Kael içinden gülümsedi. Güç vardı. Zaman vardı. Ve artık… sermaye de oluşmaya başlamıştı.
—————————————————————
...
Beş gün daha geçmişti ve sonunda Kael ile diğerleri, Velathar Galaksisi içindeki, ismiyle aynı olan Velathar gezegenine varmışlardı.
Bu gezegen, Ocsilaus’tan tam 250 kat daha büyüktü, bu da eski hayatımdaki Dünyadan 1.250 kat büyük olduğu anlamına geliyordu.
Ekvator çevresi, Dünya’nın yaklaşık 10,7 katı, yani ≈425.000 km, ve yüzey alanı, Dünya’nın 115 katı, yaklaşık 58,4 milyar km² civarındaydı.
Velathar’daki mana kalitesi ise, Ocsilaus’a kıyasla en az 20 kat daha yüksekti.
Ve hislerimi yanıltabilecek bir unsur yoksa, burada en az 100 Antik Kademe yetiştirici, 25 Aşkın Kademe, 10 Nihai Kademe ve 3 İlahi Kademe yetiştirici bulunuyordu.
Kısacası, burada beni kolayca alt edebilecek çok sayıda kişi vardı.
Syr: >“Vay canınaa! Ne kadar da büyük ve güzel bir gezegen.”
Syr haklıydı. Velathar gerçekten de olağanüstü güzeldi. Daha önce gördüğüm gezegenler de güzeldi, ama onlar “güzel” ise, bu gezegen harikaydı.
Kael: >“Gerçekten haklısın Syr, gezegen oldukça güzel… ama sizin güzelliğiniz buna hiçbir zaman yaklaşamaz, kızlar.”
Sonra bakışını Henry’ye çevirdim: “Ve Henry, şimdi ne yapacağız? Bizi öylece gezegene alacaklarını sanmıyorum, değil mi?”
Henry sakin bir şekilde cevapladı: >“Haklısın, gerçekten bizi hızlıca içeri almazlar. Ama ben ve Genç Leydi Aenwyn burada olduğumuz için, bizi direkt olarak Moonlight ailesinin bulunduğu şehre yönlendirecekler.”
Syr biraz sessizleşti.
Kael: >“Endişeli misin, Syr? Aileni ilk defa göreceğin için.”
Syr hafifçe başını eğdi: >“Evet… biraz endişeliyim. Sonuçta bu, benim gerçek ailemle ilk görüşmem olacak.”
Nimara ve Celeste, sıcak bir şekilde ona destek oldu: >“Merak etme Syr, ailen oldukça nazik ve hoşgörülü kişiler.”
Kael hafifçe gülümseyerek ekledi: >“Nimara ve Celeste haklı Syr. Rahat ol. Sonuçta burada seninle birlikteyiz. İstemediğimiz bir durum olsa bile, üstesinden hep birlikte gelebiliriz.”
Gezegene yaklaşırken, Gizemli Kademe birkaç kişi gemimize yaklaştı. Ama bizim gemimizi tanıdıkları için, herhangi bir engel çıkarmadılar ve geçmemize izin verdiler.
Daha sonra en yakın şehre rapor vermek için indik. Henry önde yürürken, biz arkada etrafı gözlemliyorduk; yalnızca ben ve Syr bunu yapıyorduk.
Nimara, Elaria ve Celeste, buraları oldukça iyi biliyorlardı, bu yüzden onlar etrafa bakmakla zaman kaybetmedi.
Birkaç dakika boyunca karmaşık bir yol kat ettikten sonra, sonunda Henry’nin yönlendirmesiyle hepimiz bir odaya girdik.
Henry: >“Lorien Faelith, uzun zaman oldu. Hayat nasıl gidiyor?”
Karşısında oturan, hem Antik Kademe hem de önemli biri olduğu hemen belli olan kişiye sordu bu soruyu.
Lorien: >“Gerçekten uzun zaman oldu, Henry. Ama neden buradasın? Senin, Leydi Aenwyn Moonlight’ı gözetlemen gerekmez miydi?”
Henry sakin bir şekilde yanıtladı: >“Genç leydi, Gümüş Kademeyi geç, çoktan Altın Kademe’ye ulaştı, Lorien.”
Lorien gözlerini açtı, şaşkın bir tonla: “Ne? Ama Leydi daha 10 yaşında değil miydi? Gerçi, yakın zamanda 11 yaşına girmişti…”
Henry bunu söyledikten sonra, Lorien ne kadar şaşırmış olsa da, yine de arkamdaki üç kişinin seviyelerini kontrol etti.
Ama bunu yaptıktan sonra ağzı bir an için açık kaldı.
Lorien: >“Ne… NE?! Yanlış hatırlamıyorsam, arkandaki dört kızdan üçü Nimara Moonstar, Celeste Moonstar ve Elaria Moonstar’dı, ama ikisinin Obsidyen Kademe ve diğerininde Elmas Kademe olmadığından eminim.
Ve Altın Kademenin “zirvesinde” olan kişi ise söylediğine göre Leydi Aenwyn olmalı. Ama bu… nasıl mümkün olabilir??
Birinin sadece birkaç yıl içinde Gümüş veya Altın Kademeden Obsidyen Kademeye ulaşması… tamamiyle imkânsız!”
Henry alaycı bir şekilde başını salladı: >“Haa… arkamdaki en güçlü kişiyi fark edemedin bile.”
Bunu söyledikten sonra Lorien kaşlarını çatarak bana doğru baktı.
Lorien: >“Bana Gümüş Kademe bir veledin… nasıl en güçlü olduğunu söylersin Henry? Belki Nimara ve Elaria’nın birkaç yıl içinde Obsidyen Kademe olabileceğine inanabilirim, ama… bu tamamiyle imkânsız.”
Henry gözlerini bana dikti, sanki kendimi kanıtlamamı istiyormuş gibi.
Ben ise hiç tereddüt etmeden, auramı bastırmadan açtım.
>“Merhaba, ben ‘tamamiyle imkânsızım,’” dedim gülerek.
Auramı serbest bıraktığımda ortaya çıkan baskı, bir Antik Kademeyi bile hafifçe titretmeye yetti.
Sonuçta, şu anki sadece mana miktarım bile 3. Uyanışta, 35 Milyar Zeka seviyesine eşdeğer bir güce sahipti.
Ve manamın kalitesi, normalden 25 kat daha fazla olduğu için, saldığım aura Antik hatta Aşkın Kademeye bile rahatça tehdit oluyordu.
Tüm gücümü açsaydım… bu, Nihai Kademe ile baş başa savaşabilecek bir seviyeye gelirdi.
Tabii eğer beni ani bir şekilde yok etmeye kalkmazlarsa.
Auramı birkaç saniye serbest bıraktıktan sonra, hızla yeniden bastırdım.
O anda geriye, hayatın anlamını ve evrendeki olasılıkları düşünen bir Lorien kaldı.
Birkaç saniye boyunca boş boş bana baktı, ardından derin bir nefes aldı ve gözlerini tekrar Henry’ye çevirdi.
Lorien hafifçe başını salladı: >“..Her neyse, Antik Kademe olmanı kutlarım. Efsanevi Kademeden hızla Antik Kademe’ye geçişini sorgulamayacağım. Sonuçta karşımda… imkansız bir canavar var.”
Bunu duyunca, kızlar ve Henry kıkırdadılar.
Ben ise hafif bir kibirle burnumu kaldırdım ve dik durdum.
Lorien devam etti: >“Her neyse, Leydi Aenwyn’in üzerinde hâlâ bir ilüzyon büyüsü olmalı…”
Ofisindeki çekmecelerden, sıvı benzeri bir madde çıkardı ve Henry’ye doğru fırlattı: “..Henry, zaten yapman gerekenleri biliyorsun. Beni daha fazla rahatsız etme. Bugün daha fazlasını kaldıramam.”
Henry gülümseyerek yanıtladı: >“Merak etme Lorien, kendine iyi bak. Görüşürüz.”
Dışarı çıktılar ve biz gemimize geri döndük. Henry, elindeki şişeyi gemideki bir iğneye doldurdu ve bunu Syr’e enjekte etti.
Syr ve biz ne olduğunu sorsak da, Henry hiçbir şey söylemedi.
Gerçi az önce Lorien, “İlizyon Büyüsü” hakkında bir şeyler belirtmişti.
Büyük ihtimalle diğerleri, Syr’i hâlâ benim gördüğümden farklı görüyorlardı.
İlizyonun tam olarak nasıl işlediğini anlamasam da… açıkçası pek umurumda değildi.
Henry sıvıyı Syr’e enjekte ettikten kısa bir süre sonra, Syr’den hafif dumanlar yükselmeye başladı.
Sonrasında ise… hâlâ aynıydı.
Tabii ki bu büyük ihtimalle sadece benim için geçerliydi.
Diğer kızlar biraz şaşırmıştı. Ne kadar gördükleri kişinin “gerçek” Syr olmadığını bilseler de, Syr’in daha da güzel olacağını tahmin etmemişlerdi.
Hemen bir tehdit hissi oluştu ve üçü de hızla başlarını bana çevirdi.
Ben bunu fark edince kaşlarımı kaldırdım ve onlara baktım: >“..Yüzümde bir şey mi var?”
Üçü de aynı anda şaşkın bir ifade takındı.
Ardından Syr yanlarına doğru yaklaştı.
Elaria nazikçe sordu: >“Hey, Syr… nasıl hissediyorsun? Ağrı veya başka bir şey var mı?”
Syr hafifçe gülümsedi: >“Doğrusu… hiçbir şekilde farklı hissetmiyorum.”
Kızlar, Syr’in söylediklerini duyduktan sonra gözle görülür şekilde rahatladılar. Ardından sohbet doğal bir şekilde Syr’in güzelliğine kaydı.
Celeste gülümseyerek: >“Bahsetmeden geçmeyelim… düşündüğümden bile daha güzelmişsin, Syr.”
Syr hafifçe gülümsedi: >“Haha, nazik oluyorsun. Beni övmene gerek yok.”
Celeste başını iki yana salladı: >“Hayır, ciddiyim! Gerçekten çok güzelsin…” Sonra sesini biraz alçalttı ve yarı şaka, yarı ciddi ekledi: “Artık hepimizden biraz daha öndesin.”
Bu sözlerden sonra kızlar kendi aralarında gülüşerek konuşmaya devam ettiler. Ben ise sessizce onları dinledim.
Yol boyunca sohbet sürerken, birkaç dakika içinde Moonlight ailesinin bulunduğu, aynı zamanda gezegenin başkenti olan şehre vardık.
Şehrin adı söylenmeden bile, ağırlığı hissediliyordu.
Teknoloji inanılmaz derecede ileriydi; hava araçları, enerji akımları ve görünmez savunma ağları her yerde hissediliyordu.
Ama buna rağmen şehir soğuk ya da yapay değildi.
Binalar; sanat eserlerini andıran, rahat, geniş ve çoğunlukla tek katlı evler veya malikanelerden oluşuyordu.
Her şey estetik, düzenli ve huzurluydu. Sadece bir yapı bu uyumdan ayrılıyordu. Moonlight ailesinin binası. Bir “saray” ya da “konak” demek yetersiz kalırdı.
Bu, kelimenin tam anlamıyla bir kaleydi. Ama kaba değil; asil, zarif ve ezici bir ihtişama sahipti. Durup baktım.
Kael: >“Burası… gerçekten etkileyici derecede güzel.”
Nimara gururlu ama sakin bir ifadeyle konuştu: >“Sonuçta burası, evrendeki en güçlü ailenin, Moonlight ailesinin merkezi.” “Etkileyici olmaması garip olurdu.”
Kael: >“Sanırım haklısın…”
Uzun ve geniş koridorlarda ilerlerken birkaç dakika daha geçti. Koridorların kendisi bile sıradan değildi; duvarlarda mana akışını yönlendiren ince desenler, zeminde neredeyse hissedilmeyen bir güç dolaşıyordu.
Ve sonunda… Devasa bir kapının önünde durduk.
Kapının iki yanında, dimdik duran iki Antik Kademe yetiştirici vardı. İşte o an, hedefe ulaştığımızı anladım.
Nimara’ya hafifçe yaklaşıp fısıldadım: >“Hey Nimara… eğilmem ya da diz çökmem falan gerekiyor mu?”
Nimara kısa bir an düşündü ve kıkırdayarak cevap verdi: >“Hmm… evet.” “Sonuçta bir kral ve kraliçe ile görüşüyorsun. Bu bir zorunluluk değil ama… saygıdır.”
Kael: >“İyi… peki.”
Kapının önünde durduğumuzda, iki Antik Kademe uzman aynı anda hareket etti.
Kapıyı açtılar ve içeriye doğru hafifçe eğilerek bizi takdim ettiler.
Biz de içeri adım attık.
Ve söylemem gerekir ki…
İçerisi gerçekten muhteşemdi.
Duvarlardaki zarif desenler, mekâna yayılan yumuşak mana, her köşeye yerleştirilmiş ama asla göze batmayan dekorlar… Her şey olması gerektiği gibiydi.
Ne fazla gösterişli, ne de sade.
Tam anlamıyla kraliyet ailesine uygun bir yer.
Ve… karşımızda duran iki kişi, büyük ihtimalle Syr’in ailesi olan bu figürler… beklediğimden bile daha otoriter ve daha güçlü görünüyorlardı.
Zaten erkek olan—Velathar’ın Kralı—evrende sayılı bulunan, ve Velathar’da 3 tane olan, İlahi Kademe yetiştiriciden biriydi. Yanındaki kadın ise İlahi’nin yalnızca bir kademe altı, yani Nihai Kademe.
Ama güçlerinden bağımsız olarak bile, tek bir bakış yeterliydi.
Evet… Gerçekten Syr’in ailesi oldukları belliydi.
İkisinin de dış görünüşü standartların çok üzerindeydi; keskin ama zarif yüz hatları, doğal bir asalet ve baskı yayıyordu. Ve en önemlisi… yüz hatları Syr’inkine fazlasıyla benziyordu.
Kral ve Kraliçe’nin önüne yaklaştığımızda, Henry durdu. Ben de refleks olarak durdum.
Nimara’nın söylediği gibi, saygımı göstermek için başımı öne doğru eğdim.
Kael: >“…”
…
Bir saniye.
Etraf… fazla mı sessizdi?
İçime garip bir his düştü.
Başımı hafifçe kaldırıp etrafa baktığımda ise gerçeği fark ettim.
Ben… kandırılmıştım.
Herkes dimdik duruyordu. Henry. Kızlar. Hatta Syr bile.
Ve Nimara’ya baktığımda… Yüz ifadesi her şeyi açıklıyordu.
Nimara: >“(ФωФ)”
…
Bu yüz, kesinlikle masum bir yüz değildi.
Kael: >“( ;`Д´)”
…
Bir an bile kaybetmeden başımı kaldırdım ve diğerleri gibi dimdik durdum. Sanki az önce hiçbir şey olmamış gibi.
Birkaç saniye boyunca tuhaf, ağır ve neredeyse ezici bir sessizlik çöktü ortama.
Sonra…
Kral—Syr’in babası—nihayet konuştu.
Sesi yüksek değildi.
Ama taşıdığı otorite, salonun her köşesine ulaştı.
>“Hoş geldin, küçük Henry…”
Bakışları kısa bir an Syr’de durdu. Sonra devam etti.
“…ve benim kızım, Aenwyn.”
O anda, odadaki atmosfer değişti.
Syr, hiçbir şey söylemeden orada… öylece duruyordu. Bu, ailesi ile ilk defa tanıştığı için mi yoksa utandığı için mi bilmiyordum ama bu şekilde devam etmesine izin veremezdim.
Bu yüzden Henry’ye doğru baktım ve bir şeyler söylemesini ima ettim. O da beni anlayıp başını hafifçe sallayarak onayladı.
Henry: >“Size takdimlerimi sunarım, Kral Aurelion Moonlight ve Kraliçe Selvaria Moonlight.
Kızınız, testleri uzun zaman önce geçerek Gümüş Kademe’ye yükselmişti. Ancak kendi isteği doğrultusunda bir süre daha Ocsilaus gezegeninde kalmayı tercih etti.
Bugün burada bulunmamızın nedeni ise, her 100 yılda bir düzenlenen ‘Dahiler Turnuvası’na katılmak.”
Aurelion: >“Hmm…”
Kralın bakışları Syr’e, ardından tekrar Henry’ye kaydı.
“Bana kızımın bu turnuvaya katılmak istediğini mi söylüyorsun?”
Henry: >“Hayır, majesteleri. Katılımcı arka—”
Aurelion, Henry’nin sözünü kesti.
Aurelion: >“Arkandaki üç kızın güçleri oldukça yüksek. Yanılmıyorsam onlar Moonstar ailesinin dahileri olan Nimara Moonstar, Elaria Moonstar ve Celeste Moonstar olmalı.
Onlar için kota açabilirim. Teste girmelerine gerek kalmadan doğrudan turnuvaya katılabilirler. Sonuçta Obsidyen Kademe yetiştiriciler için test anlamsız olur.
Ama Elmas Kademe’nin zirvesinde olan kız, teste girmek zorunda.”
Henry: >“…”
Salonda kısa ama rahatsız edici bir sessizlik oluştu.
Aurelion: >“Hmm? Bir sorun mu var, küçük Henry?”
Henry: >“Majesteleri… düşünceleriniz için teşekkür ederim ancak—”
Bir an duraksadı.
“Turnuvaya katılacak olan kişi… arkamdaki Kael Oksileon adlı erkek olan kişi.”
Henry’nin sözleri bittiği anda, hem Kral Aurelion hem de Kraliçe Selvaria şaşkınlıkla bana baktılar.
Aurelion: >“…Küçük Henry.” Sesi ciddiydi, hatta biraz sertti. “Şaka mı yapıyorsun?”
Sonuçta ben…
Gümüş Kademe biriydim. 100 yılda bir düzenlenen Dahiler Turnuvası gibi bir etkinliğe katılmak istemem, dışarıdan bakıldığında tamamen saçmalık gibi görünüyordu.
…Hehe~
Henry: >“( ;T_T)
Henry sözlerine devam etmek üzereydi ama Kral Aurelion elini hafifçe kaldırarak onu durdurdu. Bu basit hareket bile salonu kaplayan baskının katlanarak artmasına yetti.
Aurelion: >“Gümüş Kademe bir yetiştiricinin, Dahiler Turnuvası’na katılmak istemesi… ya cesaretin ötesinde bir aptallık, ya da arkasında olağanüstü bir şey vardır.”
Bakışları doğrudan bana kilitlendi.
“Kael Oksileon… söyle bakalım, hangisisin?”
Heh.
İçimden hafifçe güldüm. Bir adım öne çıktım. Ne diz çöktüm, ne de geri adım attım. Sadece—doğru durdum.
Kael: >“Majesteleri, sizi ikna etmek için kelimelere ihtiyacım olduğunu sanmıyorum.”
Henry’nin, kızların ve hatta Syr’in bile nefesi fark edilmeden tutuldu.
Ve sonra—
Auramı saldım.
Tamamını değil. Ama kesinlikle “Gümüş Kademe” denilebilecek bir şey de değildi.
Mana baskısı, dalga dalga salonun içine yayıldı. Zemin titredi. Duvarlardaki kadim desenler hafifçe parladı.
Antik Kademe muhafızların gözbebekleri küçüldü; bazıları istemsizce bir adım geri attı.
Kraliçe Selvaria’nın gözleri ilk kez ciddiyetle açıldı.
Aurelion ise…
kaşlarını çattı.
Aurelion: “>…Bu aura—”
Tam o anda, auramın kalitesini hissetti.
Saflık. Yoğunluk. Ve normal manadan katbekat üstün bir yapı.
Ama yetmediğini hissettim.
Auramı yavaşça bastırdım.
Kael: >“Eğer bu da yeterli değilse…”
Sağ elimi kaldırdım.
Parmaklarımın ucunda, Ateş, Kaos ve Düzen elementleri aynı anda kıpırdandı.
Bu sefer büyük değildi. Yıkıcı da değildi.
Ama—
kusursuzdu. Avuç içimde, bir bilye büyüklüğünde Elemental Süpernova oluştu.
Zaman, o küre etrafında neredeyse durdu. Mana akışı kendi kendine spiral çiziyor, Kaos ve Düzen birbirini yok etmek yerine denge içinde dönüyordu.
Bu… teorik olarak bile imkansızdı. Kraliçe Selvaria ayağa kalktı.
Selvaria: “…Bu sıradan bir ateş topu değil.”
Sesi ilk kez titrekti.
“Bu… bir yıldız çekirdeği simülasyonu, ve oldukça fazla yıkım potansiyeline sahip bir silah.”
Aurelion’ın gözleri parladı. İlahi Kademe bir yetiştiricinin gözlerinde beliren o tanıdık ifade—
merak.
Ve az miktarda… heyecan.
Kael: >“Endişelenmeyin.” Avucumu kapattım. Mini Elemental Süpernova, tek bir iz bile bırakmadan dağıldı.
“Bunu burada patlatmayacağım.”
Salon birkaç saniye boyunca sessiz kaldı.
Sonra Aurelion derin bir nefes aldı.
Aurelion: >“…Henry.”
Henry hemen öne çıktı.
Henry: >“Majesteleri.”
Aurelion: >“Bu çocuk—”
Bakışlarını benden ayırmadan konuştu.
“—Gümüş Kademe değil.”
Kraliçe Selvaria başını yavaşça salladı.
Selvaria: >“Hayır… onun sadece çekirdeği Gümüş Kademede.”
Aurelion: >“Kael Oksileon.”
Ses tonu değişmişti. Artık sorgulayan değil—
kabul eden bir sesti.
“Dahiler Turnuvası’na katılım talebin… onaylandı, senin nasıl bir gösyeri sunacağını merakla bekliyorum.”
Salondaki muhafızlar aynı anda diz çöktü.
Syr’in gözleri bana çevrildi. Şaşkınlık, gurur ve açıklayamadığı bir duygu iç içeydi.
Aurelion son bir şey daha ekledi:
>“Ama şunu bil.”
Gülümsedi.
“Bu turnuvada… senin gibi ‘imkansız’ olanlardan başkaları da olacak.”
Heh.
Kael: >“Ne güzel.”
Gülümsemem biraz daha genişledi.
“O zaman… eğlenceli olacak.”
…Evet. Avucumda tuttuğum o mini Elemental Süpernova, benim için sadece yüzeydi.
Bunu yüksek sesle söylemedim. Ama düşünce, zihnimden berrak bir şekilde geçti.
Büyük ihtimalle… beni gerçekten zorlayabilecek fazla kişi yoktu.
En fazla… birkaç Konsept’i uç noktaya taşımış, belki imkânsızı zorlayarak Kanun Aşaması’na dokunmuş biri.
Gerçi— tam potansiyelimle karşıma çıksalar bile, bir Kanun’u rahatlıkla aşabileceğimi hissediyordum.
…büyük ihtimalle.
...
Yaptığım kısa gösterinin ardından, Kral Aurelion ve Kraliçe Selvaria’nın yüz ifadeleri açıkça değişmişti.
Ne temkin, ne şüphe.
İkisi de… memnun görünüyordu.
Aurelion hafifçe doğruldu.
Aurelion: >“Henry.”
Henry hemen öne çıktı.
“Sen burada kal.”
Henry tek kelime etmeden başını eğdi. Belli ki bunun nedenini sorgulamayacaktı.
Aurelion: >“Siz ise… bizimle gelin.”
Henry hariç hepimiz, Kral ve Kraliçe’yi takip ettik.
Koridorlar bu sefer daha sessizdi. Daha az muhafız, daha az resmi aura.
Birkaç dakikalık yürüyüşün ardından, geniş ama gösterişten uzak bir misafir odasına girdik.
İçeri adım attığımız anda fark ettim. İkisinin de yüzü… rahatlamıştı.
Sanki az önceki taht salonu, onlar için de bir tür “rol”dü.
Kapı kapandı.
Ve Selvaria’nın yaptığı ilk şey—
hiç tereddüt etmeden Syr’e doğru yürümek oldu.
Selvaria: >“…Aenwyn.”
Syr bir an donakaldı. Sonra— ilk kez, tamamen içgüdüsel bir refleksle—
annesi tarafından kucaklandı.
Selvaria onu sıkıca sardı. Ne İlahi, ne Nihai.
Sadece bir anne vardı.
Syr: >“…Anne…” Sesi çok hafifti. Ama yeterliydi.
Aurelion arkasını döndü, sanki onlara birkaç saniyelik bir mahremiyet tanımak ister gibi.
Sonra bize baktı.
Aurelion: >“Oturun.”
Elini rahat bir şekilde, odanın ortasındaki geniş kanepelere doğru uzattı.
>“...Lütfen.”
Ses tonu… az önceki baskıcı, mutlak otorite taşıyan sesten eser taşımıyordu.
Yerimize oturduğumuzda, Aurelion da karşıya geçti.
Selvaria, Syr’i bıraktı ama yanından ayrılmadı.
Aurelion hafifçe gülümsedi.
Aurelion: >“Resmiyet bitti.”
O an anladım.
Bu oda… sadece bir misafir odası değildi.
Burası, Moonlight ailesinin gerçek yüzünü gösterecekleri yerdi.
En azından öyle umuyordum. Sonuçta, “gelecekteki” kayınvalidemle kayınpederimin her daim ciddi, mesafeli ve baskıcı yüzlerle dolaşan insanlar olmasını pek de istemezdim.
Bakalım… aramızdaki konuşmalar nasıl şekillenecekti.
…
Birkaç dakika boyunca Aurelion, bizimle sakin bir sohbet sürdürdü. Sorular genel, tonlaması yumuşaktı. Ta ki konu yavaş yavaş bana gelene kadar.
Aurelion: >“Nimara, Elaria ve Celeste… sizi tanıyorum. Küçük Henry ile birlikte, kızımı korumanız için gönderdiğim kişilersiniz.”
Bakışlarını bana çevirdi.
“Peki sen… tam olarak kimsin, Kael?”
Sonunda. Beklediğim soru gelmişti.
Kael: >“Merhaba, kayınpederim~.”
Bu iki kelime ağzımdan döküldüğü anda— Nimara, Elaria ve Celeste bana şok olmuş ifadelerle baktılar. Gerçi birkaç saniye sonra kendilerini toparladılar, ama o ilk refleks yeterince açıklayıcıydı.
Aurelion ise…
Bana aynı yüz ifadesiyle bakmaya devam etti. Gözleri kapalıydı. Dudaklarında çok hafif bir gülümseme vardı.
Ama o gülümsemenin altında, bekleyen bir şey olduğu belliydi.
Birkaç saniye sonra, üzerime ince ama net bir baskı çöktü.
Aurelion: >“Yani diyorsun ki…”
Gözlerini açtı. “Sen, benim kızımla evlisin?!!”
Kael: >“…Ah.”
Başımı hafifçe yana eğdim.
“Üzgünüm, küçük bir detayı eklemeyi unutmuşum. Siz benim gelecekteki kayınpederimsiniz.”
Sonra omuz silktim. “Syr ile aramızdaki aşk ne kadar güçlü olursa olsun… ikimiz de hâlâ çocuğuz.”
Aurelion: >“…Çocuk?”
Kaşları hafifçe kalktı.
“Sen bir çocuğa benzemiyorsun.”
Bu sözleri duyduğum anda, hem benim yüzümde, hem kızların yüzünde, hatta arkada bizi dinleyen Syr’in yüzünde bile hafif bir gülümseme belirdi.
Kael: >“Bay Aurelion,” dedim, hafif alaycı bir tonla, “benim yetişkin olduğumu nereden çıkardığınızı gerçekten anlayamadım.”
Sonra gülümseyerek ekledim: “O kadar mı yaşlı görünüyorum~?”
Ama bu sefer…
Aurelion’ın kaşları çatıldı. Selvaria da, Syr’le konuşmayı bırakıp bize doğru baktı.
O an, Nimara araya girdi.
Nimara: >“Kael…”
Bana kısa bir bakış attı.
“O, dört yaşında. Hatta bir ay içinde beş yaşına girecek.”
…
Odadaki hava bir anlığına dondu.
Aurelion: >“…Peki.”
Sesi yavaş ve kontrollüydü.
“Ocsilaus’ta bir yıl… kaç gün sürüyor?”
Nimara: >“365 gün.”
(Yazar Notları: Günleri her yerde aynı yapmayı planlıyorum 1 gün = 24 saat 24 saat = 1.440 dakika)
Nimara’nın cevabından sonra—
Aurelion’ın gözleri belirgin şekilde açıldı. Selvaria ise ilk kez, gerçekten ne diyeceğini bilemez bir hâl aldı.
Sonuçta…
Bedenim yetişkin birine aitti. Hatta bazı açılardan, fazlasıyla gelişmişti.
Fiziksel özelliklerimden, yaşımı tahmin etmeleri zaten mümkün değildi.
Ama şimdi…
Karşılarında duran şeyin ne olduğu konusunda ilk kez ciddi şekilde tereddüt ediyorlardı.
...
•Tekpi Bırakmayı
•Yorum Atmayı, unutmayın!
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.