**Bölüm 5: Karlarla kaplı bir dünyada hayatta kalmak (3)**
O gece, hayatımın en uzun gecesiydi.
Zaman kavramı eriyip gitmişti. Saatler, dakikalar anlamsızdı. Tek bir zaman birimi vardı artık: Babamın her nefes alışındaki o korkunç hırıltı.
*Hırrr… Fısss…*
Her seferinde, “Bu sonuncusu mu?“ diye bekliyorduk. Annem, babamın ayakucunda, yüzünde maskeyle Kuran okuyordu ama sesi duyulmuyordu, dudakları kıpırdıyordu sadece. Osman köşede cenin pozisyonunda kıvrılmış, ellerini kulaklarına bastırmıştı. O sesi duymak istemiyordu. Babasının, o dağ gibi adamın ciğerlerinin çürüdüğünü duymak istemiyordu.
Salondaki hava ağırlaşmıştı. Yanmış vernik kokusu, ter kokusu ve o keskin, metalik kan kokusu birbirine karışmıştı. Burnumun direği sızlıyordu.
Çöp kovasındaki ateş köz haline gelmişti. Salonun sıcaklığı hızla düşüyordu. Nefeslerimiz yine belirginleşmişti.
“Odun at,“ dedi Pelin fısıldayarak. Dişleri takırdıyordu.
“Mobilya kalmadı,“ dedim sessizce. “Sadece yemek masası kaldı. Onu parçalamam lazım ama çok ses çıkarır.“
“Umurumda değil,“ dedi Pelin, gözlerini babamdan kaçırarak. “Donuyoruz Alphan. Babana bakamıyorum bile, bari donarak ölmeyelim.“
Haklıydı. Çekici elime aldım. Yemek masasına doğru yürüdüm. Her adımda zemin gıcırdıyordu. Masanın bacağına vurduğumda çıkan ses, sessiz gecede silah patlaması gibi yankılandı.
Babam inledi.
Gözleri aniden açıldı. O bulanık, kanlanmış gözler beni buldu. Elini kaldırmaya çalıştı ama gücü yoktu. Maskesi kan ve salya içinde kalmıştı, nefes almasını daha da zorlaştırıyordu ama çıkarmaya cesaret edemiyorduk.
Yanına gittim. Aramızda bir metre mesafe bıraktım. Bu mesafe, vicdanımla hayatta kalma içgüdüm arasındaki sınırdı.
“Baba?“ dedim. “Su ister misin?“
Başını iki yana salladı. Maskenin altından boğuk bir ses geldi.
“Yaklaş...“
Bir adım attım.
“Daha...“
Dizlerimin üzerine çöktüm. Yüzüne bakmak zordu. Derisi grileşmiş, damarları belirginleşmişti.
“Dinle...“ dedi, her kelime için ciğerlerinden bir parça kopuyormuş gibi zorlanarak. “Ben gidiciyim Alphan.“
“Öyle deme baba, iyileşeceksin,“ dedim. Klasik, aptalca bir yalan. İkimiz de inanmıyorduk.
“Kes...“ diye hırladı. “Vaktim yok. Beni dinle. Ben ölünce...“ Öksürük krizine girdi. Göğsü kasıldı, maskenin kenarından taze kan sızdı. Annem hıçkırarak ağlamaya başladı ama yaklaşmadı. O bile yaklaşamıyordu artık.
Babam derin bir nefes aldıktan sonra devam etti. “Ben ölünce... Cesedimi evde tutmayın. Hemen atın.“
“Baba saçmalama!“
“Atın!“ diye bağırmaya çalıştı ama sesi fısıltıdan öteye gidemedi. Gözleri çakmak çakmak bakıyordu. “Hastalık yayılır. Kokarım. Bulaşır... Beni o balkondan aşağı atacaksın.“
Gözlerim doldu. Babamı, beni omuzlarında taşıyan, ilk bisikletimi alan adamı, çöp torbası gibi balkondan aşağı atmamı istiyordu.
“Yapamam,“ dedim. “Seni gömeriz. Bir yer buluruz.“
“Toprak yok!“ dedi babam sertçe. “Her yer buz. Beton... Kazamazsın. Beni aşağı at. Sonra...“
Eliyle belindeki silahı işaret etti. “Silahı al. Kardeşini, ananı al. Çıkın buradan. Burası... Burası tabut.“
“Nereye gideceğiz baba? Dışarısı ölüm.“
“Askeri üs...“ dedi zorlukla. “Sivilleri vursalar da... Tek şans orası. Ya da... Güneye gidin. Belki oralar daha iyidir. Ama burada kalırsanız... Açlıktan birbirinizi yersiniz.“
Sustu. Gözleri tavana dikildi.
“Osman...“ diye seslendi.
Osman köşeden başını kaldırdı. Yüzü yaşlar içindeydi.
“Gel oğlum,“ dedi babam. “Uzak dur ama gel, gör beni.“
Osman sürünerek yaklaştı ama benim kadar yaklaşamadı. Korkuyordu. Babasından korkuyordu ve bu, çocuğun ömrü boyunca taşıyacağı bir travma olacaktı.
“Annenize...“ dedi babam, nefesi giderek sığlaşırken. “Annenize iyi bakın. O narindir. Kırılır. Siz demir olacaksınız.“
Sonra gözleri kapandı. Göğsü inip kalkmaya devam etti ama artık bilinci yerinde değildi. Sadece vücudu savaşıyordu.
Sabaha karşı, güneşsiz, gri aydınlık odaya dolduğunda, o hırıltı kesildi.
Bir anda.
Sanki biri odadaki saatin pilini çıkarmış gibi.
Hepimiz donakaldık. Annem, elindeki tesbihi sıktı. Pelin nefesini tuttu. Osman olduğu yerde titremeye başladı.
Ben yavaşça babamın yanına yaklaştım. Göğsüne baktım. Hareket yoktu.
Elini tuttum. Soğuktu. Ama dışarısı kadar soğuk değil. Ölüm soğukluğu.
Nabzına bakmadım. Gerek yoktu. Gitmişti.
Odanın içinde annemin feryadı patladı. “Haluk!“ diye bağırdı, kendini yerlere atarak. “Bırakma bizi Haluk!“
Babamın üzerine kapanmak istedi. İşte o an, hayatımın en zor şeyini yaptım.
Annemi tuttum ve geriye savurdum.
“Dokunma!“ diye bağırdım. “Sakın dokunma anne!“
Annem bana tokat attı. “Bırak! Kocam o benim! Vedalaşacağım!“
“O hasta anne!“ diye bağırdım, onu omuzlarından sarsarak. “O virüslü! Ona dokunursan sen de ölürsün! O zaman Osman ne yapacak? Ben ne yapacağım? Bizi de mi öldürmek istiyorsun?“
Annem durdu. Gözlerimin içine baktı. O an beni oğlu olarak değil, bir düşman olarak gördü belki de. Ama sonra bakışları Osman’a kaydı. Osman’ın o perişan haline.
Yavaşça yere çöktü, yüzünü ellerine gömdü ve sessizce ağlamaya başladı.
Ben babama döndüm.
Maskesi hala yüzündeydi. Kanlı, kirli bir maske. Gözleri yarı açıktı. Elimi uzattım ve göz kapaklarını kapattım.
“Hakkını helal et baba,“ dedim içimden. “Sözünü tutacağım.“
Belindeki silahı aldım. Kılıfıyla birlikte kemerime taktım. Cebindeki o yedek şarjörü aldım. Artık ağırlık bendeydi.
“Anne, evde tutamayız,“ dedim. “Kokar. Hastalık yayar.“
“Balkonda dursun,“ dedi yalvararak. “Atma aşağı. Kurtlara kuşa yem etme babanı. Balkonda kalsın, soğukta. Donar orada, kokmaz. Lütfen Alphan. Bari bunu yap.“
Düşündüm. Dışarısı eksi bilmem kaç dereceydi. Derin dondurucudan daha soğuktu. Ceset bozulmazdı.
“Tamam,“ dedim. “Balkona koyacağız.“
Osman’la birlikte yüklendik. İnanılmaz ağırdı. Ölümün ağırlığı başka oluyormuş. Sürükleyerek balkon kapısına götürdük. Kapıyı açtığımda yüzüme vuran rüzgar nefesimi kesti.
Balkon karla dolmuştu. Bir köşeyi ayaklarımla temizledim.
Babamı oraya bıraktık. Mavi bir paket halinde. İstanbul’un o beyaz sessizliğine karşı, betonun üzerinde yatıyordu.
Kapıyı kapattım ve kilitledim. Perdeyi çektim.
İçeri döndüğümde, ev eskisinden daha boş, daha soğuk ve daha büyük geldi.
Artık dört kişiydik.
Ve babamın silahı belimdeydi. O metalin soğukluğu bana sürekli fısıldıyordu: *Sıra sende. Ailenin reisi sensin. Hata yapma lüksün bitti.*
“Bugün yas yok,“ dedim, sesimdeki sertliğe ben bile şaşırdım. Annem bana nefretle baktı ama sustu. “Bugün hazırlık yapacağız. Babam haklıydı. Buradan gitmemiz lazım. Ama önce...“
Mutfağa doğru yürüdüm.
“...önce karnımızı doyuracağız. Güçlü olmamız lazım.“
Ton balığı konservesini elime aldım. Metal kapağı açarken çıkan o ses, babamın tabancasının sesine ne kadar da benziyordu.
Hayatta kalmak, yavaş yavaş insanlıktan çıkmak demekti. Ve biz, o yola ilk adımımızı babamı balkona kilitleyerek atmıştık.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.