Yukarı Çık




158   Önceki Bölüm 

           


159.Bölüm: 31.Kısım – Senaryonun Mezarı (3)
-------------------------------------------------------------------------

Artık senaryoları sürdürmeye gerek yoktu. Kalede toplanan herkes temkinliydi.

   “Bu da ne demek oluyor?”

Bazıları adamın sözlerini dinlese de çoğu kale almıyordu.

   (Kesin dümencidir.)

   (…Neyin kafasını yaşıyor? Ne demek senaryoları temizlemeye gerek yok?)

   (Kesin bizi kandırıp ödülleri tek başına cepleyecek.)

Buradaki insanlar dokuzuncu senaryoya kadar hayatta kalmış enkarnasyonlardı.

Geumho İstasyonu’nun Cheon Inho’su ve Chungmuro’nun Gong Pildu’su elense bile, Seul’de hâlâ pek çok dolandırıcı vardı. Buradakiler ya o dolandırıcılardan biriydi ya da onları alt ederek buraya gelmiş kişilerdi.

Bu yüzden hiçbiri tatlı dillere kolay kolay kanmazdı.

Surların üzerindeki adam, sanki düşüncelerini okumuş gibi konuştu.

   [İnanmıyorsunuz. Anlaşılır bir durum. Dokuz senaryo uzun sayılmaz ama kısa da değil. Buraya gelene kadar neler yaşadığınızı ve nasıl bir hayat sürdürdüğünüzü tahmin edebiliyorum.]

Bir dolandırıcının temeli, karşısındakini anladığını iddia etmekti. Buna artık tahammülü kalmamış insanlar vardı.

   “Buna kanacağımı mı sanıyorsun?”

   “Amacın ne? Ne söylemeye çalışıyorsun?”

Dayanamayanlar bağırmaya başladı. O anda adam güldü. Öylesine güzel bir kahkahaydı ki, onu bir dolandırıcı olarak düşünmek zorlaşıyordu.

   [Ne dediysem o. Artık savaşmak zorunda değilsiniz. Dokkaebi’nin açıklamasını duymuş olmalısınız. Bu Kara Kale senaryosunun zaman sınırı ya da başarısızlık koşulu yok. Biraz zekânız varsa, bunun ne anlama geldiğini çoktan anlamış olmalısınız.]

Yanıma baktım. Kim Yongpal’ın gözleri parlıyordu.

   [Bu senaryo alanında yaşamaya devam edebilirsiniz. Yiyebilir, uyuyabilir, istediğinizi yapabilirsiniz. Yaşam hakkınıza saygı gösterin ve senaryoyu bitirme zorunluluğunu unutun… ‘yıkım’ başlamadan önceki gibi, hayatınızı burada sonlandırabilirsiniz.]

   “Yaşam hakkımız mı? Taşak mı geçiyo’n!”

   “Şeytanların dolaştığı bir yerde nasıl yaşayalım?”

   “Geri dönecek bir yerimiz var!”

İnsanlar sanki kötülüğü çürütüyormuş gibi bağırdılar.
Adam sordu.

   [Geri dönmek mi? Nereye döneceksiniz?]

   “Elbette yaşadığımız yere—”

   [Yok olmuş gezegeni mi kastediyorsun?]

   “Yok olmadı! Henüz değil!”

   [Herkes zaten biliyor. Senaryo başladığı anda gezegeniniz yıkıma giden yola girdi. Geri dönerseniz yalnızca harabeler görürsünüz. Senaryoyu aşmayı başarsanız bile… göreceğiniz son şey yıkım olacak.]

   “Kimsin de bunları söylüyorsun? Sen ne bilirsin ki—”

   [Biliyorum. Yaşadığım gezegen, çok uzun zaman önce senaryo tarafından yok edildi.]

Sarsılan kalabalık sessizliğe gömüldü. Bu kişi, evini senaryoya çok uzun zaman önce kaybetmişti. Kara Kale’de herkesten daha uzun süre kalmış olan adam şimdi onlara doğru konuşuyordu.

   [Bu yüzden güvenle söyleyebilirim ki, Yıldız Akışı’nda buradan daha güvenli bir yer yok.]

İlk kez insanların direnci zayıfladı.

Hâlâ inanmıyorlardı ancak hikâyesini dinliyorlardı.
Birisi yüksek sesle sordu.

   “Kimsin sen?”

   [Adım Reinheit von Djerba. Sizden 800 yıl önce bu topraklara gelmiş biriyim… Bu kalenin, Cennet’in sahibiyim.]

Kalenin kapıları açıldı. İçerideki manzarayı gören insanların ifadeleri değişti. Reinheit yüzlerini gördü ve gülümsedi.

   [Sizleri bir kez daha selamlıyorum. Cennet’e hoş geldiniz.]

-------------------------------------------------------------------------

Cennet.

Hayatta Kalma Yolları’nda burayla ilgili sayısız referans vardı.

Senaryonun mezarı.

Enkarnasyonların yuvası.

Umutsuzluk ovalarında açan çiçekler…

Bunlar burası için kullanılan tanımlamalardan bazılarıydı.

 Ve aslında çoğu doğruydu.

   “Burası…”

Benim dışımdaki tüm ekip üyeleri gözlerinin önündeki manzaraya kapılmıştı.

Lee Jihye, Lee Gilyoung, Shin Yoosung ve hatta Lee Hyunsung bile. Özellikle Lee Hyunsung, gördüklerine inanamaz gibi birkaç kez gözlerini ovuşturdu.

Ana caddenin iki yanında yerleşim alanları ve pazarlar vardı. Daha önce hiç duyulmamış bir canlılıkla dolu sesler yükseliyordu.

   “Şeytan böceği bacakları satıyorum! Tadına bakın! Yorgunluğu alır!”

   “Çiftlikte yetiştirilmiş Sancho Meyveleri!
Dayanıklılık toparlamada birebir!”

Pazardaki tüccarlar dost canlısıydı, alışveriş yapan müşteriler memnundu. Farklı ırklardan ve milletlerden insanlar bir aradaydı ancak kimse kimseyi dışlamıyor ya da tehdit etmiyordu.

Kaleye giren tüm enkarnasyonlar, bir anda karşılarına çıkan bu aydınlık atmosfer karşısında afallamıştı.

   “Bu da ne böyle…”

Az önceye kadar ‘cennet’ ve ‘huzur’ kelimeleri onlar için sadece saçmalıktan ibaretti. Ancak şimdi bu saçmalık, gözlerinin önüne seriliyordu.

   “…Cennet?”

Bazı insanlar şaşkınlıktan oldukları yere çöktü. Aceleci enkarnasyonlardan biri inlerken elindeki silahı düşürdü.

Ona dostça bir el uzatıldı.

   “İyi misiniz? Yaralı olanlar buraya gelsin! Cennet Kliniği tüm yaralıları ücretsiz tedavi eder!”

   “Şifacılık tekniklerini öğretiyoruz! Eter ile mana arasındaki farkı öğrenin! Kılıç enerjisi kullanmak isteyen herkes öğrenebilir! Herkes davetlidir!”

Cennet’te yaşayan insanlar bilgilerini paylaşma konusunda cimri değildi. Bildiklerini birbirlerine aktarıyor, birine yardım etmeyi erdem sayıyorlardı. Hatta türler arası iletişim bile vardı.

Başında boynuzlar olan bir şeytan gülümseyip bize el salladı.

   “Ah, bir şeytan!”

Şaşkına dönen bazı enkarnasyonlar silahlarını çekti, kalenin muhafızları hızla yaklaştı.

   “Lütfen onları indirin.”

   “Ne diyorsun lan? O bir şeytan…!”

   “Burada böyle bir nefret yasak. O da Cennet’in bir sakini.”

   “S-Sakini mi?”

Afallayan enkarnasyonlar tereddüt etti.

El sallayan şeytan yanlarına geldi.

   “Bir şeytanım ancak sizlere zarar vermem. Tüm şeytanların insan yiyen varlıklar olduğu önyargısı beni üzüyor.”

Bu sözler karşısında enkarnasyonların yüzleri donuklaştı. Ne olup bittiğini anlayamıyorlardı.

Benzer sahneler tekrar tekrar yaşanıyordu. Şeytanlar, insanlar ve diğer türler birlikte ev inşa ediyor, beraber meyhaneye gidiyor ya da açık hava teraslarında yan yana oturuyordu.

Sık sık bu tarafa dostça selamlar gönderiyorlardı.
Ekip üyelerim, turistik bir tanıtım filmi gibi görünen manzaralar karşısında adeta büyülenmişti.

   [Karakter Lee Hyunsung, çevredeki manzara karşısında sarsıldı.]

  [Karakter Lee Jihye, çevredeki atmosferden huzursuz oldu.]

Yoldaşlarımın düşünceleri anbean bana iletiliyordu. Bu, senaryolar başladıktan sonra karşılaştıkları ilk huzurdu. Zihinlerinin sarsılması garip değildi.

Sıradan hayatlar yaşayan insanların, ellerine bir kılıç aldılar diye özleri değişmezdi.

Her şey dış bir zorlamanın sonucuydu. Şimdi ilk kez, o dış zorlamadan kaçabiliyorlardı. Buna kapılmaları doğaldı.

Uzakta Jung Heewon’u gördük. Biriyle konuşuyordu. Daha önce gördüğüm bir kadındı.

   “O zamanki yardımınız için gerçekten çok teşekkür ederim. Ne kadar minnettar olduğumu anlatamam…”


   “Önemli değil! İyi olmanıza sevindim.”

Jung Heewon’la konuşan genç kadın bana baktı ve gözleri büyüdü.

Duyguları hızla değişti.

Şaşkınlık, korku ve… minnettarlık.

   “Acaba bu kişi…?”

   “Ah, Dokja-ssi…”

Kadın haykırdı.

   “O zamanki kişi sizdiniz! Hayatımı kurtardığınız iyiliği asla unutmadım.”

Başta biraz afallasam da kadının elini tutan çocuğu görünce hatırladım.

   “Geumho İstasyonu’ndan mısınız…?”

   “Hatırladınız mı? Dayoung, selam ver bakayım.”

   “Merhaba…”

Geumho İstasyonu’nda Cheoldoo Grubu’yla savaşan anne kızdı.

Ekibimize katılmasalar da bugüne kadar hayatta kalmayı başarmışlardı. Anne ve kızı burada bir çiftlikte çalışıyordu, bize güzel bir sepet verdiler. Reddetmeye çalıştım ama nafileydi.

   “Yardımınız olmasaydı buraya asla gelemezdik. Sayenizde hayata yeniden başlayabildim. Gerçekten minnettarım.”

Anne ve kız yeni bir yuva bulmuş, yeni bir hayata kavuşmuş gibiydi. Uzaklaşırken onlara baktım, Geumho İstasyonu’ndaki anılar zihnimde canlandı.

Daha fazla insanı kurtaramamış olmanın pişmanlığı ve bunun en iyisi olduğunu söyleyerek kendimi teselli edişimdeki korkaklık…

Uzakta çocuk aniden dönüp bana baktı. Yüzünde bir gülümseme belirdi.

İçimi hafif bir suçluluk kapladı. İkiyüzlülüğüm, hak etmediği bir ödül almıştı.

Belki Jung Heewon da aynı şeyi hissediyordu. Anne ve kıza baktıktan sonra bana döndü.

   “Dirilişin hayırlı olsun. Bu sefer biraz uzun sürdü.”

   “Fazla umursamazsın sanki? Jihye ile Gilyoung ağlamıştı.”

   “Öyle mi yapayım?”

   “İstemem.”

Jung Heewon’un yüzünde anlaması zor bir ifade belirirken, etrafa gülümseyerek baktım. Bir an tereddüt etti, sonra ağzını açtı.

   “...Dokja-ssi, bir dakika konuşabilir miyiz?”

-------------------------------------------------------------------------

Jung Heewon buraya dört gün önce gelmişti. Cehennem Alevi Ateşlemesi’nin gücünü kullanarak birinci katı en kısa sürede geçmiş ve hızla ikinci kata tırmanmıştı. Ardındansa Cennet’e ulaşmıştı. Burası, senaryonun prangalarından kurtulabileceğin bir yerdi.

Elbette Jung Heewon adamın sözlerini kale almamıştı. İlk gün inanamamış, ikinci gün her şeyden şüphe etmişti. Üçüncü gün sarsılmıştı ve dördüncü gün ben gelmiştim.

Jung Heewon, “Birden senaryoya devam etmenin ne anlama geldiğini düşündüm,” dedi.

Jung Heewon beyni yıkanmış değildi. Zaten Cennet’in kendisi tatlı bir uyuşturucuydu.

Acı bir gülümsemeyle sordum.

   “Biraz fazla hızlı sarsılmadın mı?”

   “...Belki de hep böyleydim.” Jung Heewon acı bir gülümsemeyle baktı.

   “Bırakın beni! Jetonla ödeyeceğim! Çaldığım şeyin değerini ödeyeceğim! Bırakın beni!”

Sokaktan geçerken muhafızların mahkûmları sürüklediğini gördük. Bazıları benimle birlikte kaleye giren insanlardı. Başkalarının eşyalarını alma alışkanlığını bırakamamış gibiydiler.

Jung Heewon sürüklenen adama bakıp, “Burası Seul’den daha iyi,” dedi.

   “Evet.”

   “Türler birbirini ayırmıyor, birlikte çalışıyorlar. Herkesin yaşayabileceği evler ve çalışabileceği yerler var.”

Sanki kendini ikna etmeye çalışıyormuş gibi konuşuyordu.

   “Yoldaşlarımız tarafından ihanete uğramak zorunda değiliz, geceleri ortaya çıkan canavarlar için endişelenmemize gerek yok.”

Bunları söyleyen Jung Heewon’a baktım.

Yıkım Yargıcı Jung Heewon. Bu dünyada kendi ellerimle dövdüğüm bir kılıçtı. Belki de grubumda en çok insan öldüren kadındı. ‘Kimseyi öldürmeme’ ilkem uğruna herkesi öldürmek zorunda kalan biriydi.

   “Senaryoyu kovalamak zorunda değiliz. Birini öldürdüğümüz için kâbus görmemize gerek yok. Artık kimseyi kaybetmek zorunda da değiliz.”

En sert kılıç, kırılması en kolay olandı. En sert olduğu için en çok kullanılırdı. Bu yüzden en çok hasar görür, keskinliğini en hızlı kaybederdi. Bu yüzden diğer kılıçlardan daha çabuk kırılırdı.

   “Burası iyi bir yer.”

Sözlerim Jung Heewon’un gözlerini titretti. Gözlerinin içine bakarak konuşmaya devam ettim.

   “Bence de burası güvenli bir yer.”

Yalan değildi.

   “Kara Kale’de buradan daha güvenli bir yer yok. Hayır, belki… tüm senaryolarda bundan daha güvenli bir yer bulmak zor.”

Kabul etmek istemesem de doğruydu. Cennet gerçekten de böyle bir yerdi.

   “Dokja-ssi, yoksa—”

Ne söyleyeceğini biliyormuş gibi aceleyle konuştum.

   “Evet, burada kalmayacağım.”

   “Neden?”

   “Burası ‘son’ değil.”

   “...Dokja-ssi geleceği biliyorsun.”

Geçmişte Sinema Zindanı’nda Jung Heewon’la konuşmuştum. Bana geleceği sormuştu ve ona orada var olmadığını söylemiştim. Nitekim orijinal romanda yoktu. Geleceğini bilmediğim bir karakterdi…

   “Senaryoya devam etmem gerekiyor.”

Jung Heewon sözlerimi düşündü. Cennet halkına baktı. Gülümseyen, konuşan, yeniden yaşamak isteyen insanlar vardı.

   “Dokja-ssi, düşlediğin ‘son’ nedir?”

   “Söyleyemem.”

   “O zaman o son… buradan daha mı iyi?”

Jung Heewon’dan gelen bir soru olduğu için kolayca cevap veremedim.

   “Senaryolara devam etmezsek, herkes mutsuz mu olacak?”

İstediğim son gerçekten bu Cennet’ten daha güzel bir yer miydi? O sona ulaşıldığında herkes mutlu olabilecek miydi?

Hiç konuşmadan gökyüzüne baktık. Orada değerli bir şey varmış gibi hissediyordum ama ne olduğunu unutmuştum. Kısa bir rüyadan uyanmış gibi Jung Heewon ağzını açtı.

   “Bu yerin efendisi seni arıyor.”

Başımı salladım.

+



Çeviri: Sansanson
Son Kontrol: Hono

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

158   Önceki Bölüm