hakaret olurdu.
Patriot, yerde yatan bedenin yanından, sanki orada hiç kimse yokmuş gibi, ağır ve sarsıcı adımlarla geçip gitti. Kırmızı aurasının rüzgârı, Alpha’nın gri saçlarını yüzüne savurdu.
Felaket, arkasına bile bakmadan, koridorun karanlığında kaybolan o kaotik enerjinin, Leo’nun peşine düştü.
Geride, kan gölünün içinde, ölümden daha ağır bir aşağılanmayla baş başa kalan Alpha’nın hırıltılı nefesi, sığınağın sessizliğinde yankılanıyordu.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.