Dövüşen Savaşçılar hamlelerinin ortasında donup, kaldı. Silahlar unutulmuş bir halde havada asılı kaldı. Adam Amca’nın hiddet dolu bedeni bile hareketsizleşti; Kan gölüne dönmüş elleri yanına düşerken, gözleri Kasab’ın omzunun üzerindeki bir noktaya kilitlendi.
İfadesi, kederden doğan delice bir öfkeden tamamen başka bir şeye dönüştü.
İnançsızlık ve Umut gibi bir şeye.
Kasap, bu ani sessizlik karşısında gözlerini kırpıştırdı ve kaşlarını çattı. Kendi duyuları bir an sonra duruma uyum sağladı ve arkasında daha önce orada olmayan bir Varoluş’u kaydetti. Bir sıcaklık. Bir ışık. Kendi vücudundaki Mana’nın içgüdüsel bir huzursuzlukla geri çekilmesine neden olan bir şey.
Görmek için arkasını döndüğünde...
Tamamen akıl almaz ve görkemli bir sahneyle karşılaştı.
Daha Düşük Varoluş’un cesedi yerden yükselmişti.
Zayıf bedeni, var olmaması gereken güçler tarafından havada tutularak, kanla ıslanmış toprağın birkaç santim üzerinde süzülüyordu. Kolları yanlarına cansızca sarkmıştı. Başını geriye atmıştı, karanlık saçları bilinçli bir ifade taşımayan bir yüzün üzerinden dökülüyordu.
Göğüs bölgesi kanlı ve paramparça görünüyordu; Kaba kumaşı yırtılmış, altındaki yıkımı gözler önüne sermişti. Et parçalanmıştı. Kaburgalar un ufak olmuştu. Yara, her türlü tanıma göre ölümcüldü; Hayati organların olması gereken yerde devasa bir delik vardı.
Ve buna rağmen...
Kalbinin olması gereken yerde, kör edici, mavi bir ateş ışığı parlıyordu.
Bu, Savaşçılar’ın bildiği o Mana Mavi’si değildi. Etin Uyanışı’na ulaşanları işaretleyen o Yılanvari Lifler değildi. Bu, çok daha kadim bir şeydi!
Öyle saf ve öyle eski bir Mavi ki, Renk Kavram’ının kendisinden bile önce var olmuş gibi görünüyordu.
Ateş, ağır hissettiriyordu.
Kasap, uzaktan bile bu ateşin boşluğa baskı yapan Ağırlığ’ını hissedebiliyordu; Sanki bu Alev, titreyen derinliklerinde dağların kütlesini taşıyordu.
Damian’ın kalbinin etrafında öfkeyle yanıyordu.
Ve Kasap fal taşı gibi açılmış gözlerle izlerken, imkansız olan gerçekleşti.
Yırtılmış et hareket etmeye başladı.
Kas Lifler’i aradaki boşluğu kapatmak için birbirine uzandı, İmkansız bir Hız’la kaynaştı. Parçalanmış kaburgalar tekrar hizaya girdi; Kemikler sanki hiç kırılmamış gibi birleşti. Deri, iyileşen yaranın üzerinde yokuş yukarı akan bir su gibi tırmandı ve Sonsuz’a dek açık kalması gereken yeri örttü.
Alevler, yaralı göğsü sanki sadece iyileştirmekten fazlasını yaparmışçasına sardı.
Sanki Arındırıyorlardı.
Bir amaçla, bir niyetle hareket ediyorlardı. Görünmez bir şeyi, insanın gözle göremediği bir şeyi yakıp, yok ettiler. Safsızlıklar’ı. Tıkanıklıklar’ı. Sadece Et ve Kemik’ten daha derine giden Hasarlar’ı.
Ve saniyeler sonra, bu Mavi Alevler görünüşe göre Damian’ın tüm vücuduna yayıldı.
Canlı Varoluşlar gibi uzuvları boyunca koştular, derisinin altına daldılar ve başka yerlerden çıktılar. Her zerresine dokundular, geçtikleri yerlerde soluk bir ışıltı bıraktılar. Alevler her yere ulaştıkça Damian’ın omurgası yay gibi gerildi. Parmak uçları, uzuvları arınırken, seğirdi.
Bir şey yakılıp, atılıyordu; Çok uzun zamandır kırık olan bir şey!
Damian işte o anda derin bir nefes verdi.
Bu ses, bir İlkel Canavar’ın toynakları altında ezildikten sonra uyanan bir adamın sesi gibiydi. Çaresiz bir nefes alma çabası. Şiddetli bir Bilince dönüş. Gözleri aniden açıldı ve kısa bir an için, hala formunun üzerinde dans eden mavi alevleri yansıttı.
Sonra havada süzülen bedeni tekrar yere çakıldı.
DÜM!
Bu ses, kuma ve taşa çarpan basit bir et çuvalının sesi değildi.
Daha ağır ve daha yoğundu.
Sanki yere inen şey, havaya yükselen şeyden daha ağırdı.
Çevrede mutlak bir sessizlik hakim oldu.
Her iki kabilenin Savaşçılar’ı da donup, kalmıştı; Hiçbirinin açıklayamayacağı bir şey karşısında çatışmaları unutulmuştu. Ağlayan sağ kalanlar kederlerini kesmişti. Rüzgar bile bu anı bozmak istemezcesine nefesini tutmuş gibiydi.
Damian’ın gözleri yeniden odaklanmıştı.
Zamanın bu anında, vücudunun son birkaç yıldaki herhangi bir andan tamamen farklı hissettiğini fark etti.
Hissedebiliyordu... Canlıydı.
WAA!
Etrafında öfkeyle yanan Mavi Alevler başladıkları hızla söndü. Göğsüne çekildiler, derisinin altına daldılar ve sanki hiç var olmamışlar gibi kayboldular. Taşıdıkları o ezici ağırlık da onlarla birlikte yok oldu; Geriye sadece sabah havasının sıradan ağırlığı kaldı.
Cild’ini bir kez daha hissetmek için göğsüne dokundu.
Kan yoktu.
Yara yoktu.
Parmakları yaranın olduğu, mızrağın onu yırtıp, geçtiği, kalbinin Mana yüklü taşla parçalandığı yeri takip etti. Hiçbir şey yoktu. Bir yara izi bile. Sadece yırtık pırtık sargılarının altındaki pürüzsüz deri vardı.
Doğrusu, tek kan kendi sargılarının üzerindeydi; Kaba kumaşı kızıla boyamıştı.
Ancak bundan daha fazlası, vücudunun İÇİNDE HİSSETTİĞİ şeydi.
Mana’nın fısıltılarını hissediyordu.
Yıllardır peşini bırakmayan o kuraklık ve ıssızlık hissi değildi bu. Hayati bir şeyin olması gereken yerdeki o boşluk değildi. Her kalp atışıyla yankılanan o Hiçlik değildi.
Taş Toprakları’nın can damarının etrafında aktığını hissedebiliyordu! İçinden geçtiğini. Ayaklarının altındaki toprakta, ciğerlerini dolduran havada, uzak dağın soluk parıltısında onu duyumsayabiliyordu. Ve sadece hissetmekten de öte...
Onu içine çekebiliyordu.
Yeniden canlı olabilirdi.
Bu duygunun, kendisinden çok uzun zaman önce alınmışken, tekrar deneyimlenmesi dehşet vericiydi. Sonunda onu tutabilecek olan ete sızan Mana’nın o tanıdık sıcaklığını. Gerçek Güc’ün Başlangıc’ını işaret eden algının Sınırlar’ındaki o karıncalanmayı.
Ancak her şeyin o kelimeyle bağlantılı olduğunu biliyordu.
Gerçi onu dışından bir kelime olarak söylemişti ama bu sadece bir harfti. Onu hatırlamaya çalıştıkça, Taş Toprakları’nın kendisinden bile eski hissettiren bir Dilde’ki bir Harf’in sadece bir parçası olduğunu daha iyi anlıyordu.
Primus Dil.
’Sebat-...’
Bunu sadece düşünmeye çalıştı ama sanki görkemli bir şeyi harekete geçirmek için bir kasını çekiyormuşçasına bir kuvvet hissetti. Göğsündeki Mavi Alevler yeniden çıkmak için can atarak, kıpırdandı. Eğer kelimeyi söylemeyi bitirirse, o Alevler’in tekrar ortaya çıkabileceğini sezebiliyordu.
Bu yüzden durdu.
Bu kelimeyi telaffuz etmek, onu kesin bir ölümcül yaradan kurtarmış ve herhangi bir Uyanışçı Savaşçısı’nın başarabileceğinden daha hızlı iyileştirmişti. Vücudunda bir şeyi Arındırmış, yıllardır taşıdığı Temel’indeki Hasar’ı yakıp, atmıştı.
Bununla dikkatli ilerlemeliydi.
Taş Toprakları’ndaki her şey gibi, bu da bir araçtı.
Ve araçlar düzgün kullanılmalıydı. Sadece bu kelimeyi her telaffuz ettiğinde, ona tam olarak ne yaptığını öğrenmesi gerekiyordu.
Yumruklarını sıktı ve düşünmeyi bırakırken, nefesini verdi.
Düşünmek iyiydi. Ama her zaman düşünen birinin zihninde düşünce ve hayalden başka bir şey kalmazdı. Bir an gelirdi ki, insanın harekete geçmesi gerekirdi.
Ve bu seferki hareket, ona ağır gözlerle bakan kana susamış bir Savaşçı ile ilgilenmek anlamına geliyordu.
Sanki bir ucubeye bakıyormuş gibi ona bakıyordu.
“Ölmüş olmalıydın...“
Kasab’ın sesi kısıktı. Mor Taş Kabilesi’ne geldiğinden beri ilk kez kararsızdı.
Damian, vücudunu ve çevredeki zengin Mana’yı hissetti. Yavaşça, kasıtlı bir şekilde diz çöktü ve ayaklarının dibinde duran kırık mızrağın iki parçasını yerden aldı. Odun hâlâ sağlamdı. Taş uç hâlâ öldürecek kadar keskindi.
Ayağa kalktı ve Kasab’ın bakışlarıyla buluştu.
“Buna kim karar verdi?“
GÜM!
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.