Yukarı Çık




5   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   7 

           
**Bölüm 6: Karlarla kaplı bir dünyada hayatta kalmak (4)**

Babamı balkona koyduktan sonraki iki gün, evin içinde bir hayalet dolaşıyor gibiydi. Kimse konuşmuyordu. Annem, salonun en köşesinde, sırtı balkon kapısına dönük bir şekilde oturuyor, elindeki tesbihi çekip duruyordu. Dudakları sürekli kıpır kıpırdı ama ağzından tek bir kelime çıkmıyordu. Yemek yemiyordu. Suyu zorla içiriyorduk.

Osman ise tamamen içine kapanmıştı. O neşeli, geveze çocuk gitmiş, yerine gölgesinden korkan bir yaratık gelmişti. Tuvalete giderken bile yanına o beyzbol sopasını alıyordu. Geceleri uykusunda sayıklıyor, “Baba gitme“ diye bağırarak uyanıyordu.

Ben mi?

Ben plan yapıyordum.

Babamın getirdiği o küçük harita defterini bulmuştum. İstanbul şehir rehberi. Eski, sayfaları sararmış bir şeydi ama şu an Google Maps’ten daha değerliydi. Masanın (daha doğrusu yerde kalan son düz zemin olan sehpa parçasının) üzerine haritayı yaydım.

“Şuradayız,“ dedim parmağımla bizim sokağı işaret ederek. Pelin yanımdaydı. Sadece o ayaktaydı benimle beraber. “En yakın askeri üs şurada, Hasdal Kışlası. Yürüyerek normalde 2 saat. Ama bu karda...“

“İki gün sürer,“ dedi Pelin. Sesi mantıklıydı. Duygularını bastırmayı öğreniyordu. “Belki daha fazla. Karın derinliğini bilmiyoruz.“

“Haklısın. Ve babamın dediği gibi, sivilleri içeri almıyorlarsa oraya gitmek intihar olur.“

Parmağımı haritada gezdirdim. “Metro,“ dedim aniden.

“Ne?“

“Metro tünelleri. Yer altı. Rüzgar yok, kar yok. Tünellerden yürüyebiliriz.“

Pelin kaşlarını çattı. “Ama tüneller karanlık olur. Elektrik yok. Ve kim bilir aşağıda neler vardır?“

“Yukarıda donmaktan iyidir. Ayrıca tüneller daha sıcak olur. Yerin altı her zaman daha ılımandır.“

Bir plan şekillenmeye başlamıştı kafamda. En yakın metro istasyonu on beş dakika yürüme mesafesindeydi. Eğer oraya ulaşabilirsek, raylardan yürüyerek şehrin diğer ucuna, belki daha güvenli bölgelere veya büyük gıda depolarının olduğu yerlere gidebilirdik.

Ama bir sorun vardı.

Annem.

Bu haldeyken onu nasıl yürütecektik? Kadın yaşayan bir ölü gibiydi.

“Anne,“ dedim yanına gidip diz çökerek. “Anne beni duyuyor musun?“

Bana boş gözlerle baktı.

“Gitmemiz lazım. Yiyeceğimiz bitiyor. Gazımız bitmek üzere. Burada kalırsak donacağız.“

Cevap vermedi. Sadece tesbihini çekmeye devam etti. *Çıt. Çıt. Çıt.*

“Anne!“ diye sesimi yükselttim. “Babam ne dedi hatırlıyor musun? ’Çocukları al git’ dedi. Onun vasiyeti bu. Eğer burada ölürsek babamın kemikleri sızlar.“

Bu işe yaradı. Gözlerinde bir kıvılcım belirdi. “Haluk...“ dedi fısıldayarak. “Bırakamam onu. Balkonda üşür.“

“O artık üşümüyor anne,“ dedim sertçe. Artık acıma zamanı değildi. Onu sarsmam gerekiyordu. “Ama Osman üşüyor. Bak çocuğa. Titriyor. Onu da mı balkona koyalım yanına? Bunu mu istiyorsun?“

Annem irkildi. Osman’a baktı. Çocuğun sefil halini görünce anaç tarafı ağır bastı. Derin bir nefes aldı ve doğruldu.

“Tamam,“ dedi. Sesi buz gibiydi. “Gidelim.“

Hazırlık yapmaya başladık. Evdeki her şeyi alamazdık. Sadece hayati olanları.

Sırt çantalarını doldurduk. Konserveler, kalan son makarnalar, çakmaklar, el fenerleri, piller, bıçaklar... Ve kıyafetler. Kat kat giyindik. Ben babamın dolabından bulduğum o kalın asker botlarını giydim. Biraz büyüktü ama içine iki kat yün çorap giyince tam oldu.

Osman’a da benim eski botlarımı verdim. Pelin ve annem de kat kat giyindiler. Hepimiz Michelin lastik adamlarına dönmüştük ama hareket edebiliyorduk.

Silahı belime taktım. Yedek şarjörü cebime attım. Bir de babamın alet çantasından bir levye aldım. Yakın dövüş için ve kapıları açmak için idealdi. Osman beyzbol sopasını bırakmadı.

Son kez eve baktık.

Duvarlardaki aile fotoğrafları, Osman’ın karne töreni, benim mezuniyetim, annemle babamın düğün fotoğrafı... Hepsi başka bir zamana, başka bir dünyaya aitti artık. O dünya ölmüştü.

“Hadi,“ dedim.

Kapıyı açtım. Koridor karanlıktı. Merdivenlerden aşağı inmeye başladık. Her katta durup dinledim. Ses yoktu. Apartman terk edilmiş gibiydi.

Zemin kata geldiğimizde apartman kapısının tamamen karla kapandığını gördüm. Dışarı çıkmak imkansızdı.

“Sıkıştık,“ dedi Osman panikle.

“Hayır,“ dedim levyeyi sıkıca kavrayarak. “Birinci katın penceresinden çıkacağız. Necmi Abilerin dairesinden.“

Necmi Abilerin kapısı kilitliydi ama levye ile kilidi kırmam on saniyemi almadı. İçeri girdiğimizde burnuma ağır bir koku çarptı.

Çürümüş et kokusu değil. Daha farklı. Yanık kokusu ve... dışkı kokusu.

“Ses çıkarmayın,“ diye fısıldadım.

Salona doğru ilerledik. Ve onları gördük.

Necmi Abi ve eşi, kanepede birbirlerine sarılmış halde duruyorlardı. Hareketsizlerdi. Önlerinde sönmüş bir mangal vardı. Mangalın içinde kömür yerine kitaplar, ayakkabılar yakılmıştı.

“Uyuyorlar mı?“ diye sordu Pelin safça.

Yaklaştım. Necmi Abi’nin yüzü huzurluydu. Ama teni mermer gibiydi.

“Karbonmonoksit,“ dedim sessizce. “Zehirlenmişler. Camları sıkıca kapatıp içeride ateş yakmışlar. Duman onları uykularında götürmüş.“

En azından acı çekmemişlerdi. Bizim gibi donarak veya o virüsle boğuşarak değil, tatlı bir uykuyla gitmişlerdi. Bir an için onları kıskandım.

“Bakmayın,“ dedim anneme ve Osman’a. “Pencereye geçelim.“

Necmi Abilerin salon penceresini zorlayarak açtım. Önümüzde bir kar duvarı vardı ama tünel kazabilirdik.

“Önce çantaları atın,“ dedim.

Karın içine daldım. Belime kadar gömüldüm. Soğuk, kıyafetlerime rağmen anında vücudumu sardı. Ama duramazdım. Yolu açtım.

Diğerleri de peşimden geldi. Sokağa çıktığımızda rüzgar bizi tokat gibi karşıladı. Gözlüklerimizi taktık (babamın kayak gözlükleri vardı, şanslıydık).

Sokak tanınmaz haldeydi. Binaların çoğu hasar görmüştü. Bazılarının çatıları çökmüştü. Yol diye bir şey yoktu, sadece beyaz tepeler ve çukurlar vardı.

“İstasyon şu tarafta,“ dedim elimle işaret ederek. Bağırarak konuşmak zorundaydım, rüzgar sesimizi yutuyordu.

Yürümek işkence gibiydi. Her adımda kara batıp çıkıyorduk. Beş dakikalık yol yarım saat sürdü. Annem iki kere düştü, kaldırdık. Pelin ağlıyordu ama durmuyordu.

Köşeyi döndüğümüzde, metro istasyonunun girişini gördük.

Girişin önü karla dolmuştu ama birileri orayı açmıştı. Evet, karın üzerinde izler vardı. Ayak izleri. Ve bir de... sürüklenme izleri.

“Biri buraya gelmiş,“ dedi Osman. “Yakın zamanda.“

“Silahı çıkar,“ dedim kendi kendime. Tabancayı elime aldım. Emniyeti açtım.

İstasyonun merdivenlerinden aşağı inmeye başladık. Aşağı indikçe rüzgar kesildi. Hava biraz daha ılımanlaştı. Ama karanlık arttı.

Fenerleri yaktık.

Turnikelerin olduğu yere geldiğimizde durdum.

Turnikelerin üzerinde kan vardı. Kurumuş, siyah kan.

Ve yerde, parçalanmış kıyafetler.

“Burası tekin değil,“ dedi Pelin titreyerek.

“Başka yolumuz yok,“ dedim. “Geri dönemeyiz.“

Turnikelerin üzerinden atladık. Yürüyen merdivenler çalışmıyordu tabii ki. O uzun, karanlık tünele doğru inen merdivenler, sanki cehennemin ağzına iniyormuş gibi görünüyordu.

Aşağıdan, peron katından sesler geliyordu.

Tıkırtılar. Ve fısıltılar.

“Fenerleri söndürün,“ dedim hemen.

Karanlığa gömüldük. Sadece yukarıdan sızan cılız ışık vardı.

“Sessizce iniyoruz. Osman, sopayı hazırla. Pelin, annemin koluna gir, düşmesin.“

Merdivenlerden santim santim indik. Her adımda kalbim ağzımda atıyordu.

Perona ulaştığımızda, gördüğüm manzara kanımı dondurdu.

Metro raylarının üzerinde, vagonlardan birinin içinde ateş yakılmıştı. Ateşin etrafında dört-beş kişi oturuyordu.

Ama normal insanlar gibi değillerdi. Üzerlerinde garip kıyafetler, yüzlerinde maskeler vardı. Ve ateşin üzerinde çevirdikleri şey...

Gözlerimi kıstım. O bir hayvan mıydı?

Hayır.

O bir koldu. İnsan kolu.

Midem ağzıma geldi. Pelin’in ağzını elimle kapattım, çığlık atmasın diye.

Yamyamlar.

Spikerin bahsettiği, babamın “birbirlerini yiyorlar“ dediği şey gerçekti. Açlık insanı hayvana çevirmişti.

“Geri dönelim,“ diye fısıldadı Osman, dehşet içinde.

“Dönemeyiz,“ dedim. “Yukarıda donarız. Bunları geçmek zorundayız.“

“Nasıl geçeceğiz abi? Beş kişiler! Ve ellerinde satırlar var!“

Beynim hızla çalışıyordu. Raylara inemezdik, bizi görürlerdi. Ama peronun diğer ucunda, bakım tünellerine giden kapılar olmalıydı. Oraya ulaşabilirsek, raylara inmeden tünellere geçebilirdik.

“Sürünerek,“ dedim. “Duvar dibinden. Ses çıkarmadan.“

Yere yattık. O pis, tozlu zemine. Sürünmeye başladık.

Yamyamların kahkahaları yankılanıyordu istasyonda.

“Tadı tavuk gibi lan!“ dedi biri, elindeki kemiği sıyırarak.

“Sana dedim, genç olanlar daha lezzetli olur,“ dedi diğeri.

Kusmamak için kendimi zor tuttum. Annem bayılmak üzereydi, hissediyordum. Onu dürtükleyerek devam etmesini sağladım.

Tam bakım kapısına yaklaşmıştık ki, Osman’ın çantasındaki metal matara, bir şeye takıldı ve yere düştü.

*ÇANG!*

Ses, boş istasyonda bomba gibi patladı.

Ateşin başındaki kahkahalar anında kesildi.

“O neydi lan?“ dedi biri.

“Şuradan geldi,“ dedi diğeri.

Adım sesleri duydum. Bize doğru geliyorlardı.

“Koşun!“ diye bağırdım.

Ayağa fırladık. Bakım kapısına yüklendim. Kilitliydi.

“Hassiktir!“

Levyeyi kapının arasına soktum.

“Hey! Taze et var!“ diye bağırdı yamyamlardan biri bizi görünce. Elindeki satırı sallayarak üzerimize koşmaya başladı. Arkasından diğerleri de geliyordu.

“Osman, annemleri arkana al!“

Silahı kaldırdım. Elim titriyordu ama nişan aldım.

“Dur!“ diye bağırdım. “Vururum!“

Adam durmadı. Gözleri dönmüştü. Açlıktan ve delilikten parlıyordu gözleri.

“Sıkamazsın çömez!“ diye bağırdı. “Ver o silahı bana, belki seni hızlı öldürürüm!“

Tetiği çektim.

*BAM!*

Ses, kulaklarımı sağır etti. Namludan çıkan alev karanlığı aydınlattı.

Adam olduğu yerde durdu. Göğsünde kırmızı bir delik açıldı. Şaşkınlıkla aşağı baktı. Sonra dizlerinin üzerine çöktü.

Diğerleri bir an duraksadı. Liderleri vurulmuştu.

“Sıradaki!“ diye bağırdım, silahı diğerlerine doğrultarak. “Gelmek isteyen var mı?“

Bu sefer o delilik yerini korkuya bıraktı. Silahım vardı ve kullanmaktan çekinmiyordum.

Geri çekilmeye başladılar.

Ben levyeyle kapıyı zorlamaya devam ettim. *Çat!* Kapı açıldı.

“İçeri! Çabuk!“

Hepimiz içeri daldık. Kapıyı arkamızdan kapattım ve levyeyi kollarına sıkıştırdım. Kapı açılmayacaktı.

Karanlık, dar bir koridordaydık. Nefes nefese kalmıştık.

“Öldürdün,“ dedi Osman, şok içinde. “Adamı öldürdün.“

“O bizi yiyecekti Osman,“ dedim, silahı indirmeden. “Ya biz, ya onlar.“

Elimin titremesi durmuyordu. İlk defa bir insanı öldürmüştüm. Babamın o hırıltılı nefesi aklıma geldi. *Demir olacaksınız.*

Demir olmuştum. Ama ruhumun bir parçası o istasyonda, o cesedin yanında kalmıştı.

“İlerliyoruz,“ dedim. “Bu tünel bizi ana hata çıkarır. Oradan yürümeye devam edeceğiz.“

Karanlığın içine doğru yürüdük. Artık geri dönüş yoktu. Eski Alphan o istasyonda ölmüştü. Yeni Alphan ise... O neye dönüşecekti, bilmiyordum. Sadece yürüyordum.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

5   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   7