Deponun içinde yankılanan ses, sadece benim hızlı nefes alıp verişim ve karşımdaki adamın botlarının betonda gıcırdamasıydı. Tüfeğin namlusu, siyah ve boş bir göz gibi bana bakıyordu. Adamın yüzündeki sırıtış, dişlerinin arasındaki sararmış boşluklarla daha da iğrenç görünüyordu.
“Konuşsana lan,“ dedi adam, tüfeği hafifçe yukarı kaldırarak. “Dilini mi yuttun? Yoksa soğuktan beynin mi dondu?“
Osman yanımda titriyordu. Elindeki İngiliz anahtarını sımsıkı tutmuştu ama bir tüfeğe karşı İngiliz anahtarı, sivrisineğe karşı balyoz sallamak gibiydi. Şansımız yoktu.
“Biz sadece ilaç arıyoruz,“ dedim, sesimi mümkün olduğunca sakin tutmaya çalışarak. “Annemiz hasta. Yiyecekle işimiz yok, sadece ilaç alıp gideceğiz.“
Adam kahkaha attı. Yanındaki diğer iki adam da ona katıldı. Biri kel, diğeri ise yüzünde kocaman bir yara izi olan tiplerdi. Ellerinde bıçaklar vardı.
“İlaç arıyormuş,“ dedi liderleri, tüfeğin dipçiğini omzuna yaslayarak. “Bak sen şu işe. Biz de burayı hayır kurumu sanıyorduk zaten. Burası bizim, koçum. Buradaki her bir aspirin, her bir su damlası bizim.“
“Paylaşabiliriz,“ dedim. “Burada herkese yetecek kadar malzeme var.“
“Paylaşmak mı?“ Adam yüzünü ekşitti. “O kelime eskide kaldı aslanım. Artık ’almak’ var. Gücü yeten alır.“
Bana doğru bir adım attı. Tüfeğin namlusu şimdi göğsüme bakıyordu. “O tabancayı tekmele bana doğru. Yavaşça.“
Tabancayı ayağımla ona doğru ittim. Adam eğilip silahı aldı, beline soktu.
“Güzel,“ dedi. “Şimdi, üzerinizde ne varsa boşaltın. Çantalar, montlar, botlar...“
“O da senin problemin,“ dedi adam umursamazca. “Sizin botlar yeni görünüyor. Bizimkiler eskidi. Çıkar!“
Tüfeği havaya ateşledi. *BAM!*
Tavandan tozlar döküldü. Kulaklarım çınladı. Osman çığlık atarak yere çöktü.
“Çıkarıyoruz!“ diye bağırdım. “Osman, çıkar botlarını.“
Yavaşça eğildim. Bağcıklarımı çözmeye başladım. Aklım deli gibi çalışıyordu. Silahım gitmişti. Osman panik halindeydi. Karşımda üç silahlı adam vardı.
Ama bir avantajım vardı. Onlar kendilerine fazla güveniyorlardı. Ve ben, babamın alet çantasından aldığım o küçük tornavidayı hala kolumun iç tarafına, montumun astarına saklamıştım.
“Hadi, acele edin!“ diye bağırdı kel olan, yanımıza gelerek. Elindeki bıçağı sallıyordu.
Osman botlarını çıkardı. Çıplak ayakla betona bastı, yüzü acıyla buruştu.
Ben de botlarımı çıkardım.
“Montları da,“ dedi lider.
Montumu çıkarırken, gözüm deponun rafına takıldı. Rafın en üstünde, ağır metal kutular vardı. Ve rafın ayağı... Rafın ayağı paslıydı ve tam adamın durduğu yerin yanındaydı.
“Al,“ dedim montumu uzatarak.
Kel adam montu almak için uzandı. O sırada liderleri tüfeği indirmiş, benim tabancamı inceliyordu.
“Osman,“ dedim fısıldayarak. “Yere yat.“
“Ne?“
“Yat!“
Bütün gücümle rafın paslı ayağına tekme attım. Çıplak ayağım acıdı ama adrenalin bunu hissettirmedi.
*GICIRRRRT!*
Ağır metal raf, dengesini kaybetti ve üzerindeki metal kutularla birlikte liderin ve yara izli adamın üzerine devrildi.
*GÜM! ÇANGIR! KÜT!*
Toz duman içinde kaldık. Liderin acı dolu çığlığı duyuldu. Tüfek elinden fırladı.
Kel adam şaşkınlıkla arkasına baktı. O bir saniyelik boşlukta, kolumdaki tornavidayı çektim ve adamın boynuna sapladım.
Adam hırlayarak elini boğazına götürdü. Bıçağı yere düştü.
“Osman! Tüfeği al!“ diye bağırdım.
Osman şoktan çıktı, yerde sürünerek tüfeğe ulaştı.
Rafın altından liderin sesi geliyordu. “Bacağımı kırdı! Allah’ın cezası, bacağım!“
Yara izli adam, rafın altından sürünerek çıkmaya çalışıyordu. Osman tüfeği ona doğrulttu.
“Dur!“ diye bağırdı Osman. Sesi titriyordu ama tüfek sabitti. “Kıpırdama vururum!“
Kel adam yere yığıldı, kanlar içinde can çekişiyordu.
Hemen botlarımı giydim. Osman’ın botlarını da ona fırlattım. “Giy çabuk!“
Montlarımızı aldım. Tabancamı da liderin belinden çekip aldım.
“Sen...“ dedi lider, rafın altından bana nefretle bakarak. “Seni bulacağım. Seni doğrayacağım.“
“Bulursun,“ dedim soğukkanlılıkla. “Ama o zamana kadar donmamaya bak.“
Raftaki ilaç kutularını çantaya doldurdum. İki paket antibiyotik, bir kutu ağrı kesici, biraz vitamin. Birkaç konserve de aldım. Fazla yüklenemezdik.
“Gidiyoruz,“ dedim Osman’a.
Osman tüfeği bırakmak istemiyordu. “Bunu da alalım,“ dedi.
“Liderin bacağı kırıldı. Diğeri öldü. Öbürü de rafın altında sıkıştı. Gelemezler. En azından şimdilik.“
Sığınağa döndüğümüzde, Pelin kapının arkasındaydı. Sesimizi duyunca dolabı çekip kapıyı açtı.
Bizi görünce, yüzümüzdeki o vahşi ifadeyi, Osman’ın elindeki tüfeği, benim üzerimdeki kan izlerini görünce bir an duraksadı. Ama sonra sarıldı.
“Geldiniz,“ dedi ağlayarak. “Çok korktum.“
“İlaçları getirdik,“ dedim, çantayı yere bırakarak.
Annem hala aynı durumdaydı. Hemen antibiyotiği ve ağrı kesiciyi verdik. Konservelerden birini açtık, zorla yedirdik.
Birkaç saat sonra annemin ateşi düşmeye başladı. Titremesi durdu, daha rahat nefes almaya başladı.
Ben köşeye çekildim. Tüfeği temizliyordum. Osman da yanımda oturmuş, sessizce beni izliyordu.
“Değiştik,“ dedi Osman sessizce. “Artık eski biz değiliz.“
“Dünya değişti Osman,“ dedim, tüfeğin mekanizmasını şaklatarak. “Biz sadece uyum sağladık.“
Sığınağımızın kapısını tekrar kilitledik, dolabı tekrar ittik. Ama artık biliyorduk; hiçbir kapı bizi tamamen koruyamazdı. Gerçek güvenlik, elimizdeki silahta ve içimizdeki o vahşi dürtüdeydi.
Ve o gece, ilk defa rahat bir uyku uyudum. Çünkü biliyordum ki, kapıdan kim girerse girsin, onu öldürecek gücüm vardı.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.