Yukarı Çık




3   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   5 

           
**Bölüm 4: Karlarla kaplı bir dünyada hayatta kalmak (2)**

Ceviz kaplama sehpanın yanarken çıkardığı koku iğrençti. Vernik kokusu genzimi yakıyordu ama kimsenin umurunda değildi. O alevden gelen cılız sıcaklık için lastik bile yakardık şu an. Salonun ortasına, halıların üzerine yerleştirdiğimiz metal çöp kovasının içinde babamın taksitle aldığı o güzelim sehpa, parça parça alevlere teslim oluyordu.

Pelin, alevleri izliyordu ama gördüğünü sanmıyordum. Gözleri bomboştu. Sağ elinin yüzük parmağıyla oynuyordu istemsizce. O yüzüğü takalı daha ne kadar olmuştu ki? Üç ay? Dört? “Yaza düğün yaparız,“ demiştim ona o yüzüğü takarken. “Kır düğünü olsun,“ demişti.

Şimdi o yüzük, parmağına bol gelmeye başlamıştı bile. Sadece birkaç günde erimişti kız.

Yanına kaydım, kolumu omzuna attım. Teni buz gibiydi ama başını göğsüme yaslayınca biraz olsun titremesi durdu.

“Annemleri düşünüyorum,“ dedi fısıldayarak. Sesi o kadar kırılgandı ki, konuşurken dağılıverecek sandım. “Telefonlar gitmeden önce, son konuştuğumuzda babam ’Markete gidiyorum’ demişti. Bursa’da kar çoktan yolları kapatmış... Ya eve dönemediyseler Alphan? Ya onlar da...“

Cümleyi tamamlayamadı. Hıçkırık boğazına düğümlendi.

“Şşş,“ dedim, saçlarını öperek. “Babanı tanıyorum ben. İnatçı adamdır o. Necati Amca gerekirse karı eliyle kazar yine de eve döner. Evdedirler şimdi, merak etme.“

Yalandı. Koca bir yalan. Bursa ile iletişim kopalı saatler olmuştu. Televizyondaki son görüntülerde orası beyaz bir cehennemden farksızdı. Ama şu an Pelin’e gerçeği söyleyemezdim. Umut, ekmekten daha lazımdı bize.

Elini avucumun içine aldım. Parmağındaki tektaşa baktım. Alevlerin ışığı taşın üzerinde yansıyordu. Ne kadar anlamsızdı şimdi. Pırlantaymış, karatsmış... Şu an bir kutu antibiyotik için bu yüzüğü, hatta kuyumcunun tamamını gözümü kırpmadan verirdim.

“Nişanlım benim,“ dedim, ona tutunmasını sağlayacak bir sıfat kullanarak. “Bizimkiler de iyidir, seninkiler de. Biz buradan çıkacağız, tamam mı? Gideceğiz yanlarına.“

Pelin başını salladı, bana inanmak istiyordu. Gözlerinden süzülen bir damla yaş kazağıma düştü.

O sırada odanın diğer ucundan, babamın olduğu yorgan yığınından hırıltılı bir ses geldi.

Sanki ciğerlerine zımpara kağıdı sürtüyorlarmış gibi kuru, hırıltılı bir nefes.

Annem hemen yanında bitti. “Haluk? Haluk iyi misin?“

Babamın gözleri kapalıydı ama alnında boncuk boncuk terler birikmişti. Ev buz gibiydi, biz titriyorduk ama babam yanıyordu. Yorganı üzerinden atmaya çalıştı.

“Sıcak...“ diye sayıkladı. “Çok sıcak... Yanıyor...“

Osman elindeki tahta parçasını kovanın içine atıp babama doğru eğildi. “Abi babamın rengi çok kötü,“ dedi korkuyla. “Yüzü sapsarı ama yanakları kıpkırmızı.“

Hemen yanlarına gittim. Babamın alnına dokundum. Elimi yakacak kadar sıcaktı. Ateşi vardı, hem de çok yüksek.

“Baba?“ dedim omzunu sarsarak.

Gözlerini açtı. Ama o gözler... Babamın gözleri değildi sanki. Göz akları kanlanmış, bebekleri küçücük kalmıştı. Bana bakıyordu ama beni tanıyor gibi değildi.

“Geliyorlar...“ dedi boğuk bir sesle. “Karların içinden... İçime girdiler...“

“Baba ne diyorsun, kimse yok,“ dedim panikle. “Sayılıyor anne, ateşi çok yükseldi. Evde ateş düşürücü, aspirin falan ne varsa getir!“

Annem telaşla ecza kutusuna koşarken babam aniden doğruldu. Göğsünden derin, balgamlı bir öksürük koptu. Öyle bir öksürüktü ki, sanki kaburgaları kırılacaktı.

“Öhööö! Öhööööö!“

İki büklüm oldu. Sırtına vurdum hafifçe. “Tamam baba, tamam sakin ol, derin nefes al.“

Ama nefes alamıyordu. Boğuluyordu. Eliyle ağzını kapattı, gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi açıldı. Vücudu kasıldı, kasıldı ve...

*Öğğğhk.*

Avucunun içine kustu.

Sıvı sesi duydum.

Babam elini ağzından çektiğinde, hepimiz donup kaldık.

Eli, parmaklarının arası, bileğine kadar koyu kırmızı, siyaha çalan bir kanla kaplıydı. Sadece kan değildi bu; pıhtılaşmış, sümüksü parçalar vardı içinde.

Halıya, o bembeyaz yorganın üzerine kan damladı.

*Şap. Şap.*

“Haluk!“ diye bir çığlık kopardı annem. Elindeki ilaç kutusu yere düştü, haplar etrafa saçıldı.

Babam titreyen eline baktı. Sonra bana döndü. Gözlerindeki delilik gitmiş, yerine saf bir korku gelmişti.

“Alphan...“ dedi, ağzının kenarından ince bir kan sızıntısı çenesine doğru akarken. “Ciğerlerim... Ciğerlerim yanıyor.“

Geri çekildim. İstemsizce, korkuyla bir adım geri çekildim. Bu zatürre değildi. Bu soğuk algınlığı değildi. Babamın bahsettiği o askerlerin vurduğu adamlar... Karantina...

“Virüs,“ dedi Pelin, olduğu yerde ayağa fırlayarak. Eliyle ağzını kapatmıştı. “Virüs kapmış.“

“Sus!“ diye bağırdım Pelin’e. Ama ben de biliyordum. O karın içinde yürümüştü. O lanet olası beyaz toz ciğerlerine dolmuştu.

Osman olduğu yerde kaskatı kesilmişti. Babama, kahramanı olan o adama bakıyordu ama sanki bir canavara bakıyor gibiydi.

“Baba...“ dedi Osman, sesi titreyerek.

Babam tekrar öksürmeye başladı. Bu sefer daha şiddetliydi. Elindeki kanı yorgana sildi ama durmuyordu. Her öksürükte ağzından kırmızı bir sis yayılıyordu.

“Yaklaşmayın!“ diye bağırdı babam, elini bize doğru kaldırarak. “Sakın! Sakın yaklaşmayın bana!“

Kendi ailesinden, canından çok sevdiği çocuklarından ve karısından kendini korumaya çalışıyordu. Ya da bizi kendinden korumaya...

Annem ağlayarak ona doğru atılmak istedi. “Oğlum bir şey yapın! Babana bir şey oluyor!“

Annemi tuttum. Zorla, kollarından kavrayarak geri çektim. “Anne dur! Dur yaklaşma!“

“Bırak beni! Kocam ölüyor!“

“Anne kan kusuyor görmüyor musun!“ diye bağırdım yüzüne karşı. “Normal değil bu! Bize de bulaşır!“

Bunu söylediğim için kendimden nefret ettim. Babam orada can çekişirken ben bulaşma derdindeydim. Ama hayatta kalma içgüdüsü denen şey, sevgi, merhamet, vefa dinlemiyordu. O an sadece ’sağlıklı olanlar’ ve ’hasta olan’ vardı.

Babam zorlukla yastığa geri yığıldı. Göğsü körük gibi inip kalkıyordu. Her nefes alışında ciğerlerinden ıslık sesi geliyordu.

“Maske...“ dedi hırıltıyla. “Maske bulun... Takın...“

Osman koşarak banyoya gitti, daha pandemiden kalma o cerrahi maskelerden bir kutu getirdi. Titreyen ellerle birini babama uzattı ama yaklaşamadı. Maskeyi uzaktan fırlattı.

Babam kanlı elleriyle maskeyi yüzüne taktı. Beyaz maske anında kırmızıya boyandı.

O an anladım ki, soğuk bizi öldürmezse, açlık bizi öldürmezse bile, bu şey öldürecekti. Babam, o güçlü adam, gözlerimizin önünde eriyordu. Ve biz hiçbir şey yapamıyorduk.

Sadece izliyorduk.

Pelin yanıma geldi, koluma sarıldı. Tırnaklarını etime batırıyordu. “Alphan,“ dedi fısıldayarak. “Eğer o şey babandaysa... Ve hepimiz aynı odadaysak...“

Cümlesini bitirmesine gerek yoktu. Hepimizin aklındaki o karanlık düşünceyi seslendirmişti.

Babamın gözleri kapandı, hırıltılı nefesleri odadaki tek ses haline geldi. Çöp kovasındaki ateş sönmek üzereydi.

Karanlık çöküyordu. Hem dışarıda, hem de içeride.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

3   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   5