149.Bölüm: 29.Kısım – Takımyıldızı Ziyafeti (4)
Sırada Yoo Joonghyuk vardı, eşi benzeri görülmemiş bir popülerliğe sahipti. Ortaya çıktığı anda ikinci kattan bile sesler yükseldi. ‘Eden’ adını duyar gibi olunca ne hissedeceğimi bilemedim.
[Yoo Joonghyuuuk―!]
[En iyisi Yüce Kral!]
[Nebulamıza katıl!]
Hikâye Veraseti’ne hâlâ biraz zaman vardı. Birinci katta oturup etrafı izledim. Sınıfı ne olursa olsun, tüm takımyıldızlarına karşı temkinli olmam gerekiyordu. Güvenilir birilerini aramıyordum. Dionysus’un kimseye güvenmememi söylemesinin bir sebebi vardı.
Bu yüzden aradığım şey ‘güvenilir’ biri değil, ‘kullanabileceğim’ biriydi.
“Ben—”
Iris yaklaşıp konuşmaya başladı. Ne söyleyeceğini tahmin edebiliyordum. Ağzını açamadan onu uyardım.
“Hayatta kalmak istiyorsan aceleci davranma.”
“E-Evet?”
Iris’in boş ifadesi havaya baktığında şaşkınlığa dönüştü.
[Birkaç takımyıldızı, muhakemen karşısında hayrete düştü.]
[Birkaç takımyıldızı, dile getirdiğin öğüt için 5.000 jeton sponsor oldu.]
Tavandaki bir panel Iris’in yüzüne yakınlaştı. Iris kızardı, izleyen takımyıldızları ise kıkırdadı.
“H-Hepsi kaydediliyor muydu…?”
Takımyıldızları dünyasına girdikten sonra kanalın kapatılacağını sanmak saflıktı. Aksine, buraya adım attığımız andan itibaren takımyıldızlarının gözleri parlamaya başlamış, tepkilerimizi izliyorlardı. Özellikle ikinci kattakiler.
Muhtemelen takımyıldızlarının tepkisi, bekleme odasında Iris’le yaşadığımız çatışmayı gördüklerinde neredeyse zirveye ulaşmıştı.
Ama onlara zevk vermek istemiyordum.
Dediğim gibi, buraya oyun oynamaya gelmemiştim. En azından aptal gibi görünmek istemiyordum.
“Bir dahakine konuşmadan önce düşün, çocuk.”
Iris’in omzuna hafifçe vurup ayağa kalktım.
Hareket eder etmez, birinci kattaki takımyıldızları tepki verdi.
[Kim Dokja! Buraya gel!]
Birinci kattaki takımyıldızlarının hepsi insansı ya da biyolojik formlar yerine ‘sembol’ hâlindeydi. Tarihsel sınıf takımyıldızları olasılık tüketimini karşılamakta zorlandıkları için bedenlerini sade sembollere indirgemişlerdi.
İlk bakışta kim kimdi ayırt edemiyordum.
Sonra bir bambu çubuğu, hasır ve Silla’nın altın tacını gördüm.
“Adaletin Kel Generali. Diğeri de… İpekli Brokarın Uyuyan Leydisi?”
[Ohh! Beni hatırladın!]
[Doğru bildin. Uzun zaman oldu.]
Kore Yarımadası’nın takımyıldızlarını bulmuştum.
[Seni bir kez görmek istemiştim ama böyle karşılaşacağımızı düşünmemiştim.]
Havada süzülen tek göz, Tek Gözlü Maitreya olmalıydı… Ayrıca Hwangsanbeol’un Son Kahramanı, Büyük Kral Heungmu’nun sembolik bedeni de vardı. Gyebaek de…
[Kim Dokja.]
Sesi duyunca arkamı döndüm ve havada süzülen bir 100 won jetonu gördüm.
100 won?
[Seninle tanışmak güzel.]
“K-Kimsiniz…?”
[Kırıldım. Beni tanımadın mı?]
Dur biraz. 100 won jetonunun üzerindeki kişi kimdi?
“Amiral…?”
Şaşkınlıkla sordum. Vatanseverliğim sıfıra yakın olabilirdi ancak bu kişiyi görünce duygulanmamak elde değildi.
Jeton havada döndü ve ön yüzündeki figürü gösterdi.
[Görünüşe bakılırsa sana verdiğim stigmayı kullanıyorsun.]
“Onun için teşekkür ederim.”
Sadakat ve Savaş Dükü, Lee Sunsin. Bana Kılıcın Şarkısı’nı veren kişi de bu ziyafete davet edilmişti.
“Bu arada, neden böyle görünüyorsunuz?”
[…Görünümüm isteğime bağlı değil.]
Ne demek istediğini anladım.
Düşününce, Sadakat ve Savaş Dükü para formunda olan tek kişi değildi. Birinci katın bir köşesindeki yeşil kâğıda baktım ve sordum.
“Öyleyse, o kişi de mi…?”
Lee Sunsin başını salladı.
[Hangul¹’un kurucusu. Gwanghwamun’daki büyük altın heykeli biliyor musun?]
Bilmemem imkânsızdı.
Lee Sunsin devam etti.
[Sembolik bedenlerimiz, en çok bilinen simgelerimize göre şekillenir. O da muhtemelen benim gibidir.]
‘Hangul’un Kurucusu’na hüzünle baktım.
Kral Sejong 100 won banknotuydu, Lee Sunsin ise 100 won jetonu.
Bu büyük insanlar paraların içine hapsedilmiş, nihayetinde bu hâller onların sembolik bedeni hâline gelmişti.
Derken ikinci kattan kıkırdayan bir ses geldi.
İkinci kattaki takımyıldızlarının hepsi insansı ya da en azından canlı görünümlere sahipti. Kore Yarımadası’ndaki en ünlü kişiler bile insansı bir form elde edememişken, bu manzara karşısında o takımyıldızlarının ne kadar güçlü olduklarını hayal etmek bile zordu.
Yamata no Orochi’nin yalnızca gölgesini avlamış olmam gerçekten büyük bir şanstı.
Tam o sırada bir takımyıldızı gözüme çarptı.
“Şu takımyıldızı da kim?”
[Kim? Ah, o mu?]
Birinci ve ikinci kat arasındaki merdivenlerde, içki içerek oturan birini fark ettim. Uzun bir kılıç taşıyordu, sembolik bir form yerine insansı bedeni koruyordu. Nereden bakarsam bakayım, masal sınıfı olmalıydı.
Yine de yanından geçen masal sınıfı takımyıldızları ona küçümseyerek bakıyordu.
Samyeongdang araya girdi.
[Kore Yarımadası’nın tarihsel sınıf takımyıldızları arasında onun üstünde kimse yoktur.]
“Tarihsel sınıf mı o?”
[Onu en güçlü tarihsel sınıf olarak nitelendirebilirsin. Bu, sonraki nesillerdeki şöhretinden değil; biriktirdiği hikâyelerle elde ettiği konumdan kaynaklanıyor.]
Elbette, insansı bir bedeni sürdürebilecek kadar hikâyesi varsa, masal sınıfı takımyıldızlarına kolayca yenilmezdi. Bildiğim kadarıyla böyle bir varlık yalnızca Çin’de vardı…
[Goryeo’nun İlk Kılıcı’nı duydun mu hiç? Son zamanlarda hikâyesinin yeniden canlandığı söyleniyor.]
Goryeo’nun İlk Kılıcı.
“Yoksa…?”
Kim olduğunu fark edince neden ilk bakışta tanıyamadığımı merak ettim. Bu takımyıldızı Kore Yarımadası’nın en büyüğüyse, aklıma gelen ilk isim o olmalıydı.
[Herkes çekilsin!]
Merdivenlerde bir kargaşa yaşandı. İkinci kattan inen bazı takımyıldızları buraya doğru geliyordu. Kimse onlarla yüzleşemiyordu.
Lee Sunsin iç çekti.
[…Popülerliğin cidden korkutucu. Seni ikinci kata götürmek istiyorlar.]
Yoo Joonghyuk çoktan biri tarafından ikinci kata götürülüyordu. Öte yandan Iris birinci katta kalmış, bana kıskanç gözlerle bakıyordu. Muhtemelen miras alacağı hikâye yalnızca bir tarihsel sınıf takımyıldızına aitti.
[Lütfen kendine dikkat et.]
Başımı sallar sallamaz, bir takımyıldızının sembolü belirdi. Sembol, bir Azrail şeklindeydi. Tek bakışta kim olduklarını tanıdım.
[Kraliçe seni çağırıyor.]
Yeraltı Dünyası’nın yargıçlarıydı.
Hatırladım; onlar masal sınıfıydı. Her ne kadar Persephone’nin hikâyelerini ödünç alarak varlıklarını sürdürüyor olsalar da…
Onlarla birlikte merdivenlerden çıkarken, merdivenlerdeki adam tükürdü.
[…Ne kadar acınası. İkinci kattakilere yaranmaya çalışıyorsun.]
Goryeo’nun İlk Kılıcı’nın sözleri yargıçları öfkelendirdi.
[Goryeo’nun İlk Kılıcı, ne diyorsun sen?]
[Ölmek mi istiyorsun?]
Yargıçların sözleri üzerine Goryeo’nun İlk Kılıcı yerinden kalktı.
[Her an ölmeye hazırım. Dövüşelim mi?]
Goryeo’nun İlk Kılıcı’nın sembolik bedeni düşündüğümden büyüktü.
Hayır… belki de bu his bedenin büyüklüğünden gelmiyordu.
Bu, takımyıldızının statüsünün büyüklüğüydü.
[Masal sınıfı takımyıldızları olduğunuz için havalanmayın. Bir hikâyenin ucuna zorla tutunmuş aşağılık parazitler.]
Bu ezici aura, birinci ve ikinci kattaki tüm takımyıldızlarının dikkatini buraya çekti. Yargıçlar biraz afallamıştı ama gururları yüzünden geri çekilemiyorlardı.
Goryeo’nun İlk Kılıcı’nın gözleri parladı. Üç yargıcın canını oracıkta alacakmış gibiydi.
Bakışlarını, ikinci katta soylular gibi davranan masal sınıfı takımyıldızlarına çevirdi.
[Olimpos. Eden. Vedalar…Neden böyle küçük bir bok çukuruna geldiğinizi bilmiyorum ama hiç değilse hizmetkârlarınızı başıboş bırakmasanız iyi olur.]
Sözlerinden sonra ikinci katın havası gerildi.
Goryeo’nun İlk Kılıcı ne kadar güçlü olursa olsun, tarihsel sınıf bir takımyıldızının bu alayını hazmedemezlerdi.
Ziyafet salonu takımyıldızları arası bir savaşa dönüşmek üzereyken—
[Durun—!]Güçlü bir gerçek ses tüm salonu domine etti ve atmosfer anında çöktü.
[Yargıçlar, gereksiz işler yapmayın. Ve Goryeo’nun İlk Kılıcı, sen de fazla kaba olmamalısın.]Serin ton karşısında yargıçlar beni tekrar yönlendirmeye başladı.
Goryeo’nun İlk Kılıcı ise hoşnutsuz bir ifadeyle yerine oturdu ve içkisini içmeye devam etti.
Sesin sahibine baktım. Beklendiği gibi, Yeraltı Dünyası’nın Kraliçesiydi. Persephone’un gücü tam olarak bilinmiyordu ancak Olimpos’un üç başından birinin eşi olmasının bir sebebi vardı. Bugün buraya gelen masal sınıfı takımyıldızları arasında, muhtemelen Persephone en üst sıralardaydı.
[Uzun zaman oldu, Kim Dokja.]Karşılaştığım Persephone hâlâ Yoo Sangah’ın görünümündeydi. Gerçekten de kindar bir teyze gibiydi.
“Nasılsınız?”
[Tartarus’ta gereksiz bir şey yaptığını fark ettim.] “Haha…”
Omuz silkip etrafımdaki takımyıldızlarına baktım. Takımyıldızları sembolik bedenler yerine insansı bedenlere sahip olduklarından kim olduklarını ayırt etmek daha zordu. Sembol, doğrudan bir takımyıldızının adını çağrıştırabiliyordu ama insansı formlar öyle değildi…
İkinci katta oturan Büyük Bilge, Cennetin Dengi’ni de görebiliyordum. Büyük Bilge, Cennetin Dengi bana bir an baktıktan sonra başını çevirdi.
…Kişiliği baştan beri böyle miydi?
Bir süre sonra ikinci katın düzeni gözüme tanıdık gelmeye başladı, oluşumları ayırt edebildim. <Olimpos>, merkezde Persephone’un etrafında toplanmıştı. <Vedalar> batıdaydı. Kuzeyde ise herhangi bir nebulaya bağlı olmayanlar ya da küçük nebulalar vardı; Büyük Bilge, Cennetin Dengi de onların arasındaydı…
Ve son olarak, güneyde <Eden>’i fark etmek çok kolaydı. Tabii, kanatlar yüzünden.
Son derece güzel bir melek bana hafifçe göz kırptı. Siyah dantelli elbisesiyle şeytan gibi giyinmiş bir melekti…
Bir saniye.
Şeytan gibi mi?
Doğru ya. Bu melek… o muydu?
Birden meraklandım. Belki de o takımyıldızı…
“Yeraltı Dünyası’nın Kraliçesi. Size bir şey sormak istiyorum.”
[Nedir?] “Gizemli Entrikacı adlı takımyıldızı buraya geldi mi?”

*²
[…Gizemli Entrikacı mı?]Persephone’un ifadesi bir anlığına tuhaflaştı. Ardından başını salladı.
[Bilmiyorum. Daha önemlisi, Hikâye Veraseti birazdan başlayacak. Kararını verdin mi? Dirilişini kullanmak isteyen birkaç takımyıldızı var.] “Hâlâ düşünüyorum.”
Elbette aklımdan geçen birkaç yöntem vardı. Ancak…
Persephone düşüncelerimi okumuş gibiydi.
[Muhtemelen herkesi reddetmek istiyorsun. Baştan beri öyleydi.]Gerçekten de bu, kanalımın en sevilen repliklerden biriydi. Aslında bu yöntemi seçmek istiyordum.
[Fakat bu doğru bir seçim değil. Nitekim herkes telif kavgası başlatır.] “Bir hikâye için telif mi?”
[Hikâyenin kendilerine ait olduğunu iddia edecekler. Muhtemelen biraz baş ağrıtıcı olur.]Kahretsin. Tam anlamıyla haydutlardı.
“Yani Olimpos’u seçmemi mi söylüyorsunuz?”
Persephone güldü.
[Onu kastetmedim. Aksine, o adamlardan nefret ederim.]Hayatta Kalma Yolları’nda da anlatıldığı gibi, Persephone’un Olimpos’la ilişkisi oldukça düşmancaydı. Aslında bu ziyafete katılan Olimpos takımyıldızları yalnızca ‘üçüncü nesildi’. Buna rağmen diğer nebulaların takımyıldızları yaklaşmaya çekiniyordu.
Muhtemelen Persephone’den… daha doğrusu Hades’ten çekiniyorlardı.
Bu sayede, farkında olmadan Yeraltı Dünyası tarafından korunuyordum. İlk karşılaştığım masal sınıfı takımyıldızının Persephone olması belki de büyük bir şanstı.
“O hâlde, Kraliçe-nim, sizce kimi seçmeliyim? Vedalar mı? Eden mi? Yoksa başka bir nebula mı?”
Persephone başını salladı.
[Hangisini seçersen seç, bir düşman edineceksin. Üstelik bu düşmanlar, şimdiye kadar karşılaştığın her düşmandan çok daha güçlü olacak. Gördüğün gibi, ‘diriliş hikâyesi’ pek çok nebulanın mitolojisinin temelini oluşturur. Bir hikâyeyi kabul etmek, bazen diğerini inkâr etmek anlamına gelir.]Persephone, önünde leziz bir biftek varmış gibi dudaklarını yaladı. Kraliçe bu durumdan keyif alıyor gibiydi.
Biraz sinirlenerek sordum.
“…Yani ne demek istiyorsunuz?”
[Sadece düşüncelerimi paylaşmak istedim. Bir düşün. Onları düşman hâline getirmek gerçekten bir sorun mu?]Düşman edinmek sorun olmaz mıydı?
Tam o anda, bir dokkaebi sahneye çıktı ve konuştu.
—Hikâye Veraseti şimdi başlayacak!
+
*¹Hangul, Kore alfabesinin adıdır. 15. yüzyılda Kral Sejong döneminde, halkın kolayca okuyup yazabilmesi için oluşturulmuştur. Basit ve mantıklı yapısıyla sesleri doğrudan temsil eden bir yazı sistemidir.
*²Official mı, Fan art mı bilmiyorum~
+
Çeviri: Sansanson
Son Kontrol: Hono