Elliott’ın da söylediği gibi, Rachel’a yemek verilmesi yasaklanmıştı. Kendisini silah zoruyla geri çekilmek zorunda bırakan o kadına karşı giriştiği bu eylem, elbette bir tür misillemeydi.
Ancak asıl amaç sadece taciz etmek değildi. Prens, bu durumu bir irade savaşına, bir dayanıklılık testine dönüştürmeye kararlıydı. Açlıkla zayıf düşen Rachel, eninde sonunda pes edecek ve başını öne eğmek zorunda kalacaktı.
Rachel’a yemek vermek yerine, gardiyan her gün hücresinin tam önünde karnını doyuracaktı. Aslında ona ayrılan o leziz hapishane yemeklerinin, gözünün önünde mideye indirilmesi... Rachel’ın açlığını körüklemek için tasarlanmış sinsi bir stratejiydi bu.
Rachel ne kadar olağanüstü biri olursa olsun, besin olmadan yaşayamazdı. Prens’e zaferi getirecek olan şey, açlık korkusuydu. Umudunu yitirmesi an meselesiydi. Elliott’ın kendine güveni tamdı.
♠
İşte bu yüzden...
Demir parmaklıkların önündeki masasına kurulan gardiyan, bizzat getirdiği yemeği yerken bir yandan da ballandıra ballandıra anlatıyordu.
“Vay be! Siz soylular için kara ekmeğin tadı bile bir başka oluyormuş! Dokusu yumuşacık, tadında en ufak bir ekşilik yok, üstelik mis gibi de taze kokuyor!“
Gardiyan, sanki beceriksiz bir gurme muhabiriymiş gibi tekdüze bir ses tonuyla menüyü yorumluyordu. Ancak bu kadarı bile, içeride kendi yemeğiyle uğraşan Rachel gibi bir soylu hanımefendi üzerinde etkili olmalıydı.
“Yulaf lapası güzel ama düşündüğüm gibi, süt tozu biraz eksik kalmış... Neyse ki içinde kuru üzümler var, o yüzden idare eder.“
“Ve şu ızgara tavuk göğsü! Soğumuş olsa da tadı içine tam oturmuş. Aiya aiya, bu bir mahkum için fazla lüks değil mi?“
“Konserve kutusunu açınca sesi çıkıyor ama benimki de oldukça lezzetli... Yine de şu kızarmış ördek, sosun içinde bekleye bekleye sertleşmiş. Eh, konserve gıdanın sınırı da bu sanırım.“
“.......Üstelik tatlı bile var! Hımm, bu portakal biraz ekşi ama yine de güzel!“
“Ah, şurupta bekletilmiş bu beyaz şeftali gayet iyi. Taze meyve tadı yok ama kendine has o tatlılığı da fena sayılmaz.“
Rachel, hücresine kurduğu katlanır masa ve sandalyede keyifle oturmuş, yanında getirdiği konserveleri yiyordu. Sessizleşen gardiyanla göz göze geldiğinde ise yüzünde tatlı bir tebessüm belirdi.
“Ne de olsa bunlar korunmuş gıda, tadı o kadar da muhteşem sayılmaz. Görünüşe bakılırsa Sayın Gardiyan, beni kıskandıracak kadar doyurucu bir öğün geçirmiş.“
“Hah hah ha! Madem kıskandın, o zaman bir an önce Prens’ten özür dile de... BEEEEEEKLLE BİR DAKİKAAAAA!“
Gardiyan yerinden fırlarken ayağını masaya çarptı. *Metal tepsi ve tabaklar taş zeminde şıngırdayarak etrafa saçıldı.* Gözleri hafifçe dolan gardiyan, demir parmaklıklara doğru bağırmaya başladı.
“Aklından geçmeyen şeyleri söyleme!“
“Aa, ama Sayın Gardiyan yemeğini o kadar iştahlı yiyordu ki, ben de ruhen size eşlik edip sohbet etmek istemiştim.“
“Tam bir soylu gibi, tek yeteneğin insanların sinirini bozmak mı senin!?“
“Ah, öğle menüsü müydü? O zaman Sayın Gardiyan’ın menüsüne göre bir düzenleme yapmayı düşünmem gerekecek.“
“Yeter! Ağzından sadece taciz mi çıkıyor senin!? Tacize tacizle karşılık verilir!“
“Ama bu hiç hoş değil! Soylular, aynı arenada dövüşmezler.“
“Adil dövüşüyormuş gibi yapıp, aslında suya sabuna dokunmadan başkalarına kirli işlerini yaptırıyorsunuz...“
“Şu an senin yaptığın iş de tam olarak bu değil mi?“
Ağzına geleni söyleyen bu soylu kadın karşısında gardiyan, öfkeyle parmağını ona doğrulttu.
“Bu yanına kalır mı sanıyorsun!? Sen, böyle ne kadar dayanabileceğini zannediyorsun!?“
“Ay, ne korkunç.“
“Yanında getirdiğin o konserveler elbet bir gün bitecek! Karnın acıkıp boyun eğdiğinde, Prens’in elinden tutacağını mı sanıyorsun!?“
Bağırmaya devam ederken... gardiyanın gözleri yavaşça hapishanenin bir köşesine yığılmış devasa sandık yığınına kaydı.
...bunlar, aylarca yetecek kadar mı yoksa...?
Gardiyanın raporunun ardından, “yemek şovu“ stratejisi mecburen rafa kaldırılmıştı.
“Lanet olsun! Lanet! Lanet olsuuuuun!“
O güzel Prens öfkesini kusuyor, yüzü başkalarına asla gösterilmemesi gereken bir çirkinlikle buruşuyordu. Burası başkalarının görebileceği bir yerdi; Şövalyelerin başı Sykes ve Dük’ün en büyük oğlu George derin bir nefes alıp birbirlerine baktılar. O sırada odada bulunacak kadar şanssız olan birkaç hizmetçi de duvar diplerine sinmiş, varlıklarını silmeye çalışıyorlardı.
Şimdilik, Rachel’ın dişli olduğu açıkça görülüyordu.
Prens Elliott ayağını yere vurmaya devam ediyordu ama tamamen beceriksiz olduğu için, yaşananlardan sonra ne yapacağını kestiremiyordu. Genelde açlık grevleri hapishane içinde yapılırdı ama o, çılgınca stoklanmış yiyecekler yüzünden kendi aç bırakma taktiklerinin etkisiz hale getirilmesi gibi tam tersi bir sorunla karşı karşıyaydı.
“Rachel... açlıktan ağlamak yerine, yemekleri daha lezzetli hale getirecek baharatlarla bizi taciz edecek!“
“Gardiyanın raporuna göre, menüsünde hala yer var gibi görünüyor...“
“Suyunu kesebilir miyiz!? Eğer özgürce su içemezse yapabileceği hiçbir şey kalmaz!“
“Bunu yapmak için su hattının geçtiği yolu parçalamamız gerekir. Ve eğer yanlış yaparsak, sarayın yarısı sular altında kalır.“
“Lanet olsuuuuun!“
Prens, Rachel’ın daha ilk karşı saldırısında çıldırmanın eşiğine gelmişti. Dayanıklılığı biraz zayıftı.
“Ne yapılmasını emredersiniz?“
Sykes’ın sorusuna cevabı tükürürcesine verdi.
“Yeter, ara sıra yapılan devriyeler dışında onu kendi haline bırakın! O adam sakarca üzerine giderse ona sadece eğlence çıkarmış olur!“
George, Prens’in alışılmadık derecede iyi düşünülmüş bir plan yaptığını düşündü... gerçi bunu asla sesli söylemezdi. Prens, şakağında zonklayan bir damarla George’a yaklaştı.
“George, Dük Ferguson’ı engelleyebilir misin?“
Aptallık döngüsü yeniden başlamıştı; George içinden başını iki yana salladı. Yine de ablasının Prens’in sinirlerini en azından bu kadar bozacağını tahmin etmişti.
“Her halükarda, şu an içerideki malları dışarı çıkarmamızın bir yolu yok. Eh, ne derse desin babam Dük’ün daha fazla destek sağlamamasını garanti edeceğim.“
“Hımm. Rachel bu hayata tek başına hazırlanabildi çünkü Dük’ün finansal gücü ve kaynakları kıyaslanamaz boyutta. Dük’ün engellendiğini ve evinin artık düşmanı olduğunu öğrendiğinde, Rachel kesinlikle cesaretini kaybedecektir. Bunu hallettiğinden emin ol.“
“Emredersiniz!“
Bu ikisinin hayal bile edemediği şey, Rachel’ın aslında Dük’ün kaynaklarını hiç kullanmamış ve tüm bunları kendi imkanlarıyla yapmış olmasıydı.
Elliott ve George için işleri daha da kötüleştiren, hiç beklemedikleri başka bir gerçek daha vardı: Dük ve eşi, ailenin varisi olan George’dan çoktan ümidi kesmişlerdi.
♠
Bunun üzerinden birkaç gün geçti.
Öğleden sonra gardiyan devriyesini atarken, Rachel alışılmadık bir hamle yaparak ona seslendi.
“Bay Gardiyan.“
“Hı? Ne var? Kafan biraz soğudu mu?“
“Aslında kafasını soğutması gerekenin Majesteleri olduğunu düşünüyorum.“
“.......Ne istiyorsun?“
Sanki hiçbir sıkıntı çekmiyormuş gibi görünen Rachel, elinde içinde kaşık olan güzel kokulu bir konserve tutuyordu. Görünüşe bakılırsa tam şu an tatlısını yiyordu.
“Bay Gardiyan, artık burada günde üç öğün yemiyor musunuz?“
“Ah, o plan iptal edildi. Sana zarar vermekten çok, seninle konuşurken ben aptal gibi görünüyordum.“
“Demek öyle.“
Rachel başını hafifçe yana eğip mahzun bir ifade takınırken oldukça sevimli görünüyordu.
“Tek başıma yemek yemek o kadar da tatmin edici değil.“
“Hoh... Küstahsın ama tatlı şeyler söyleyebiliyorsun.“
“Bay Gardiyan’ın ağlamaklı yüzünü görmeden kazandığımı hissedemiyorum ve yemek o kadar lezzetli gelmiyor.“
“Seni zorba! Sessizce kitabını oku!“
“Evet, tam olarak o!“
“Kapa çeneni!“
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.