Adam Amca’nın etrafında kalan son Savaşçı, ceset olması gereken o zayıf genç adamın ellerinde bir arkadaşlarının daha can vermesiyle, bir anlık bir şokla donup, kaldı.
Damian onlara toparlanma fırsatı tanımadı.
Arkasında vahşi bir canavarın kükremesini ve hücumunu duymasına rağmen amansızca devam etti. Kasap geliyordu. Toprak onun ayak sesleriyle sarsılıyor, hava bile onun öfkesinden geri çekiliyor gibiydi!
Ancak Damian’ın saniyeleri vardı ve saniyeler yeterliydi.
Adam Amca’ya saldıran son Savaşçının arkasında belirdi. Bu kötü adam dönmeye, bu yeni tehdide karşı kendini savunmaya çalıştı; Damian’ın kafasına doğru savurduğu eli Mana ile çatırdayarak, parlıyordu.
Damian sıyrılmak için aşağı doğru süzüldü.
Mana ile Güçlendirilmiş darbe üzerinden geçti; O kadar yakındı ki, ısısının saçlarını yalayıp, geçtiğini hissetti.
Ve kırık mızrağın küt, pürüzlü ucunu kullanarak, tüm ağırlığını bu hamleye verdi ve onu Savaşçı’nın göğsüne sapladı.
Kaba silahın bu ucu keskin değildi. Olmasına gerek de yoktu. Yeterli güç ve yeterli çaresizlikle, kırık bir dal parçası bile eti delebilir ve altındaki kalbi bulabilirdi.
Savaşçı, göğsünden fırlayan odun parçasına derin bir şaşkınlık ifadesiyle baktı.
Sonra gözlerinin feri söndü.
Hemen ardından Damian, arkasında patlayan o yakıcı kuvveti hissetti.
Zihni emir veremeden bedeni hareket ederek, tamamen içgüdüsel bir şekilde yana doğru yuvarlandı. Kasab’ın tırtıklı bıçağı, az önce bulunduğu yeri kesti; O kadar yakındı ki, kulağının dibindeki havayı kumaş yırtılmasına benzer bir sesle yarmıştı!
Bıçak ileri doğru devam etti.
Onun yerine ölmekte olan Savaşçı’yı buldu.
Kasap, kendi adamını omzundan kalçaya ikiye böldü; Beden, kızıl bir ihtişam saçarak birbirinden ayrılan iki parça halinde yere serildi!
Kasap, ağır bir nefes verdi.
Burnundan, bir canavarın burun deliklerinden çıkan duman gibi buhar fışkırıyordu. Göğsü efor ve öfkeden inip, kalkıyordu. Gözlerinde sadece öfkenin ötesinde bir şey yanıyordu.
Her şey ürkütücü bir sessizliğe bürünmüştü.
Çünkü şu anda, oradaki herkesin akıl almaz şaşkınlığına rağmen, Kasap yapayalnız kalmıştı.
İnanılır gibi değildi ama tüm Savaşçılar’ı birer birer düşmüştü.
Geriye kalan tek kişi oydu.
Sessizlik, Mor Taş Kabilesi’nin kanlı merkezine yayıldı. Her yerde hem kendi adamlarının hem de kabile savunucularının cesetleri yatıyordu. Ancak tablo netti. Bu tablo imkansızdı. Bu küçük kabileyi kolaylıkla silip, süpürmesi gereken bir güç, tek bir adama inmişti.
Ve o tek adam, şimdi beklemediği bir direnişle karşı karşıyaydı.
Damian da Adam Amca’nın yanına vardığında, ağır ağır nefes alıyordu.
Yaşlı Savaşçı’ya baktığında, kalbindeki huzursuzluk hafifçe dindi. Adam Amca tepeden tırnağa kanla kaplıydı; Bir kısmı kendi kanı, çoğu ise başkalarına aitti. Mızrağı gitmiş, kaosun içinde bir yerlerde kaybolmuştu. Elleri bileklerine kadar kırmızıydı.
Ama hayattaydı.
“İyi misin ihtiyar?“
Damian’ın sesi efordan dolayı pürüzlü çıkıyordu.
“Sana bunları yaşattığım için üzgünüm.“
Adam Amca için, göğsünün öylece yarılmasını izlemenin ne kadar korkunç olduğunu biliyordu. Öldüğünü sanmanın. O kadar yıllık korumanın, o kadar fedakarlığın ardından, yıkılmış imparatorluğun son filizinin bir grup yağmacıya karşı verilen anlamsız bir çatışmada öldüğüne inanmanın ne demek olduğunu...
Adam Amca o zamanlar olan pek çok şey için zaten kendini suçluyordu. Damian, onu da koruyamadığını sandığı o anlarda aklından geçenleri hayal bile etmek istemiyordu.
O sırada Adam Amca, bakışlarını öfkeden kudurmuş Kasab’tan ayırmıyordu.
Düşmanın yılanvari Mana Lifler’i şimdi daha da büyük bir şiddetle parlıyor, öfkesi arttıkça, gücü yükseliyordu. Her zamankinden daha tehlikeliydi. Kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış, köşeye sıkışmış bir canavardı.
Ancak Adam Amca kendini tutamadı.
Vücudunda hafif bir titremeye neden olan o soruyu sordu.
“Genç Lugal Vakochev...“
WAAAAAA!!!!!
Sesi bir fısıltıdan halliceydi.
“Mana’yı gerçekten tekrar kullanabiliyor musun? Geri mi... Döndün?“
Genç Lugal.
Bu kelimeyi duymak onun için ağırdı.
Taş Toprakları’nın uçsuz bucaksız bölgelerine hükmeden büyük Neolitik İmparatorluklarda, Lugal bir Prens’ten fazlasıydı. Güc’ü miras almaya layık olduğunu kanıtlamış olan imparatorluk kanından kişilere verilen bir unvandı.
Sadece hükmetmek için doğmamış, buna Yazgılanmış olan Kişi. Bir Lugal, uluslara komuta etmeden önce ordulara komuta ederdi. Yürüyebildikleri andan itibaren savaş ve yönetim konularında eğitilirlerdi. Onlar ete kemiğe bürünmüş gelecekti; Taş Toprakları’nı nesiller boyu şekillendiren hanedanların devamıydılar.
Damian, onuncu yazından önce Lugal ilan edilmişti.
İmparatorluk yıkılmadan önce.
Her şey yanıp, kül olmadan önce.
Adam Amca’nın ona bu isimle seslenmemesini ummuştu. Bu isim şu anki halini gerçekten temsil etmiyordu. O, bir Lugal değildi. Kırık mızraklı ve giysileri kana bulanmış bir Çiftçi’ydi. Yıllar süren boşluğun ardından Mana’yı daha yeni tekrar hissetmeyi öğrenmiş bir genç adamdı.
Ancak yaşlı Savaşçı’nın duygularını anlıyordu.
Bu yaşlı askerin bedeni umut ve ihtimalle titriyordu. Damian’ın etrafındaki durumu, Mavi Alevler’i ve mucizevi iyileşmeyi gördüğü an, nelerin mümkün olabileceğine dair düşüncelere çoktan dalmış olmalıydı.
Elinden alınan haklar hakkında.
İntikam ve restorasyon hakkında.
Kaybettikleri her şey ve geri alabilecekleri her şey hakkında.
Ancak Damian şu an bunlar için endişelenmiyordu.
Ölmüş bir Savaşçı’nın henüz gevşememiş ellerinden zorla aldığı bir taş baltayı tutarken, cevap verdi. Ağırlığı iyiydi. Keskinliği yerindeydi. İş görürdü.
“Bilmiyorum ihtiyar. Onu sonra hallederiz.“
Katliamın ortasında yapayalnız duran, tırtıklı bıçağından kendi adamının kanı damlayan Kasab’a dönerek, onunla yüzleşti.
“Şimdilik, bu canavar biraz kızgın görünüyor... O yüzden, önce onun icabına bakalım.“
Arkadaki Reis Ayala ve daha az yaralanmış diğer iki Savaşçı onlara destek vermek için geldi. Reis, hâlâ kanamanın durmadığı yan tarafını tutuyordu ama diğer elindeki taş kılıcı sabitti. Gözlerinde evini, halkını ve kaosun içinde bir yerlerde yüzüne çamur sürülmüş halde saklanan kızını savunan bir adamın ateşi vardı.
Beşe karşı bir.
Şans ibresi saçma bir şekilde dönmüştü.
Gelecek istediği kadar çok ihtimal barındırabilirdi. Restorasyon hayalleri. İntikam vizyonları. Kaybedilenleri geri alma planları.
Ancak çoğu zaman, Taş Toprakları’nda hayatta kalmak isteyenlerin tamamen “ân“da kalması gerekirdi.
Hazine Dağları’nı hayal ederek, oturan, büyük bir kabilenin Reisi olduğunu ve İlkel Canavarların şifalı etlerini yediğini düşleyen Hayalperestler... Çoğu zaman gecenin köründe kulübelerinden sürüklenerek, çıkarılır ve İlkel Canavarlar tarafından yenirlerdi.
Hayalleri de onlarla birlikte ölür, onları umursamayan bir toprak tarafından unutulup, giderdi.
Taş Toprakları’nda gelecek hakkında rüya görmeye ve düşünmeye cüret etmek için bile insanın güce sahip olması gerekirdi.
Ve güç, şu an için, karşılarındaki canavarı öldürmek demekti.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.