Yukarı Çık




161   Önceki Bölüm 

           
Çeviri: Animeci_Reyiz

Bölüm 10: Baitang

Odanın içine ilaç kokusu yayılmıştı. Maomao, işten döneli yalnızca birkaç dakika geçmiş olmasına rağmen kendi odasında toparlayıp hazırlayabildiği eserine memnuniyetle baktı. Artık nihayet deneylerine başlayabilecekti.

Sanırım bu iş görür.
İcadı iki tür bitkiden oluşuyordu: biri zehirli maddelerin yaraya sızmasını engellemek için, diğeri ise bedeni canlandırmak içindi. Bitkileri bir araya getirmiş, kurumalarını önlemek için yağ eklemiş, son olarak da balmumu ilave ederek merhem hâline getirmişti. Sol kolunun yenini sıvayıp bıçağını hazırlarken tatminle başını salladı. Temiz olduğundan emin olmak için bıçağı alkolle sildi, ardından ustaca savurdu ve—

“İiiiyk!” diye bir çığlık yükseldi. Bu Yao’ydu. “Maomao, ne yapıyorsun sen?!”

“Soruyu tam olarak anladığımdan emin değilim.” Maomao bıçağı kenara bıraktı; sol kolunda taze bir kesik açıkça görünüyordu. O sadece odasında yeni bir ilacı denemişti. Maomao için son derece sıradan bir durumdu ama Yao için oldukça ürkütücü bir manzara olmalıydı. “Merak etme,” dedi. “İlaç hemen burada.”

Asıl meselenin bunun işe yarayıp yaramayacağı olduğunu ise dile getirmedi. Yeni tedaviler geliştirirken ilerlemenin yolu deneme-yanılmaydı.

Keşke üzerinde deney yapabileceğim başka biri olsa, diye düşündü. Ama neredeyse babasının kaşlarını çatışını görür gibiydi. Nadiren de olsa sağlam yapılı bir askerin üzerinde karışımlarından birini denemeyi başarmıştı; fakat birkaç istisna dışında, yardım ettikten sonra geri dönmüyorlardı. İhtiyaçları olan şey şöyle güzel, sert bir eğitim kazası, diye geçirdi içinden. Pek hoş bir düşünce sayılmazdı, doğru. Fare beslemeye kalktığında insanlar sinirlenmişti; bir keresinde de kıl uzatma ilacını denemek için Maomao adlı kedinin tüylerini tıraş etme gibi parlak bir fikir aklına geldiğinde, Zümrüt Köşkü’ndeki diğer sakinlerin dehşeti ve tepkisi o kadar büyük olmuştu ki planından vazgeçmekten başka çaresi kalmamıştı.
(Sanki tıraş edilen tüyleri ziyan edecekti! Onlardan yazı fırçaları yapacaktı!)

Tüm bu nedenlerden ötürü Maomao’nun geriye kalan tek seçeneği, deneylerini kendi bedeni üzerinde yapmaktı.

Ve şimdi Yao büsbütün çileden çıkmıştı.
“Seni koca, aptal, salak!” dedi.

“Ne oldu?” diye sordu En’en; Yao’nun bağırışlarını duymuştu. İçeri girdiğinde, Yao’nun Maomao’nun sol kolunu tutmuş hâlde, son derece mutsuz bir yüzle ona baktığını gördü.

“Bir şeyler söyle ona, En’en!” diye çıkıştı Yao.

“Ne hakkında?” En’en muhtemelen akşam yemeğini hazırlıyordu; elinde biraz Çin lahanası vardı. Galiba çorba yapacaktı. En’en, balık ve domuz kemiklerini kaynatarak koyu ve lezzetli bir baitang çorbası yapardı. Maomao, birazdan mutlaka ondan içmeye karar verdi.

“Şunun hakkında! Şu kola bir bak!” Yao, Maomao’nun sol kolunu işaret etti.

“Görüyorum. Tahminimce ilaçların etkisini deniyor.”

“Bu doğru mu?!” diye sordu Yao.

“Doğru,” diye onayladı Maomao. En’en’in gözleri keskin olmalıydı; Maomao’nun ne yaptığını hiç görmemiş olsa bile anlamıştı.

“Bunu biliyordun da neden durdurmadın?!” dedi Yao. “Kolunun neden hiç iyileşmediğini düşünüyordum. Meğer sürekli yeni yaralar açıyormuşsun!”
Maomao, Yao’nun bandajı hakkında hiç yorum yapmadığını fark etmişti. Meğer görmediğinden değil, onu incitmemek için konuyu açmamaya çalışıyormuş.

“Hanımefendi, Maomao bunu bilerek yapıyor. Bu basit bir kendine zarar verme değil; etkili ilaçlar geliştirmeye çalışıyor. Onu durdurmam için bir sebep görmedim.”

“Haklı,” dedi Maomao. “Aklımda net bir hedef var. İlaçla zehir, aynı madalyonun iki yüzüdür. Formülü öyle bir dengelemen gerekir ki biri olsun, diğeri olmasın—ama elindeki şeyin ne olduğunu bilmenin tek yolu, onu denemektir.”

Tıp okuyan herkes deneyin ne kadar önemli olduğunu bilmeliydi. Hatta tıp dairesi, ilaçları denemek için çeşitli evcil hayvanlar beslerdi—bu durum Yao’nun yüzünde her seferinde çelişkili bir ifade yaratırdı ama sonunda hiçbir şey demezdi. Gerekli olduğunu biliyordu.

Maomao, bunun da aynı şey olduğunu düşünüyordu—Yao’nun itiraz etmeye pek hakkı olmayan bir konu. Ama Yao kaşlarını çatarak geri adım atacak gibi görünmüyordu.
“Umurumda değil. Bu, böyle devam etmen için bir bahane olamaz!” Maomao’nun kolunu bırakmıyordu. “Arkadaşlar, arkadaşlarının kendilerine… bunu yapmasına izin vermez!”

Maomao ile En’en aynı anda ona, gözleri faltaşı gibi açık bakakaldılar.
“Arkadaşlar… öyle mi,” dedi En’en. “Arkadaşlar böyle şeylere izin vermez… sanırım…”
Bakışlarını Maomao’ya çevirdi; gözlerinde belli belirsiz bir kıskançlık vardı.

“Öyle… arkadaşlar…” diye yineledi Maomao. Düşününce, son zamanlarda iş dışında da onlarla epey vakit geçirmişti—birlikte yemek yiyor, dışarı çıkıyor ya da sadece sohbet ediyorlardı. Bunlar, makul ölçüde, insanın arkadaşlarıyla yaptığı şeyler sayılabilirdi.

Önce En’en, ardından Maomao bu fikri yüksek sesle dile getirdikçe, Yao’nun yüzü gitgide kızardı.
“Ş-Şey, o bir dil sürçmesiydi! Meslektaş demek istemiştim! İş arkadaşları! Herkes, iş arkadaşlarının kendi üzerlerinde korkunç tıbbi deneyler yapmasına engel olmaya çalışır. Öyle değil mi, En’en?”

En’en bir an durup düşündü.
“Açık konuşmam gerekirse, Maomao’yu durdurmaya çalışmanın bir faydası olacağını sanmıyorum. Hem eğer daha büyük bir amaca hizmet ediyorsa, belki de istediğini yapmasına izin vermeliyiz.”

Maomao başını salladı.

“Pekâlâ! O zaman ben de aynısını yapabilirim!” dedi Yao.

“Asla yapamazsınız!” diye patladı En’en; elindeki Çin lahanasını düşürdü. “Mükemmel, kusursuz teninizde tek bir çizik bile olmasına izin veremem, Leydi Yao! Bu kabul edilemez! Düşünmeye bile cesaret edemem! Eğer böyle bir şey yaparsanız, ben kendi vücudumda bunun on katı—hayır, yüz katı—yaralar açarım! Bununla yaşayabilir misiniz, leydim?!”

En’en, Yao’yu omuzlarından tutmuş, şiddetle sarsıyordu. Son derece ciddi görünüyordu ve nefes nefese, hızla konuşuyordu; kendini iyice kaptırmıştı. Maomao, bunun bir “hanımefendiye” pek nazik bir muamele gibi görünmediğini düşünmeden edemedi ama En’en’in kendini tutamadığı belliydi. Birini ne kadar önemsersen, davranışlarına o kadar karışmak istersin—özellikle de bu davranışlar kendine zarar vermeyi içeriyorsa.

Yao sonunda Maomao’nun kolunu bırakınca, Maomao biraz ilaç sürüp bandajı yeniden sardı. Ardından En’en’in düşürdüğü Çin lahanasını yerden aldı.
“Şey… bir şeylerin yandığını kokluyor musunuz?” diye sordu, havayı koklayarak.

“Tencereyi ateşin üstünde bırakmıştım,” dedi En’en.

Kısa bir sessizlik oldu—sonra üçü birden mutfağa doğru koştular.

En’en’in yaptığı domuz etli çörekler kömür gibi yanmıştı. Üçün katı olacak şekilde hazırlamıştı; bu da Maomao’ya (ya da en azından ummasına) En’en’in onu da hesaba kattığını düşündürdü, ama kararmış yiyeceği yemek için insanın iştahını zorlaması mümkün değildi.

“Sonra temizlerim,” dedi En’en, morali bozulmuş bir hâlde. Yiyeceğin ziyan olmasından çok, kömürleşmiş artıklarla uğraşmak zorunda kalacağı fikri onu üzmüş gibiydi.

Bu gerçekten de zahmetli olacak, diye düşündü Maomao.

Lapa ve çorba, her zamankinden biraz daha sade bir öğün oluşturuyordu ama En’en’in baitang’ı, Maomao her yudumda bunu kendi kendine yeniden onayladığı üzere, olağanüstüydü. Tarifini bir kez sormuştu; En’en ise cevap vermek yerine Yao’ya bakıp sırıtmakla yetinmişti. Maomao, konunun üzerine gitmemenin en iyisi olduğuna karar vermişti.

Yine de içinde ne olduğunu merak etmiyor değilim. Yao’nun aksine, Maomao mütevazı malzemelerden rahatsız olmazdı; bu yüzden içine ne girdiği onun için pek de önemli sayılmazdı.

Yan yemeklerin azlığı Yao’yu biraz hayal kırıklığına uğratmış gibiydi ama En’en’in zaten çökmüş hâlini görünce düşünceli bir şekilde sesini çıkarmadı. Hanım–hizmetçi ilişkileri içinde bu bağ, Maomao’nun gözünde son derece işlevseldi—bunun nedeni de Yao’nun, En’en’in yoğun (ama her zaman karşılık bulmayan) ilgisinin odağında olmasıydı.

Maomao, çubuklarıyla bir deniz tarağı alıp ağzına attı. Tadı hâlâ doluydu.
“Bu arada, Yao, benimle konuşmak istediğin bir şey var mıydı?” diye sordu. Sonuçta yanmış yemeklere uzanan tüm bu olaylar zinciri, Yao’nun Maomao’nun odasına gelmesiyle başlamıştı. Yao, sağlam bir gerekçesi—ya da en azından makul bir bahanesi—olmadan Maomao’yu ziyaret edebilecek kadar cesur değildi.

“Ah evet, unutmuşum,” dedi Yao; hâlâ arasında biraz domuz eti duran çubuklarını bırakırken. Cübbesinin kıvrımlarından bir kâğıt çıkardı. “Burada bir çizelge var.”

“Ne çizelgesi?”

Tıp Dairesi’ndeki hekimler, bir festival ya da ritüel olduğunda çoğu zaman bizzat hazır bulunmak zorunda kalırlardı; bu yüzden her ay, hangi günlerde ve hangi etkinlikler için doktor gerekeceğini gösteren bir çizelge hazırlanırdı. Yao kâğıdı açtığında, Maomao iki son derece tanıdık kelime gördü:

“Bir bahçe ziyafeti!”

Gerçekten de öyleydi. Kış yaklaşırken arka saraydaki tüm cariyeler için bir baş belası.

“Görünüşe göre asıl mesele bu ve yıl sonu törenleri,” dedi En’en, omuzlarının üzerinden bakarak.

“Ama bahçe ziyafeti için biraz geç değil mi?” diye sordu Maomao. Bir önceki yıl, partinin en az bir ay daha erken yapıldığını hatırlıyordu. Artık bahçede seyredilecek çiçek kalmamış olmalıydı.

“Öyle,” diye onayladı En’en. “Ama tahmin etmem gerekirse, bu ziyafet sadece bir paravan.” Parmakları kâğıttaki kelimelerin üzerinden geçti. Olan bitenden her zaman haberdarmış gibi görünürdü. “Bence bu, yeni ‘isim taşıyıcısını’ tanıtmak için bir fırsat. Sürekli erteledikleri kişiyi.”

“‘Yeşim’i mi diyorsun?”

Yeşim—yani gyoku—başka bir deyişle İmparatoriçe Gyokuyou’nun babası Gyokuen. Li’nin batı uçlarındaki ikametgâhından başkente çağrılmasının üzerinden altı aydan fazla zaman geçmişti. Normalde resmî takdimi çoktan yapılmış olurdu, fakat Shaoh’un tapınak rahibesine yönelik zehirleme girişimi yüzünden bu tören ertelenmişti.

Yao ile En’en’in yüzüne hafif bir huzursuzluk çöktü. Rahibenin hâlâ hayatta olduğunu bilmiyorlardı. En azından En’en kesinlikle bilmiyordu. Yao belki bir şeylerden şüpheleniyor olabilirdi ama Yao’ya takıntılı En’en gerçeği öğrenseydi neler yapardı, kestirmek zordu.

“Batıda yeniden asker toplamaya başlamışlar. Sınır hattına yakın oldukları için batı başkenti genelde saraya danışmadan bildiğini okur. Ama belki Usta Gyokuen’in orada olması durumu biraz olsun dengeler.”

Bu bilgileri nereden alıyor? diye düşündü Maomao. En’en’in ne kadar çok şey bildiğine sürekli şaşırıyordu.

“Asker toplamak mı?” diye sordu Yao.

“Evet, hanımefendi. Merkezî otorite ordunun mevcudunu artırmaya karar verse her şey yoluna girebilir belki, ama hükümet yavaş davranıyor. Söylentilere göre gelecek yılki askerî hizmet sınavlarını beklemek istiyorlarmış.”

Komşularımızdan biri saldırı mı bekliyor?
Eğer öyleyse, merkez bölgelerde bile asker yazımına başlamak mantıklı olurdu—ama ortada somut bir tehdit yoksa, hükümeti durduran başka bir şey olmalıydı. Her hâlükârda, Maomao gibi bir tıp yardımcısının sorgulayacağı meseleler değildi bunlar.

“En’en, sana bir şey sorabilir miyim?”

“Elbette, hanımefendi?”

“Batıdan gelen o insanlara güvenebilir miyiz?”

Maomao etrafına hızlıca göz gezdirdi; soru biraz fazla açıktı. Ama yemek salonunda onlardan başka kimse yoktu ve kapı pencereler soğuğa karşı sıkıca kapatılmıştı. Kimsenin duymuş olacağını sanmıyordu.

“Genç hanım…” dedi En’en temkinle. Fakat Yao,
“Biliyorum. O yüzden burada soruyorum,” diye karşılık verdi. Yao pek çok şeydi ama aptal değildi. Üçü yalnız kalana kadar beklemişti.

“İmparatoriçe Gyokuyou hakkında çok şey duydum,” diye devam etti Yao. “Çok güzel olmasına rağmen burnu havada değil derler. Arka sarayda hizmetkârlarına bile nazik ve düşünceliymiş. Bu konuda benden çok sen bilirsin sanırım, Maomao.”

“İmparatoriçe Gyokuyou’nun ülkeyi talepleriyle diz çöktürecek biri olduğunu sanmam. Zaten Majesteleri de bir kadının kendisini tamamen parmağında oynatmasına izin verecek türden değildir.”
Sonra biraz ileri gittiğini fark eden Maomao, hemen ekledi: “...en azından arka saray hekiminden duyduğum kadarıyla.” Bu lafın faturasını yine o şarlatana kesmek gerekecekti.

Yao ve En’en, Maomao’nun arka sarayda çalıştığını biliyorlardı ama Yeşim Köşkü’nde bulunduğunu bilmiyorlardı. Gerçi En’en biliyor olabilir, fakat Maomao’nun hayatını kolaylaştırmak için konuyu açmamayı tercih ediyor olabilirdi. Sorarlarsa anlatmaya razıydı, ama gerekmedikçe gündeme getirmeye niyeti yoktu.

“Ülkeyi diz çöktürmek…” diye mırıldandı Yao, bir kaşık lapa alırken. “Geçmişte bazı kadınların böyle şeylerle suçlandığını biliyorum ama gerçekten hepsi o kadar kötü müydü acaba?”
Kaşıktaki lapa tekrar geri kaydı.

Maomao, Yao’nun ne demek istediğini anladı.
“İmparatoriçe Gyokuyou ne kadar erdemli olursa olsun, ailesi hakkında bir şey söyleyemem.”
Örneğin Gyokuen adlı adam hakkında Maomao neredeyse hiçbir şey bilmiyordu. Batı başkentinde asker yığılması ise, amacına göre oldukça ürkütücü bir ihtimaldi. Son zamanlarda isyankâr Shi klanının başına gelenleri düşününce, onların da böyle bir aptallık yapmayacağını ummak istiyordu—ama ihtimal her zaman vardı.

Yao zaman zaman fevri davranırdı ama kimi anlarda şaşırtıcı derecede sezgiliydi.
“Katılıyorum,” dedi. “İmparatoriçe Gyokuyou’nun yalnızca son derece zarif bir araçtan ibaret olmamasını tüm kalbimle diliyorum.”

“Leydi Yao…” dedi En’en endişeyle. Yao, kendi amcasının elindeki bir piyondu. Eğer İmparatoriçe’nin ülkenin en yüksek makamına sadece ailesinin gücünü ve ihtişamını artırmak için çıktığına inanırsa ne olurdu? O zaman İmparatoriçe hakkında ne düşünürdü?

Yao bir kaşık daha lapa aldı—bu kez ağzına kadar ulaştı.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

161   Önceki Bölüm