Yukarı Çık




81   Önceki Bölüm 

           
82.Bölüm: 17.Kısım – SSS-Derece Kabiliyet (1)


Yoo Joonghyuk’un sözleri karşısında kaşlarımı çattım.

Hemen doğuya mı gideyim? Az önce hayatını kurtarmama rağmen şimdi emir mi veriyordu?

Cevap vermeye fırsat bulamadan, Yoo Joonghyuk tekrar konuştu.

   ― ‘Soruların Felaketi’ uyanmak üzere.

…Ne? Şaşkınlığım onu sinirlendirmiş olmalı ki yüzü öfkeyle buruştu.

   ―Birisi tüm felaketleri uyandırıyor.

     * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * 

Kısa bir süre sonra, Han Sooyoung’la Gangdong Bölgesi’ne doğru yol aldık, Lycaon’u ise meditasyon hâlinde bırakmıştık.

İnanılmaz bir hızla ilerliyorduk.

   “Kurdu orada mı bırakacaksın?“

   “Imyuntar, sembol sahibinin yerini hissedebilir. Uyandığında bizi bulur. Daha önemlisi…

Yanımda koşan Han Sooyoung’a yan gözle baktım.

   “Şu herifi sen taşıyamaz mısın? Avatarını falan kullan.”

   “Asla.”

Han Sooyoung mesafesini koruyarak geri çekildi.

   “Az önce Yoo Joonghyuk’un o kadar da kötü biri olmayabileceğini söylemiyor muydun?”

   “O, o zamandı, şimdi işler değişti. Sen kafanı kesen birini taşır mıydın?”

İstesem bile bu gerçeğe itiraz edemezdim.

Yoo Joonghyuk’un sesi ‘Gün Ortası Buluşması’ üzerinden duyuldu.

   —Beni geride bırakabilirsin. Yardımına ihtiyacım yok.

   —Bu kadar inat etme. Üstelersen gerçekten seni geride bırakırım.

Onu taşıdığımdan yüzünü göremiyordum ama somurtmasını rahatlıkla hayal edebiliyordum.

   ―Ne zaman kendi başına hareket edebileceksin?

   ―İki gün içinde.

   ―İyileşince beni öldürmeye çalışacaksın, değil mi?

Yarı şaka, yarı ciddi sorsam da lanet herifin uğursuz sessizliği beni tedirgin etmeye yetmişti.

Bilerek adımlarımı yavaşlattım.

   ―Böyle devam edeceksen sana yardım edemem. Beni öldürmeye çalışan birine nasıl güvenmemi bekliyorsun ki? Bu regresyonun sonuna kadar beni öldürmeyeceğine dair ‘Varoluş Yemini’ yemin et.

   ―Olmaz.

Ödlek.

   ―Peki o zaman, beşinci senaryo bitene kadar beni öldürmeyeceğine yemin et. Bunu bile yapamıyorsan gerçekten sana yardım etmem.

Kısa bir tereddütten sonra Yoo Joonghyuk sonunda cevap verdi.

   ―Yemin ederim.

Şaşırtıcı bir biçimde, kolayca kabul etmişti.
‘Varoluş Yemini’, kişinin kendisine koyduğu bağlayıcı bir kısıtlamaydı.

Soğuk, mavi bir alev Yoo Joonghyuk’un bedenini sardı ve kalbine nüfuz etti. Yemini bozarsa, o ateş kalbini yakacaktı. Bir nebze olsun rahatlamış halde koşmaya devam ettim, ardından Yoo Joonghyuk ekledi.

   ―Seni öldürmeyeceğim. Ama…

   ―Ama?

   ―Attığın yumruğu geri iade edeceğim.

   ―Ne?

Gözlerimi şaşkınlıkla kırptım. Gerçekten bana vurmak mı istiyordu?

   ―İki gün önce olanlar yüzünden hâlâ kin mi tutuyorsun?

Yoo Joonghyuk cevap vermedi.

Kahretsin. Bu kadar kolay olmayacağını zaten anlamalıydım.

   ―…Peki, ama sadece bir kez. Yumuşak vuracaksın, tamam mı? Anlaştık mı?

Yoo Joonghyuk’la aramı düzeltecekse, tek bir yumruk hiç de kötü bir takas sayılmazdı. Şu anki durumumla Yoo Joonghyuk’un yumruğu yüzünden ölmezdim. Herhâlde...

Kısa bir süre sonra Cheongdam Köprüsü’nü geçip Gwangjin Bölgesi’ne girdik.

Etraf yavaş yavaş değişmeye başladı.

Sokakların arasından daha önce hiç görmediğim tuhaf bitkiler fışkırıyor, çürüyen cesetler yerini yaratık pisliğinin iğrenç kokusuna bırakıyordu.

Yerden devasa bitkiler fışkırmış, kalın gövdeleri yakındaki gökdelenlerin etrafına dolanmıştı.

   [7. Sınıf Bitki Canavarı ‘Yanaspleta’, sana karşı temkinli.]

Silahını çekmeye hazırlanan Han Sooyoung’u durdurdum.

   “Ani bir hareket yapma. Kışkırtılmazsa bir şey yapmaz.”

   “...Bu tarz canavarlar genellikle birden dokunaçlarıyla saldırmaz mı?”

   “O sadece mangalarda olur. Bunlar uysal yaratıklar. Sadece dikkatli yürü ve köklerine basma.”

Bir binanın çatısından, canavarın ayçiçeğini andıran başı gözünü kırpmadan bizi izliyordu. Korkutucu görünse de aslında zararsız bir yaratıktı.

Yine de, hafife alınacak bir durum değildi.

Bitki türü canavarlar genellikle ‘Büyük Delik’ tamamen açıldıktan sonra ortaya çıkardı.

   “Görünüşe göre Kronos’un gezegen biçimlendirmesi başlamış.”

Gezegen Biçimlendirme.

Beşinci senaryo, dünyalar arası bir savaştı. İnsanlık, istilacı diyarlara karşı savaşıyordu.

Seul, ‘Kronos’ tarafından ele geçirilirken; Çin ‘Üçüncü Murim Dünyası’, Japonya ise ‘Beyaz Şeytan Dünyası’ tarafından işgal edilecekti.

Han Sooyoung, avatarlarıyla etrafı gözlemlerken mırıldandı.

   “Burası canavar kolonileriyle kaynıyor. Lanet olsun.”

   “Felaketler uyanıyorsa, biçimlendirme hızlanıyor demektir.”

   “Felaketleri kim uyandırıyor ki?”

   “Senin gibi biridir herhâlde. Ateş Ejderhası’nı uyandıran sendin, hatırlasana.”

Han Sooyoung sinirle dudaklarını büzdü.

   “…O zamanlar fena iş çıkarmamıştım ama, değil mi?”

   “O sadece orta seviye dokkaebi Ateş Ejderhası’nı kısıtladığı içindi. Hem onu sen bile öldürmedin, fazla havaya girme.”

   “Bu sefer de kısıtlama olmaz mı? Zayıflatılmış bir Felaketle dövüşürsek, belki kârlı bile çıkarız.”

   “Kısıtlamalar ‘Soruların Felaketi’ üzerinde hiçbir işe yaramaz. Dokkaebinin yardım edeceğini de hiç sanmıyorum.”

Canavar kolonilerinin arasından hızla geçerek ilerledik. Yakınlardaki düşük sınıf yaratık türleri cesetlerle ziyafet çekiyordu.

Etraftaki yıkım izlerine bakılırsa, Yoo Joonghyuk bana ulaşabilmek için bu bölgeden savaşarak geçmişti.

O hâlde biri için bu kadar mesafe kat etmiş olması gerçekten etkileyiciydi.

‘Gün Ortası Buluşması’ ile ona seslendim.

   — Bir sorum var.

   — …

   — Neden beni bulmaya geldin? Açıkçası o durumda kendini öldürürsün sanmıştım.

   —Saçmalık.

Sekizinci regresyondaki geleceğini görmüş olsaydı, böyle konuşmazdı.

Fakat sonraki sözleri beni şaşırttı.

   — Bu kadar kolay pes edecek olsaydım, bu yolculuğa en başta hiç başlamazdım.

Uzun zaman sonra ilk kez, Hayatta Kalma’nın Üç Yolu’nu ilk okuduğum zamanki duyguları hissettim.

Belki de Han Sooyoung haklıydı. Tanıdığımı sandığım Yoo Joonghyuk; kolayca pes eden, tereddüt etmeden öldüren ve sayısız trajediye katlanan o adam, üçüncü regresyondaki Yoo Joonghyuk değildi.

Belki de bu turdaki Yoo Joonghyuk’u sandığım kadar iyi tanımıyordum.

   [Karaktere ‘Yoo Joonghyuk’, üzerindeki anlayışın arttı.]

Joonghyuk kısa bir sessizlikten sonra konuştu.

   — Aklıma gelen tek kişi sendin. ‘Mutlak Taht’ı parçalayabilecek biri, belki de işe yarar biridir diye düşündüm.

   — Tahtı yok etmeme kızgın değil misin?

   — Geçmişe takılı kalamam. Ayrıca ben de o konuda huzursuzdum. Tahtı, ‘Dış Tanrı’yı ortadan kaldırmak için yok ettin, değil mi?

   — …Biliyor muydun?

Gerçekten şaşırmıştım. Daha önce Yoo Joonghyuk’la hiç böyle ciddi bir konuşma yapmamıştım. Hep böyle soğuk kanlı veya bu kadar keskin zekâlı mıydı?

Yoo Joonghyuk konuşmaya devam etti.

― Açıkçası, kötü bir hamle değildi. Asıl sorun sonrasında yaşananlar. Tahtı yok ettiğin için rehberler dağıldı ve meteoritlerin toplanması aksadı. Gwangjin ve Gangdong bölgelerinin dünyalaştırılmasının hızlanmasının nedeni de bu. Gezginler meteoritlerin gücünü kullanıyor.

   — Ama yalnızca meteoritleri kullanmak dünyalaştırmayı hızlandırmaz ki?

   — On Kötü’den biri, Felaket Meteoritlerinden birini ele geçirdi.

‘On Kötü’ adının geçmesi bile içimi ürpertti. Şüpheleniyordum ama gerçekten duymak bambaşka bir şeydi.

   — Yoksa… Zehir Güzeli Lee Seolhwa mı?

   — …Demek biliyorsun.

   — ‘Bin Ruh Zehri’ni kullanabilecek tek kişi o. Ama    nasıl zehirlendin? Rakibinin o olduğunu biliyorsan, doğrudan karşısına çıkmazdın.

   — Onu ikna etmeye çalıştım.

   — İkna etmek mi?

Yoo Joonghyuk konuşurken, Hayatta Kalma’nın Üç Yolu’ndaki sahneler birer birer zihnimde canlandı.

   — Onu müttefikim yapabileceğimi düşündüm.

Müttefik… Evet, şimdi taşlar yerine oturuyordu.

Zehir Güzeli Lee Seolhwa, ikinci gerilemede Yoo Joonghyuk’un yoldaşlarından biriydi.

‘On Kötü’nün bir parçası olmak birini otomatik olarak kötü yapmıyordu. Nasıl ki Silahlı Kale Efendisi Gong Pildu bu gerilemede değişmişse, Lee Seolhwa da yalnızca bazı gerilemelerde, mesela birincisinde, ‘On Kötü’lerdendi. Diğerlerinde ise Yoo Joonghyuk’un en güvenilir müttefiklerinden biriydi.

   — Bu sana hiç yakışmıyor.

   — Biliyorum. Çok acınası.

   — …

   — O, hatırladığım Seolhwa değildi. Zaten bilsem de, yine de bir anlığına… Anılarımdaki o kadının hâlâ var olduğuna inanmak istedim...





Sesindeki yalnızlık beni hazırlıksız yakaladı ve bir an duraksadım.

İkinci regresyonda Seolhwa, çok uzun sürmese de Yoo Joonghyuk’un sevgilisi olmuştu.

   — Anlıyorum.

Yoo Joonghyuk bir an sessiz kaldı.

   — Sanki regresyonu bizzat deneyimlemişsin gibi konuşuyorsun.

   — Anlamak için regresyon geçirmem gerekmiyor.

Tabii ki, Yoo Joonghyuk’u tamamen anladığımı iddia edecek kadar haddimi aşmıyordum. Ama hiç kimse tarafından gerçekten anlaşılmamış, muhtemelen de asla anlaşılmayacak biri için, bunu bir kez olsun söylemenin zararsız olacağını düşündüm.

   [Karakter ‘Yoo Joonghyuk’, derinden sarsıldı.]

   [Karakter ‘Yoo Joonghyuk’, hafif bir teselli hissediyor.]

   — Tuhaf… Regresör değilsin ama… Bu da mı kâhin yeteneklerinin bir parçası?

Cevap vermeyince Yoo Joonghyuk devam etti.

   —Yanlış anlama. Hâlâ senin hakkında iyi şeyler düşünmüyorum. Sen kız kardeşimi kaçıran şerefsizsin.

   — Kaçırmak mı? Ben onu koruyordum. ‘Yalan Tespiti’ ile bunu fark etmiş olman lazım, neden hâlâ beni suçluyorsun ki…?

   “Dokja.”

Han Sooyoung’un gergin sesi konuşmayı böldü ve aniden durduk. Uzakta, Gangdong Bölgesi’ne uzanan Cheonho Köprüsü görünüyordu. Köprünün üzerinde ise ‘Büyük Delik’in göz kamaştırıcı ışığı süzülüyordu. Siluetler, o yarıktan geçerek Gangdong Bölgesi’ne yaklaşıyordu.

Kahretsin. Şimdiden mi?

Gangdong Bölgesi’ne tamamen girdiğimizde, yeri kaplayan yabancı bitkilerin yoğunluğu iyice artmıştı.

Binaların arasında, eğri büğrü ve kasvetli ağaçlar sıralanıyor; tepeleri küçük ve çevik canavar türlerine yuva oluyordu.

Gangdong Bölgesi şimdiden yarı bir ‘öteki dünya’ hâline gelmişti.

Han Sooyoung endişeyle dudağını ısırdı.

   “Geç mi kaldık? Ya felaket çoktan uyanmışsa?”

   “Henüz uyanmadı. Uyansaydı senaryo başlamış olurdu.”

Birkaç adım sonra, yere dağılmış hâlde duran bazı işaretler fark ettim. İlk bakışta grafiti gibi dursalar da bunlar sınır işaretleriydi. Daha ileri gitmememiz için bırakılmış birer uyarıydılar.

Buranın hiç şüphesiz Zehir Güzeli’nin bölgesi olduğu belliydi. Diğer gezginlerin aksine, o Gangdong Bölgesi’nin bir kısmını ele geçirmiş ve alanını genişletiyordu. Durum, beklediğimden çok daha hızlı ilerliyordu.

Han Sooyoung mırıldandı.

   “Grup bu kadar iyi korunuyorsa saldırmak kolay olmayacaktır… Aklında bir plan var mı?”

   “Tam kapsamlı bir saldırı yapmaya gelmedik.”

   “O zaman ne yapacağız?”

   “Meteoriti çalmamız yeter. Ele geçirince çekiliriz. Ben dikkatlerini dağıtacağım, sen de meteoriti kapacaksın.”

Tabii söylemesi kolaydı; işin uygulaması ise bambaşkaydı.

   “‘Gezginlerin Kralı’ gibi bir müttefikimiz olsaydı işler çok daha farklı olabilirdi.”

Yoo Joonghyuk araya girdi.

   —Aceleye gerek yok. Felaket uyanmış olsa bile, ‘Soruların Felaketi’ erken aşamada halledilebilir.

Erken aşamada halletmek mi? Böyle küstah bir şeyi ancak Yoo Joonghyuk söyleyebilirdi.

   —Kim halledecek? Sen mi? Bu hâlinle mi?

   —Hayır. Sen halledeceksin. Zaten buraya bunun için gelmedin mi?

   —Neden ben?

   —Çünkü muhtemelen çoktan rehberi uyandırdın ve ‘Rüzgârın Yolu’nu öğrendin.

Ses tonundaki rahatsızlık, aslen ona ait olması gereken bu yeteneği benim ‘çalıyor’ olmamdan duyduğu kızgınlığı belli ediyordu. Sırıtarak cevap verdim

   —Öğrenmedim ki.

   —…Ne? Yeterli zamanın yok muydu? Prensipleri söyleyebilirim...

Keşke öyle olsaydı.

   —Hayır. Sadece kabiliyetim yok.

Yoo Joonghyuk’un sessizliği düpedüz bir küçümseme yayıyordu.

   —O zaman, en başta...

   “Önde birileri var.”

Han Sooyoung’un uyarısı konuşmamızı böldü. İnsanlar ortaya çıkarken ‘Kırılmaz İnanç’ı çektim.
Zehir Güzeli’nin bölgesinde insanlar varsa, şüphesiz onun adamlarıydı.

Yoo Joonghyuk’u Han Sooyoung’un avatarına verdim.

   “…Şimdilik tut. Birazdan geri alırım, tamam mı?”

Yaklaşan insanların sesleri gittikçe yükseliyordu ama bir tuhaflık vardı. Normalde, birlikte hareket eden bir grup bu kadar gürültü çıkarmazdı.

Önden net bir kadın sesi yankılandı.

   “Herkes Cheonho Köprüsü’ne yönelsin!”

Onlar Zehir Güzeli’nin grubundan değillerdi.

Hayatta kalan bazı insanlar Gangdong-gu’dan kaçıyordu.

Silahsız hayatta kalanlar bizi görünce nefes nefese kaldılar.

   “Yoldan çekilin! Çabuk!”

Adam uyarısını bitiremeden, havayı yaran bir ok ona saplandı. Ardından yere yığıldı; sırtı, zehir vücuduna yayılırken hızla kararmaya başladı.

   “Yakalayın şunları!”

Zehir Güzeli grubunun üyeleri ortaya çıktı. Onlarca kadın ve erkek yaylarını gerdi ve oklarını gökyüzüne hedefledi.

Siper almaya çalıştığım anda havada ağ gibi iplikler belirdi ve bir bariyer oluşturdu. Oklar bu ipliklere takılıp yere düştü. Han Sooyoung’un gözleri hayretle açıldı.

   “...Ne biçim bir yetenek bu?”

İplikler Zehir Güzeli’nin grubuna doğru fırladı ve dokunduğu bacaklarını biçerek geçti. Çığlıklar yankılanırken, yakalananlar etkisiz hâle gelmişti.

Tüm ipler tek bir kadına bağlıydı. Vücuduna tam oturan siyah bir savaş giysisi giymiş olan kadın havada süzülüyordu. Elindeki iki bıçakla, manadan oluşan iplikleri benzersiz bir hassasiyetle savaş alanında dans ettiriyordu.

Hareketleri yalnızca etkili değildi, adeta büyüleyiciydi. Yeteneği sıradan herhangi bir Enkarnasyon’un çok ötesindeydi.

   [Bu karakterin bilgileri ‘Karakter Listesi’ ile okunamıyor.]

   [Bu kişi ‘Karakter Listesi’ne kayıtlı değil.]

 ’Karakter Listesi’ yeteneğim bile işe yaramıyordu.

Han Sooyoung mırıldandı.

   “Hey, o kadın…”

Devam etmesine gerek yoktu. Zaten anlamıştım.

   “…Yoo Sangah-ssi?”

Karşımda, iplikleri bir savaş tanrıçası gibi kullanan o kadın, iki gün önce tanıdığım Yoo Sangah değildi.





*¹ Fanart



Çeviri: Sansanson
Son Kontrol: Hono

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

81   Önceki Bölüm