Yukarı Çık




8   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   10 

           
**Bölüm 9: Sığınağın ilk çivilerini çakmak (3)**

Karanlıkta zaman, lastik gibi uzayıp kısalıyordu. Bazen bir dakika bir saat gibi geliyor, bazen de daldığım düşüncelerin arasından sıyrıldığımda saatlerin geçtiğini fark ediyordum.

Osman’ı uyandırdığımda, çocuk sıçrayarak kalktı. “Geldiler mi?“ diye fısıldadı, eli hemen yanındaki sopaya gitti.

“Kimse gelmedi, sakin ol,“ dedim omzuna dokunarak. “Nöbet sırası sende. Ben biraz kestireceğim.“

“Abi,“ dedi Osman, karanlıkta sadece sesini duyabildiğim o boğuk tonla. “O adamı vurduğunda... Yani o an... Ne düşündün?“

“Düşünmedim Osman,“ dedim dürüstçe. Tulumların üzerine uzanırken kemiklerim sızladı. “Düşünseydim yapamazdım. Tetiği çektim çünkü o an tek seçenek oydu. Düşünmek lüks, Osman. Artık o lükse sahip değiliz.“

Gözlerimi kapattım ama uyku hemen gelmedi. O adamın yüzü... Yamyamların kahkahaları... Babamın hırıltısı... Hepsi bir slayt gösterisi gibi zihnimde dönüp durdu. Sonunda yorgunluk galip geldi ve rüyasız, kara bir boşluğa düştüm.

...

“Alphan! Uyan!“

Pelin’in sesiyle irkilerek gözlerimi açtım. Kalbim yerinden fırlayacak gibi atıyordu. El fenerinin ışığı yüzüme tutulmuştu.

“Ne oldu? Geldiler mi?“ Hemen silahıma uzandım.

“Hayır, hayır sakin ol,“ dedi Pelin, feneri yüzümden çekerek. “Annene bakman lazım.“

Hemen doğruldum. Annem tulumların üzerinde iki büklüm olmuş, inliyordu. Vücudu titriyordu.

“Anne?“ Yanına gittim, alnına dokundum. Yanıyordu.

“Hayır...“ diye fısıldadım. “Olamaz.“

Babam gibiydi. Ateşi çok yüksekti. Ama öksürmüyordu. Sadece titriyor ve sayıklıyordu.

“Üşüyorum...“ dedi annem, dişleri birbirine vurarak. “Haluk, kombiyi aç... Çok soğuk...“

“Bu virüs değil,“ dedi Pelin umutla. “Belki sadece soğuk algınlığıdır. Dün çok üşüdü. Yorgun düştü.“

“Bilmiyorum,“ dedim endişeyle. “Ateş düşürücü var mı yanımızda?“

“Çantada olacaktı,“ dedi Osman, bir köşede çantaları karıştırarak. “Buldum! İki tane Novalgin kalmış.“

Anneme ilacı zorla içirdik. Suyu yudum yudum verdik. Başucunda beklemeye başladık.

“Abi,“ dedi Osman, elindeki fenerle oynarken. “Eğer annem de babam gibi...“

“Sus,“ dedim sertçe. “Öyle bir şey olmayacak. Sadece üşüttü. Bünyesi zayıf düştü. Kadın kocasını kaybetti, evini terk etti, o kadar yolu yürüdü. Normal bu.“

Kendi sesimdeki o sahte güveni duyabiliyordum. Kendimi kandırmaya çalışıyordum. Eğer annem de hasta olursa... Onu da mı geride bırakacaktık? Onu da mı bir balkona ya da bir tünel köşesine terk edecektik?

Hayır. Bunu yapamazdım. Babam farklıydı, o bizi korumak için kendini feda etmişti. Ama annem... Annemi bırakırsam insanlığımı tamamen kaybederdim.

“Yiyecek bulmamız lazım,“ dedim konuyu değiştirerek. “Annemin güçlenmesi lazım. Bisküviyle, krakerle olmaz bu iş. Protein lazım, vitamin lazım.“

Osman haritayı çıkardı. “O acil durum deposu... Gayrettepe’deki. Oraya gitmeliyiz.“

“Tehlikeli,“ dedim. “O yamyamlar hala oralarda olabilir. Ve iki istasyon yürümek demek, kilometrelerce tünel demek.“

“Başka çaremiz yok Alphan,“ dedi Pelin, annemin terini silerken. “İlaç da lazım. Sadece iki hapımız kaldı. Ateşi düşmezse...“

Derin bir nefes aldım. Haklılardı. Bu delikte saklanarak hayatta kalamazdık. Sadece ölümü ertelerdik.

“Tamam,“ dedim. “Plan yapıyoruz. Ben ve Osman gideceğiz. Pelin, sen annemin yanında kalacaksın. Kapıyı arkamızdan kilitleyeceğiz. Biz gelene kadar, bizim sesimizi duymadan kimseye açmayacaksın. Gerekirse ölürsün ama açmazsın.“

Pelin’in gözleri büyüdü ama başını salladı. “Tamam.“

“Osman,“ dedim kardeşime dönerek. “Hazır mısın?“

Osman yutkundu. Sopasını eline aldı. Sonra depoya gidip, o uzun, ağır İngiliz anahtarını aldı. “Sopa yetmez,“ dedi. “Kafalarını kırmak lazım.“

Çocuğun gözlerindeki o masumiyet perdesi yırtılmıştı. Artık o da benim gibi düşünüyordu: Öldür ya da öl.

Hazırlandık. Üzerimizdeki fazlalıkları bıraktık, hareket kabiliyetimizi artırmak için. Sırt çantalarımızı boşalttık, sadece su ve fener aldık.

“Eğer...“ dedim kapının önünde durup Pelin’e bakarak. “Eğer geri dönmezsek... Yani, uzun süre gelmezsek...“

“Döneceksiniz,“ dedi Pelin kesin bir dille. “Buna inanıyorum. Git ve dön.“

Kapıyı açtım. Tünele baktım. Karanlık, sessiz ve tehditkar.

Osman’la birlikte dışarı çıktık. Pelin kapıyı arkamızdan kapattı ve dolabı tekrar sürüklediğini duydum.

Artık dışarıdaydık.

Tünelde yürümeye başladık. Fenerleri açmadık, gözlerimiz karanlığa alışana kadar bekledik. Uzaktaki cılız ışık sızıntıları bize yol gösteriyordu.

Rayların kenarındaki beton yoldan yürüyorduk. Her adımda kulak kabartıyorduk.

Levent istasyonuna yaklaştığımızda, yukarıdan gelen bir ses duyduk.

*Güm... Güm...*

Sanki devasa bir şey yeri dövüyordu.

“O ne?“ diye fısıldadı Osman.

“Bilmiyorum,“ dedim. “Ama yukarıdan geliyor. Yüzeyden.“

İstasyonun peronuna yaklaştığımızda, durduk. Peron boştu. Ama duvarlarda gariplik vardı.

Feneri bir anlığına açıp duvara tuttum.

Duvarlarda yazılar vardı. Sprey boyayla değil. Kanla yazılmış yazılar.

*YEMEK YOK.*
*TANRI BİZİ TERK ETTİ.*
*ONLAR GELİYOR.*

Ve en büyüğü: *DURMA, KOŞ.*

“Bu ne lan?“ dedi Osman, sesi titreyerek.

“Kaosun sanatı,“ dedim. “Hadi, oyalanma. Gayrettepe’ye devam ediyoruz.“

Tam tünele girecektik ki, peronun diğer ucundaki yürüyen merdivenlerin oradan bir ses geldi. Bir hırıltı.

Babamınkine benzeyen bir hırıltı.

Feneri oraya tuttum.

Bir adam. Yere oturmuş, sırtını duvara yaslamış. Üzerinde yırtık bir takım elbise var.

Bize bakmıyordu. Kendi kendine konuşuyordu.

“Yüzde on düşüş... Marjlar daralıyor... Toplantıyı erteleyin...“

Delirmişti. Bir plaza çalışanıydı muhtemelen. Kendi dünyasında sıkışıp kalmıştı.

“Zararsız,“ dedim Osman’a. “Yürü.“

Yanından geçerken adam başını kaldırdı. Gözleri bembeyazdı. Katarakt gibi değil, tamamen beyaz. İris yok, gözbebeği yok.

“Soğuk...“ dedi adam bize bakarak. “Soğuk getiriyor onları...“

“Kimleri?“ diye sordu Osman dayanamayarak.

Adam gülümsedi. Dişleri dökülmüştü, ağzı kan içindeydi.

“Beyaz Yürüyenleri...“ dedi kıkırdayarak. Game of Thrones göndermesi mi yapıyordu yoksa gerçekten bir şey mi görmüştü?

“Yürü Osman,“ dedim kolundan çekerek. “Delinin teki.“

Tünele girdik. Arkamızdan adamın kahkahası yankılandı. “Hepinizi alacaklaaar! Hepiniz donacaksınız!“

Gayrettepe tüneli daha uzundu. Ve daha soğuktu. Yüzeye daha yakın havalandırma bacaları vardı demek ki.

Yolun yarısında, rayların üzerinde bir engel gördük.

Bir metro vagonu. Raydan çıkmış, duvara çarpmış. Yolu tıkamıştı.

“İçinden geçmemiz lazım,“ dedim. “Yanlardan geçiş yok.“

Vagonun kapısını zorladım. Açıkta kalmış, donmuştu. Levyeyle kanırttım. *Çat* diye açıldı.

İçeri girdik.

Vagonun içi...

Ceset doluydu.

Oturanlar, ayakta duranlar, yere yığılanlar... Hepsi donmuştu. Bir anlık bir olay gibi. Sanki metro giderken bir anda donmuşlar gibi.

“Abi...“ Osman kustu.

Ben de zor tuttum kendimi. Görüntüden değil, kokudan. Donmuş olsalar bile, o kapalı alandaki ölüm kokusu...

“Gözlerine bakma,“ dedim. “Sadece yürü. Hızlıca.“

Cesetlerin arasından, onlara çarpmadan geçmeye çalıştık. Bir kadının kucağında bir bebek vardı. İkisi de mermer heykel gibiydi.

Vagonun diğer ucuna ulaştığımızda, kapı kilitliydi. Tekmeledim. Açılmadı.

“Osman, yardım et!“

İkimiz birden tekmeledik. Kapı gürültüyle açıldı ve kendimizi dışarı attık.

Derin bir nefes aldım. Tünelin havası bile içeriden daha temizdi.

Ve karşımızda, tünelin duvarında o işareti gördüm.

Kızılhaç sembolü. Ve altında metal bir kapı.

“Burası,“ dedim. “Acil durum deposu.“

Kapıya koştuk. Kilitliydi tabii ki. Ama bu sefer levyeyle açılacak gibi değildi. Elektronik bir kilit sistemi vardı. Kart okuyucu.

“Haydaaa,“ dedi Osman. “Ne yapacağız şimdi? Elektrik yok ki.“

“Elektrik yoksa manyetik kilit tutmaz,“ dedim. “Mekanik kilit devreye girer. O da...“ Kapının altına baktım. “Levyeyi ver.“

Levyeyi kapının altına soktum. Bütün gücümle bastırdım. Osman da yardım etti.

Kapı milim milim oynadı.

“Biraz daha!“

*Çat!* Bir ses geldi ve kapı aralandı.

İçeri girdik.

Raflar...

Raflar doluydu.

İlaç kutuları, battaniyeler, konserve kutuları, su şişeleri...

“Zengin olduk!“ diye bağırdı Osman.

Ama sevincimiz kısa sürdü.

Deponun köşesinden bir ses geldi.

Silahın horozunu kaldırma sesi.

“Eller yukarı,“ dedi kalın bir ses.

Döndüm.

Karanlık köşede, elinde askeri bir tüfek tutan bir adam duruyordu. Üzerinde kamuflaj vardı ama asker değildi. Sakallı, pis bir tipti.

Ve yalnız değildi. Yanında iki kişi daha vardı.

“Burası dolu beyler,“ dedi adam sırıtarak. “Sıranızı bekleyin. Ya da... geberin.“

Babamın tabancasına davrandım ama adam benden hızlıydı. Tüfeği bana doğrultmuştu bile.

“Kıpırdama,“ dedi. “O elindeki çakmağı yere at. Yavaşça.“

Tabancayı yere bıraktım.

“Şimdi,“ dedi adam, gölgelerin arasından çıkarak. “Bize neden sizi hemen şuracıkta deşmeyelim, anlat bakalım.“

Sıkışmıştık. Hem de fena.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

8   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   10