Yukarı Çık




98   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   100 

           
99.Bölüm: 20.Kısım – Sellerin Felaketi (2)


Bi’ ara, Takım Lideri Han Myungoh, Maldivler’deki villasına özel bir yat aldığıyla övünmüştü. Ne demişti ya? Pervane, dalgaları yardığı anda, okyanusa bir otoyol çizmiş gibi hissettim, gibi bir şeydi sanırım?

Nihayet ne demek istediğini anladım.

Han Myungoh’un yatı Gyeongbu Otoyolu gibiyse, şu anda, Otobanda seyahat ediyormuşum gibi hissediyordum.

   “...Gerçekten inanılmaz.”

Yoo Sangah ve ben, Kraliçe Mirabad’ın arkasına oturmuş, Han Nehri’nin köpüren dalgalarına hayranlık içinde bakıyorduk.

Shin Yoosung, Kraliçenin kontrollerini test ediyormuş gibi, düz bir çizgide gitmiyordu. Suyu ustalıkla yararak, bir grup Deniz Ejderhasını senkronize bir grup halinde yönlendirdi. Artık Han Nehri güvenli bir bölge olduğuna göre, Yongsan Bölgesi’ne yakın ana karaya doğru gitmek mantıklıydı.

Goooooooh.

Annelerini takip eden ördek yavruları gibi, Deniz Ejderhaları Karaliçe Mirabad ile birlikte yüzüyor ve oluşumlarını koruyordu. Gözlerimi kapatıp yüzüme çarpan keskin rüzgârın keyfini çıkardım. Önceki dünyada hayal bile edilemeyecek bir lükstü bu.

Kraliçenin zihniyle senkronize olan Shin Yoosung, başında otururken sessizce mırıldandı. Onu izleyen Yoo Sangah, çelişkili bir tonla sessizliği bozdu.

   “Bu arada, Dokja-ssi, şimdiki Yoosung güçlenirse, gelecekteki Yoosung da güçlenmiş olmaz mı?”

Bu, Yoo Sangah gibi keskin zekalı birinden
beklediğim bir soruydu.

   “Hayır.”

Orijinal esere göre, yakında gelecek felaket, geleceğin farklı bir regresyonundan gelen Yoosung’du.

Yoo Joonghyuk tarafından ihanete uğrayan ve bu dünya çizgisinin sınırlarının ötesine atılan Yoosung.

Zaman çizgisini kaybetmiş, uzak evrende sürüklenmiş ve sonunda Yıldız Akışı’na katılarak senaryosunun bir parçası olmuştu. Shin Yoosung’un o versiyonu, önceki senaryolardan birinde bir felaket olarak ortaya çıktı.

Açıklamamı duyan Yoo Sangah başka bir soru sordu.

   “O zaman bu, şu anki Shin Yoosung ölse bile, gelecekteki felaket versiyonu ölmez mi demek? Tamamen ayrı dünya çizgilerinden geliyorlarsa...?”

   “Hiç ‘Kopuk Film Teorisi’ni duydun mu?”

   “...Hayır.”

Yarılan dalgalara bakarken anlatmaya devam ettim.

   “Basit bir kavram. Bu dünyadaki Shin Yoosung’un tüm geçmişini tek bir film şeridi olarak düşün.”

   “Film şeridi… Yani filmlerdeki gibi mi?”

   “Evet.”

   “Paralel evren teorisi gibi mi? Film, alternatif geçmişleri simgeliyor?”

Başımı salladım.

   “Bu dünyadaki Yoosung’u ‘Film Şeridi No. 1’ olarak düşünürsek, doğal olarak diğer dünya çizgilerinde sayısız başka film şeridi de var olur. Film Şeridi No. 2 olabilir, hatta Film Şeridi No. 41 bile.”

   “Dünya çizgisi kadar şerit var yani.”

   “Aynen öyle. Şimdi düşün, o şeritlerden biri, ön kısmı kopmuş bir şekilde, bir şekilde Film Şeridi No. 1’in sonuna eklenmiş olsun. Film oynatılırsa ne olur sence?”

Yoo Sangah derin bir şekilde düşünmek için durakladı.

   “Sahne birdenbire değişir… Bekle. Yani, iki hikâye birbirini etkileyemez mi?”

   “Doğru.”

   “Ah… Yani, şu anki Yoosung o durumda. Film Şeridi No. 1 bizim Yoosung ise, Film Şeridi No. 41 Yoosung’un felaket versiyonu. Ama geçmişleri tamamen bağımsız olduğu için, bizim Yoosung’da yapılan değişiklikler felaket versiyonunu etkilemez…”

Beklendiği gibi, Yoo Sangah kavramı hızla anladı.

   “Ama hâlâ aklıma takılan bir şey var. Şu anki Yoosung ölürse, felaket hâlâ var olmaya devam etmez mi?”

   “İçerikler birbirini etkileyemese de, iki bant hâlâ ‘bağlantılı’dır.”

   “…Ne demek istiyorsun?”

   “Ön bantta bir yangın çıksa, ne olur?”

Yoo Sangah hafif bir nefes aldı.

   “Arka bant da… yanar.”

Kesinlikle. İki dünya çizgisi zorla bağlı olduğundan, bizim Yoosung’ un ölümü felaket versiyonunun da ölümüne yol açardı.

Ancak, şu anki Yoosung’da yapılan değişiklikler felaketi aniden değiştirmezdi. Bu belirsiz paradoks, bu özel felaketin özünü oluşturuyordu.

   “Dokja-ssi, gerçekten çok şey biliyorsun. Paralel evren teorilerini duymuştum, ama bunu bilmiyordum.”

Utangaç bir şekilde başımı salladım. Tabii ki bilmezdi. Sonuçta bu, Hayatta Kalma’nın Üç Yolu’nun yazarı tarafından uydurulmuş bir teoriydi. Ve daha önce söylediğim gibi, bu hikâyenin pek iyi gitmemesinin bir sebebi vardı.

     * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * 

Kısa bir süre sonra, hafif bir sürtünme sesiyle Han Nehri’nin köpüklü dalgaları duruldu. Nihayet karşı kıyıya ulaşmıştık.

Kraliçe Mirabad bizi nazikçe yere indirdi ve ardından nehre doğru kayboldu.

Ancak o zaman Yoosung’un üzerindeki gerginliğin azaldığını fark ettim. Sanki ruhu bedeninden çıkıyormuş gibi derin bir iç çekişle nefes verdi.

   “İyi iş çıkardın.”

   “Evet.”

Yoosung tuhaf bir şekilde kızarmıştı. Övgü almaktan memnun gibi görünüyordu. Sonuçta ona bu tür sözleri söyleyecek kimse kalmamıştı.

Tam o sırada, Yongsan Bölgesi’ndeki binalardan tehditkar bir düşmanlık yayıldığını hissettim.
Yapılar arasında devasa bir gölge, ardından devasa bir yeşil orak göründü.

…Dev bir peygamberdevesi mi?

Hükümdar seviyesindeki böceğin üzerinde, bana bakmakta olan çocuklar duruyordu.

   “Dokja hyung?”

Çapraz şapka takan Lee Gilyoung ile kulaklık takmış Han Donghoon, peygamberdevesinin üzerinde duruyordu. Gilyoung, canavarın üzerinden hızlı bir şekilde kayarak doğrudan kollarıma doğru atıldı.

Yakaladığımda şapkası düşmüş, kısa ve sert saçları ortaya çıkmıştı.

Birbirimizi en son gördüğümüzden beri tam bir hafta geçmişti.

Vvrrrrrr.

Hafif bir vızıltı sesiyle birlikte telefonuma baktım. Han Donghoon’dan bir mesaj gelmişti.

   ―Tekrar görüşmek güzel, hyung.

   “Görüşmeyeli bayağı oldu. Artık sesli konuşamaz mıyız?”

   ―İstemiyorum.

      * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * 

Gilyoung ve Yoosung hemen tuhaf bir şekilde karşı karşıya geldiler. Gilyoung’un saçları anten gibi seğirirken, Yoosung’un ince tüyleri diken diken olmuş, düşmanlıkla dolup taşmıştı.

   “Ahjussi, şu çocuk sürekli bana bakıyor.”

   “Hyung, bu kız kim?”

İki benzer tip birbirini hemen fark etmiş gibiydi. Biri Yaratık Efendisi, diğeri… Böcek Efendisi. Anlaşırlar mıydı? Kim bilir?

Gilyoung’a döndüm.

   “Heewon-ssi’yi bulabildiniz mi?”

   “Hayır. Ama nerede olduğunu sanırım biliyorum. Onu takip etmesi için birkaç böcek gönderdim. Şu anda Kuzeyde.”

Kuzey, Gezginler Kralı’nın bölgesini demekti. Belki de Jung Heewon onlarla temasa geçmişti.

   “Senin geleceğini bile biliyordum, hyung. Bir sürü su böceği göndermiştim.”

Bunu söyleyince, Gilyoung’un üzerinde eskisinden daha fazla böceğin tünemiş olduğunu fark ettim.

Önceden sadece hamamböcekleri varken, şimdi diğer türler de eklenmişti. Shin Yoosung belirgin bir tiksintiyle burnunu buruşturdu.

Grubun yeteneklerini kontrol ettikten sonra bir karar verdim.

   “Kalan iki gün boyunca burada kalacağız. Yeteneklerinizi mümkün olduğunca geliştirmeye odaklanın. Fazla zamanınız olursa, jeton toplayın ve genel statlarınızı maksimuma çıkarmak için kullanın. Ve… Yoo Sangah-ssi.”

   “Evet.”

   “Ailenle iletişime geçtin mi?”

Ailesinden söz edilince, Yoo Sangah’ın yüzü ciddi bir şekilde asıldı.

Beklendiği gibi, henüz onlara ulaşamamıştı.

   “Donghoon.”

Han Donghoon sessizce başını salladı. O, kubbe dışı iletişim kurmayı sağlayan ‘Geniş Alan İnterneti’ yeteneğine sahipti.

Birkaç saniye sonra, Yoo Sangah’ın akıllı telefonu titredi: internete bağlanmıştı. Ekranı inanamayan gözlerle izleyen Yoo Sangah, gözleri dolu bir şekilde bana baktı.

Başımı salladım ve konuştum.

   “Durum hakkında onlara bilgi ver. Bu senaryo sona erdiğinde, Seul dışındaki bölgeler de güvenli olmayacak.”

   “…Ne olacak ki?”

   “Ne olacağını bilemeyeceğimizden, onlara her şeye hazırlıklı olmalarını söyle. Şu anlık onlar için yapabileceğin tek şey bu.”

   “Dokja-ssi, sen kimseyle iletişime geçmeyecek misin?”

   “İhtiyacım yok.”

   “Ama—”

   “Ailem zaten Seul’de.”

   “Seul’de mi? O zaman...”

   “O, iyidir.”

Sessizce kuzeye doğru baktım. Sanki beni bekliyormuş gibi, sistem mesajı belirdi.

   [Birisi, Kuzeydeki ‘Su Felaketi’ni etkisiz hâle getirdi.]

Görünüşe göre Gezginlerin Kralı, görevini başarıyla tamamlamıştı.

Şimdi geriye sadece son felaket kalmıştı: Sellerin Felaketi.

      * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * 

「Hava, göz kamaştırıcı bir kılıç ışığıyla yarılıyordu; tiz bir dizi ses eşliğinde, birkaç saniye içinde etraf onlarca kesikle doldu. Heewon’un gözlerinde yanan hayaletimsi aura, iki kılıcı da durduğunda odaklanmış ve keskinleşmişti.

   “Bu kadar antrenman yeterli olmalı.”

Kılıçlarını titizlikle inceleyen Heewon, memnuniyetle gülümsedi. Karşısındaki orta yaşlı kadın ise sakince karşılık verdi.

   “Jeon Woochi’nin kılıç ustalığı gerçekten olağanüstü.”

   “Senin kılıç ustalığın da dikkate değer. Bir sponsorun olduğunda, belki de artık sana ayak uyduramayabilirim.”

   “Onur duydum.”

Heewon, soluk mavi hapishane üniformasına baktı. Geçtiğimiz hafta boyunca bu insanlara çok şey borçluydu; dünyanın tüm zamanına sahip olsa bile kolay kolay ödeyemeyeceği bir borçtu bu. Orta yaşlı kadın sordu.

   “Gerçekten grubumuza, <Yeni Dalga¹>ya katılmayacak mısın? Kral bunu duyarsa çok sevinirdi.”

   “Üzgünüm, ama beni bekleyen yoldaşlarım var.”

Heewon, yanağını kaşıyarak utangaç bir şekilde özür diledi; sesi samimiydi. Yoldaşlarının kim olduğunu bilen kadın, hüzünlü ama anlayışlı bir gülümseme takındı.

   “Umarım onlar için ne kadar çile çektiğini bilirler.”

   “Biliyorlar.”

Heewon, hafifçe somurtarak gökyüzüne baktı.

   “Bahse girerim, şu an bile beni izliyorlardır.”」


Dürüst olmak gerekirse, artık gerçek ‘Her Şeyi Bilen Okuyucunun’ kim olduğunu ayırt edemiyordum.

Her neyse, Heewon istikrarlı bir şekilde gelişiyor gibiydi. Aslında, orijinal hikâyede pek ön plana çıkmamış bir karakter olduğu için onu merak ediyordum, ve ilerleyişini görmek, yaptığım seçimlerin yanlış olmadığını kanıtlamıştı.

Her Şeyi Bilen Okuyucunun Bakış Açısı’na geçerek diğer bakış açılarını taradım.

Ne yazık ki, sadece birkaç sahne mevcuttu.
Hmm? Bu da ne?

Manzara kısa bir süre titreşti ve ardından çok tanıdık bir yüz belirdi.

…Ben miydim bu?

Bir dakika. O çocuklar…

   「“Hey, sen.”

Gilyoung’un sesi keskin ve düşmancaydı.

   “Hâlâ uyarıyorken hyung’dan uzak dur.”

Yanımdan ayrılmayan Yoosung ise umursamaz bir şekilde karşılık verdi.

   “Durmazsam ne olur?”

   “Bitli Köpek...”

   “Konuşma lan benimle, Boklu böcek çocuk.”

Gilyoung bir an tereddüt etti. Başındaki hamamböcekleri ve su böcekleri tehditkar bir şekilde kıpırdadı. Sakinliğini toparlayan Gilyoung karşılık verdi.

   “Hyung senin gibilerden hoşlanmaz.”

  “Ahjussi’nin kimi sevdiğini biliyorum bir kere.”

   “…Kimi sevdiğini biliyor musun? Kimmiş?”

   “Bi’ Unni işte. Yani...”

Gilyoung sırıttı.

   “Galiba haberin yok—”」

Tam sohbet ilginçleşmişken, gözlerimi açtım.
Hızla etrafa bakındım, Yoosung ve Gilyoung’un birbirine yaslanmış şekilde uyuduğunu gördüm.
…Acaba sadece bir rüya mıydı?

   “Dokja-ssi, bir şey mi oldu?”

Nöbet tutan Yoo Sangah sordu. Hafifçe başımı salladım.

Muhtemelen sadece bir rüyaydı.

Yeniden uzandığımda, kulağıma hafif bir fısıltı ulaştı.

  “Hey, böcek. Az önce Ahjussi’ye mi sarıldın?”

   “…Sarılırım, sana ne?”

   “Bebek misin sen?”

Demek ki, rüya değildi.

   “Çocuklar, artık uyuma zamanı.”

Yoo Sangah’ın sesiyle tekrar sessizlik çöktü, ardından belli belirsiz horlama sesleri duyuldu.

     * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * 

Kalan iki gün göz açıp kapayıncaya kadar geçti.

   [Yan senaryo – ‘Hayatta Kalma Aktiviteleri’ sona erdi.]

Sistem mesajını duyan herkes ayağa kalktı ve hazırlıklarını yaptı. Hem uzun hem de kısa bir senaryoydu.

Birden Bihyung’dan bir mesaj geldi.

   ―9.421.

Rastgele bir sayı. Ardından başka bir mesaj daha.

   ―9.513.

‘Ne yapıyorsun?’

―Sence? 9.611.

Ah, doğru. Hedefim 10.000 aboneye ulaşmaktı.

   [Kore Yarımadası’nı destekleyen takımyıldızları, artan abone sayısı karşısında gergin.]

Bihyung’a döndüm.

   ‘Hallettin mi?

   ―…Denedim ama işe yarayıp yaramayacağından emin değilim. Hadi bakalım. 9.781.

Gökyüzünde girdap gibi dönen Büyük Boşluk uğursuz bir hava yayıyordu. Aralıklı gök gürültüleri duyuldu ve çatırdayan bir sesle orta seviye bir dokkaebi belirdi.

   [Beklettiğim için kusura bakmayın.]

Orta seviye dokkaebi yorgun görünüyordu; sanki Büro onu bayağı yıpratmıştı.

   [Hayatta kalma aktivitelerinden keyif aldınız mı? Nihayet, beklediğiniz ana senaryo geldi çattı. Bazı aksaklıklar nedeniyle takvimde değişiklikleri oldu ama… neyse, sizi temin ederim ki bu senaryo beklediğinize değecek.]

Dokkaebi, hoşnutsuz bir ifadeyle bizi süzdü.

   [Şimdiye kadar beş felaketten dördünü hallettiğinizi duydum. Çabalarınız takdire şayan. Ancak şunu söyleyeyim: son felakete kıyasla diğerleri çocuk oyuncağıydı.]

Sözleri hiç de abartılı değildi. Önceki felaketler birleşseler bile, Seller Felaketi’nin yanında hiçbir şeylerdi.

Herkesin yüzü korku ile dondu.

   [Bu senaryonun başarıya ulaşıp ulaşmaması, şimdiye kadarki tüm çabalarınızın boşa gidip gitmeyeceğini ya da her şeyin burada sona erip ermeyeceğini belirleyecek. Açık konuşayım, yok olma ihtimaliniz %90. Ama neyse ki, hâlinize acıyanlar da var.]

Yumruklarımı sıktım. Nihayet başlıyordu.

Beşinci senaryodan önceki son etkinlik.

   [Hadi o zaman, ikinci sponsor seçimine başlayalım.]

*¹Nouvelle Vague (Yeni Dalga): 1950–60’larda ortaya çıkan ve klasik sinema kurallarını reddeden bir Fransız film akımıdır; gerçek mekân çekimleri, doğal ışık, özgür kamera kullanımı ve karakterlerin iç dünyasına odaklanan anlatımıyla sinemada “yeni bir dalga” yaratmayı amaçlamıştır.



Çeviri: Sansanson
Son Kontrol:Hono

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

98   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   100