
150.Bölüm: 29.Kısım – Takımyıldızı Ziyafeti (5)
———————————————————————————–
Hikâye Veraseti’nin başlamasıyla birlikte sahnenin sonunda altı küçük oda oluşturuldu. Oda sayısı, Hikâye Veraseti’ne katılan enkarnasyon sayısıyla birebir aynıydı.
—Tüm enkarnasyonlar, lütfen derhal Sırlar Odası’na geçin!
Hikâye Veraseti’nin sistemi basitti. Enkarnasyonlar Sırlar Odası aracılığıyla takımyıldızlarıyla iletişim kuracak, onların tüm şartlarını dinleyecekti. Ardından sahneye çıkıp alacakları hikâyeyi ilan edeceklerdi.
Üzerinde ‘Enkarnasyon Kim Dokja’ yazan bir isim levhası vardı. Yoo Joonghyuk’a dönüp,
“Sonra görüşürüz,” dedim.
Yoo Joonghyuk cevap vermedi, kendi odasına girip gözden kayboldu.
Odaya girdim ve masaya oturdum. Dışarıdan gelen tüm sesler tamamen kesilmişti. Mekân sanki bozulmuş gibiydi.
[Sırlar Odası]
Burası Yıldız Akışı’ndaki en gizli yerlerden biriydi. Burada yaşananlar, kanalın dokkaebileri tarafından bile görülemezdi.
[Bir saat boyunca Sırlar Odası’nın sahibi sensin.]
[Sırlar Odası’nın yönetici yetkileri sana verildi.]
[Sırlar Odası’nı kullanabileceğin maksimum süre: 1 saat.]
[Bu süre içinde mümkün olduğunca çok takımyıldızıyla temas kur.]
Kapıya beklentiyle baktım.
Pekâlâ, ilk misafir kim olacaktı?
Tam o sırada kapı açıldı. Gelenin arkasında, kutsal yazılarla dolu sarı kitaplar havada süzülüyordu.
[Enkarnasyon Kim Dokja. Diriliş Kutlaması’nı seç…]
İlk teklifçi Hint mitolojisindendi.
———————————————————————————–
[Takımyıldızı
İnsanlığın Atası sana bakıyor.]
Vedalar’ın müzakerecisi, ‘İnsanlığın Atası’ niteleyicisine sahip takımyıldızı Manu’ydu.
Manu’nun hikâyesini biliyordum. Elbette Hint mitolojisini bildiğimden değil, Hayatta Kalma Yolları’nı okuduğumdandı.
「 Hint efsanelerine göre Manu, büyük tufandan kurtulan kişiydi. Bir balığı kurtarması karşılığında, balığın hazırladığı gemiyle Malaya Dağları’nın zirvesine ulaşmayı başarmıştı… 」
…Bu hikâyeyi hatırlayınca Manu’nun neden müzakereye geldiğini anladım.
Manu, Eden takımyıldızlarıyla ‘Nuh’un Gemisi’nin Efendisi’ hikâyesi üzerine sık sık telif kavgasına giren bir takımyıldızıydı. Başka bir deyişle, Manu, Vedalar takımyıldızları arasında telif anlaşmazlıkları konusunda uzmandı.
“…25 Aralık’ın Efendisi bizzat gelmedi mi?”
[Onun bu kadar boş vakti olduğunu mu sanıyorsun? Lafı dolandırma da cevap ver. Diriliş Kutlaması’nı kabul edecek misin?]
Demek tavrı bu olacaktı?
Üstelik hikâyenin başkahramanı Mitra¹ da gelmemişti.
[Kulağın varsa bilirsin; Vedalar en büyük nebulalardan biridir. Sayısız mit Vedalar’da doğmuştur, pek çok nebula mitlerimizi kopyalar. Özellikle de şu Eden tayfası…]
“Kişisel meseleler beni ilgilendirmiyor. Daha önemlisi, Diriliş Kutlaması’nı kabul edersem Vedalar bana ne sunabilir?”
[Güneş tanrısının kutsaması seninle olacak.]
“Güneş tanrısının kutsaması ne sağlıyor?”
[Her şeyi tek tek mi anlatacak mıyım? Önemsiz ölümlü…!]
“Bir sorum var.”
[Ne?]
“Şu ‘önemsiz ölümlü’ lafının artık eskimiş bir klişe olduğunu düşünmüyor musun? Sizler, alışılmadık hikâyeleri seven takımyıldızları, insanlara tepeden bakarken hâlâ bu bayat lafları kullanmaya ne kadar devam edeceksiniz?”
Manu’nun gözleri büyüdü ve bana öfkeyle baktı.
[Bu saçmalıkları söylemeye nasıl cüret edersin…!]
“Düşündüğüm şey bu.”
[Sırlar Odası’nın yönetici yetkileri kullanıldı.]
[Takımyıldızı
İnsanlığın Atası odadan kovuldu!]
Emrimle birlikte İnsanlığın Atası soluk bir ışıkla sarıldı ve bir çığlık atarak ortadan kayboldu.
Şansı varken düzgün davranmalıydı.
Karşımdaki masal sınıfı bir takımyıldızı olsa bile zorla bastırılamazdım. Hikâye Veraseti’nden sonra durum değişebilirdi ancak şu an avantaj bendeydi.
“Sıradaki.”
Sözümü bitirir bitirmez bir başkası kapıyı açtı.
Başında eski bir taç bulunan bir gezgindi.
Bu kimdi?
[Enkarnasyon Kim Dokja, Olimpos’a katıl.]Şu pislikler... ‘Enkarnasyon Kim Dokja’ kılavuzu falan mı okudular acaba?
[Takımyıldızı
Kendi Gözlerini Oyan sana gülüyor.]
…Kendi Gözlerini Oyan?
[Görünüşe göre beni tanıyorsun.] “Üniversitedeyken hikâyenizi duymuştum.”
[Öyle mi? Şaşırdım. Küçük bir Doğu ülkesi…!]‘Kendi Gözlerini Oyan.’
Bu niteleyici, genel kültür derslerinde öğretilen Kral Oidipus’a² aitti.
Sofokles³’ten ne kadar nefret ettiğimi şimdi tekrar hatırladım.
“Bu arada, Şarap ve Coşkunun Tanrısı’ndan zaten bir teklif aldım. Beni Bacchus tarikatına katılmaya ikna etmeye mi geldiniz?”
[Bacchus? Demek sana çoktan yaklaşmış.]Bir şeyler tuhaf geliyordu. Persephone, <Olimpos> adına ziyafete katılmıştı; Dionysos ise kimseye güvenmememi söylemişti. İkisi de bana Olimpos’a katılmamı önermemişti. Buna rağmen Kral Oidipus, kapımdaki ilk kişilerden biriydi.
[Bacchus için gelmedim. Diriliş hikâyesinin telifini savunmak için de gelmedim.]Yani Kral Oidipus, beni diğer takımyıldızlarından tamamen farklı bir sebeple ziyaret etmişti.
…Belki de o, Olimpos’un ‘gerçek’ temsilcisiydi?
[Olimpos’un sana sunacağı hikâye ‘Yıldırım Karnavalı’.] “Ha?”
Şaşkınlıktan dona kaldım. Yıldırım Karnavalı, üç büyük tanrıdan biri olan Zeus’un hikâyesiydi. Oidipus ifademi görünce garip bir gülümsemeyle konuştu.
[Anlaşılan bu hikâyeyi sen de biliyorsun. Evet, haklısın. Teklif ettiğimiz hikâye, diğer nebulaların diriliş hikâyelerinden tamamen farklı.] “…Neden böyle bir şey teklif ediyorsunuz?”
[Çünkü kaderin üç tanrıçası, kaderine bir göz attı.]…Kaderime mi?
[Er ya da geç, Yıldırım Karnavalı’nı miras almaya layık olacaksın. Elbette benim hikâyemi miras alıp ‘Kör Kâhin’i de seçebilirdin ama… zaten bir kâhin olarak anılıyorsun. Hikâyemi almayacaksın.] “Bir dakika. Ne demek istiyorsunuz? Kaderim neden—”
[Karar senin. Ancak kesin olan bir şey var: Olimpos’a ihtiyacın olacak. Neyse, tekrar görüşene kadar bunu düşün.]Oidipus odadan kayboldu.
Kalbim huzursuzca çarpmaya başladı. Oidipus’un sözünü ettiği ‘kader’in ne olduğunu bilmesem de işin içinde kader tanrıçaları varsa, gördükleri şeyin benzeri mutlaka gelecekte gerçekleşirdi.
Ama asıl tuhaf olan şuydu: Neden bir Yunan tanrısının hikâyesini miras almaya uygundum? Onların hikâyeleri kaçınılmaz olarak—
[Merhaba?]Tam o sırada biri odaya girdi; etrafa taze ve tatlı bir koku yayıldı. Gözlerimin önünde güzel bir meleğin yüzü belirdi. Dişi melek, küçük bir şeytanı andırıyordu.
Sıra <Eden>e gelmişti.
“…Geminin Efendisi gelir sanıyordum demek sen geldin.”
[Gelmem seni rahatsız mı etti?]Sesini duyduğum anda kalbim hızla çarptı.
…Uriel çok tatlıydı.
“Hayır, Seni görmek güzel.”
[Seni görmek istiyordum! Kim Dokja!]Uriel beni ansızın kucakladı.
Kollarımız birbirine değdi, giydiği ince ipeğin ardından tenini hissedebiliyordum.

Bir şeytan… Bu tam anlamıyla bir şeytanın dokunuşuydu. Sırtı tamamen açık bir elbise giydiği için ellerimi koyacak yer bulamıyordum.
Uriel yüzümü sevimli bir oyuncak gibi ovuştururken derin bir iç çektim.
“Ben de… seni görmek istiyordum.”
[Harika!]Biraz utanç verici olsa da onu görmek beni gerçekten mutlu etmişti. Uriel, senaryoların başından beri yanımda olan bir takımyıldızıydı.
“Bana Mesih’in Yolu’nu teklif etmeye mi geldin?”
[…Ah! Doğru ya! Onun için gelmiştim!]Uriel şaşkınlıkla başını kaldırdı. Geliş amacını bile unuttuğunu gösteren bir ifadeydi bu. Beni görmekten gerçekten çok memnun olmuş gibiydi.
[Çok yakışıklı olduğundan bir an unuttum.] “Sözlerin bayağı ikna edici.”
Uriel gülümsedi ve konuştu.
[Kim Dokja, Eden’in hikâyesini kabul edecek misin?] “Şey… biraz düşünmem gerek.”
[Neden? Bizim hikâyemiz en iyisi! Diğerleriyle kıyaslanamaz!]Bu kesinlikle doğruydu. Mesih’in Yolu, diriliş sistemindeki en güçlü hikâyeydi.
Tek bir sorun vardı.
“Bu hikâyeyi kabul edersem, benim için çok değerli bir şeyi kaybedeceğim.”
[Eh? Ah… D-Doğru ya. Bizim hikâyeyi seçersen hadım olacaksın… bu olmadı işte.]Onu bu kadar kolay ikna edeceğimi beklemiyordum ancak beklenmedik şekilde Uriel, sanki bu durum onu şahsen ilgilendiriyormuş gibi büyük bir paniğe kapıldı.
Hadım olmam Uriel için bu kadar önemli miydi? Neden?
[N-Ne yapacağım? Metatron, Kim Dokja’yı getirmezsem internete girmeme izin vermeyeceğini söyledi… ama götürürsem de Kim Dokja hadım olacak… öyle olursa… Ah, dur— Hadım olsa bile pozisyonu bi’ tık değişse…?]…Ne pozisyonu?
[Pe-Pekâlâ! Kim Dokja! Bu sorunu o kadar da kafana takma. Bir şekilde halledeceğim…!]Uriel, sanki kendi kendine çok büyük bir karar vermiş gibi kararlı bir ifadeye bürünmüştü.
Ciddi bir ifadeyle başımı salladım.
“Hadım olmak istemiyorum.”
[Evet! Yani hadım olsan bile sorun olmaz—!] “Sıradaki.”
———————————————————————————–
Bundan sonra birçok takımyıldızı beni ziyaret etti. Tamna ve Guiok gibi yerler olduğu gibi, bağımsız takımyıldızları da vardı. Özellikle Kore Yarımadası’nın tarihsel sınıf takımyıldızları büyük destek verdi, belirli bir nebulayla bağ kurmamı istemediklerini açıkça söylediler.
[Sen dünyamızın umudusun.]
[Lütfen iradene boyun eğdirme.]
Kalpleri samimiydi. Masal sınıfı takımyıldızları yüzünden uzun süredir baskı gören bu tarihsel sınıf varlıklar, bana karşı içten bir gıpta duyuyordu.
Müzakere süresi kısa sürede sona erdi. Enkarnasyonlar teker teker sahneye çıkmaya başladı. Artık sunulan hikâyeleri gözden geçirip hangisini miras alacaklarına karar verme zamanıydı.
—Şimdi Hikâye Veraseti’nin sonuçlarını açıklıyoruz! İlk sırada Amerika Birleşik Devletleri’nden Selena Kim var!
Sahnedeki dokkaebi tam bir ev alışverişi sunucusu havasındaydı. Bu çok doğaldı. Bu ziyafet aracılığıyla Büro devasa miktarda jeton kazanacaktı.
—Selena Kim, Son Vicdan takımyıldızının sunduğu Yenilmez Aegis hikâyesini miras almaya karar verdi!
Selena Kim, Olimpos’u seçmişti…
‘Yenilmez Aegis’, Kralın Muhafızı olan biri için oldukça uygun bir hikâyeydi.
Zaman geçtikçe düşüncelerim daha da karmaşıklaştı. Ne seçersem seçeyim, birileri düşmanım olacaktı. Kimseyi seçmezsem, düşman sayısı daha da artacaktı.
‘İyice düşün. Düşman edinmek gerçekten sorun mu?’
Persephone böyle demişti. Ne demek istediğini artık az çok anlıyordum. Belki de Persephone’un sözleri, tüm diriliş hikâyeleri için geçerliydi.
Benim tek bir hayatım yoktu. Bir sonraki dirilişimde de hikâyesini bana miras bırakmak isteyecek olanlar vardı.
Yine de bir sorun kalıyordu. Eden ve Vedas, ‘ilk diriliş’ hakkından kesinlikle vazgeçmezdi ve onların hikâyesini miras alsam bile, mutlaka bağlı kısıtlamalar olurdu. Bu kaçınılmazdı.
En başından beri enkarnasyon ile takımyıldızı arasındaki ilişki adil değildi.
Bir dakika… ‘adil’ mi?
Tam o sırada Yoo Joonghyuk’un sahneye çıkma sırası geldi.
—Sıradaki kişi, Seul’un Yüce Kralı…
Yoo Joonghyuk hareket ettiğinde seyirciler nefesini tuttu. Özellikle masal sınıfı takımyıldızlarının bakışları garipti. Onu elde etmek isteyenler vardı. Öte yandan, korku duyanlar da…
İşte o anda aklıma bir fikir geldi.
Ardından Yoo Joonghyuk ağzını açtı.
“Ben—”
Dionysus bana kimseye güvenmememi söylemişti.
Ancak bu, karşımdaki bir takımyıldızı olduğunda geçerliydi.
Burada güvenebileceğim en azından bir kişi vardı.
Sahneye doğru fırladım. Şaşkın Yoo Joonghyuk’un elini yakaladım ve onu gökyüzüne doğru kaldırdım.
“Söyleyeceklerim var millet.”
Bunu seyircilere bakarak söyledim. Takımyıldızları şaşkınlık içindeydi. Bayılmak üzere olan Uriel’in yüz ifadesini de görebiliyordum.
Takımyıldızlarının yüzlerini hızla taradım.
Hikâye Veraseti’nin adil olmamasının nedeni, hikâye devrinin tek taraflı bir ‘sponsorluk’ biçiminde yapılmasıydı. Takımyıldızı ile enkarnasyon arasındaki ilişki asla eşit değildi.
[Takımyıldızı
Deniz Savaşı Tanrısı sözlerine odaklandı!]
[Nebula
<Vedalar> sözlerine odaklandı!]
Masal sınıfı takımyıldızlarının gücü, tarihsel olanlardan çok farklıydı. Bir nebulaya ait olanlar, diğerlerini aşağı görüyordu..
“Biz, hikâyelerinizi miras almamaya karar verdik.”
Salona devasa bir sessizlik çöktü. Yoo Joonghyuk’un üzerinden muazzam bir baskı yayılırken, birçok göz yerinden fırlayacak gibi oldu. Yoo Joonghyuk, elini tutarken bana baktı.
Ona doğru sırıtıp takımyıldızlarına şöyle dedim.
“Hikâyelerinizi ‘satın alacağız’.”
Adaletsiz bir oyunu adil hâle getirmek için önce rakipleri eşitlemem gerekiyordu.
“Hikâyelerinizi Yoo Joonghyuk ve bana satmak istiyorsanız, nebulamızla anlaşma yapın.”
+
*¹Mithra, ya da Mitra, antik Hint-İran kökenli bir tanrıdır. Antlaşmalar, sözleşmeler, yeminler ve güneş ile ilişkilendirilir. Aynı zamanda yargılayıcı bir figürdür; gerçeğin (Asha) koruyucusu ve sığırların, hasadın ve suların muhafızıdır. Mithra’ya tapınma, Hindistan’dan Pers topraklarına, oradan da Helen dünyası ve Roma İmparatorluğu’na yayılmıştır.
*²Kral Oidipus, Antik Yunan tragedyasında (özellikle Sophokles’in Kral Oidipus eserinde) yer alan efsanevi bir figürdür. Kaderinden kaçmaya çalışırken bilmeden babasını öldürüp annesiyle evlenir; gerçeği öğrendiğinde ise kendini kör eder. Oidipus, kader, bilgi ve insanın sınırlılığı temalarının en çarpıcı sembollerinden biridir.
*³Sophokles, Antik Yunan’ın en büyük tragedya yazarlarından biridir (MÖ 496–406). Kral Oidipus, Antigone ve Elektra gibi eserleriyle tanınır. İnsan kaderi, ahlak ve devlet yasaları gibi temaları işlemiş; tragedya sanatına üçüncü oyuncuyu ekleyerek sahne anlatımını geliştirmiştir.
+
Çeviri: Sansanson
Son Kontrol: Hono