Yukarı Çık




169   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   171 

           


170.Bölüm: 33.Kısım – Yeniden Okumak (1)
-------------------------------------------------------------------------

İlk defa bir roman okuduğum anı hatırladım.

Parmak uçlarıma değen yumuşak kâğıdın dokusunu, beyaz bir zeminde çiçek açan siyah harfleri, ellerimle kıvırdığım sayfanın hissini...

   「 Önemli olan harfleri okumak değil; kelimelerin seni nereye götürdüğüdür. 」

Kitapları seven annem böyle söylerdi. En azından benim için bu yalnızca bir söz değildi.

Siyah baskının arasındaki boşluklar… Harflerin arasında küçük kar bahçem vardı. Birinin giremeyeceği kadar dar olan o boşluk, saklanmayı seven bir çocuk için mükemmel bir yerdi. Hoş bir ses duyulduğunda harfler kar gibi birikirdi.

Onların içinde bir kahraman olurdum. Maceralar yaşar, sever ve hayal kurardım. Böylece okudum, okudum ve tekrar okudum.

Bir kitabı ilk kez bitirmek üzere olduğum anı hatırlıyorum. Sanki dünyadan mahrum bırakılmış gibiydim.

“Sonsuza dek mutlu yaşadılar” cümlesiyle başkahraman ve yan karakterler çekip gitti, bense hikâyenin sonunda tek başıma kalmıştım.

Kibir ve ihanet hissi içinde, küçük benliğim yalnızlığa dayanamadığı için çırpındı.

   「 Bu… son muydu? 」

Belki de ölüme dair ilk farkındalığıma benziyordu. İlk kez bir şeyin sonlu olduğunu anladım.

Annem dedi ki:

   「 Bu son. 」

   「 Devamı yok mu? 」

   「 Evet, ‘devamı’ yok. 」

Annem acımasız gerçeği soğukkanlılıkla söyledi.

   「 Ancak son olması, hikâyenin tamamını gördüğün anlamına gelmez. 」

Sonra bana bilgece bir öğüt verdi.

   「 Evet? 」

   「 Yeniden oku. 」

Bitmiş hikâyeyi yeniden oku. Çocukken bunun ne demek olduğunu anlamamıştım.

   「 Zaten bildiğim bir hikâyeyi neden yeniden okuyayım? 」

   「 Yeniden okursan, kesinlikle farklı bir hikâye olur. 」

   「 …İstemiyorum. 」

Aynı mahrumiyet duygusunu tekrar yaşamaktan korktuğum için inat ettim.

Annem sordu:

   「 Birlikte okuyalım mı? 」

Böylece yeniden okumayı öğrendim.

İlk başta yalnızca başkahramanın konumunu görmüştüm. İkinci okuma yan karakterin konumunu, üçüncü okuma ise düşmanın konumunu gösterdi.

Her okuyuşta hikâye değişti. Hikâye bitmişti ama bitmemişti. Okuyucu vazgeçmediği sürece hikâye sona ermezdi.

Bunu hâlâ sık sık düşünürüm. Ya annem o zaman başka bir şey söyleseydi?

Tüm kurgu sahtedir ve okumak hayatının kaybıdır deseydi?

O zaman çok arkadaşım olur muydu? Ya çok çalışsaydım, zorbalığa uğramasaydım ve bana verilen gerçeklikten kaçmasaydım?

Havada kıvılcımlar belirdi ve akıp giden anılar parçalandı.

   「 Kim Dokja. Rahat görünüyorsun. 」

Başımı çevirince karanlıkta duran birini gördüm.
Bu, başkalarının rüyalarını kolayca delip geçebilecek bir varlıktı. Güçlü bir tanrı dışında bunu yapabilecek tek kişiler kâhinlerdi. Ancak buradaki kişi Anna Croft değildi.

   「 ‘Kader’ katlanılabilir mi? 」

Bu yüzü tanıyordum. Eski giysiler içinde, taç takmış bir gezgindi. Hatırladım… Takımyıldızları arasında bir kâhin vardı.

   ‘Kendi Gözlerini Oyan’.

Ziyafette karşılaştığım Olimpos’un Kral Oidipus’u.

Kral Oidipus bana dedi ki:

   「 Kaderin yaklaşıyor. 」

   ‘Kader mi? Zaten gerçekleşmedi mi? Planladığınız gibi ölü değil miyim?’

   「 Bu, basit hikâyeler kullanarak kaçınabileceğin bir kader değil. Yakında hangi tarafta duracağına karar vermelisin. Doğru seçimi yapacağına inanıyorum. 」

   ‘Kimsenin tarafında değilim.’

Kral Oidipus güldü.

   「 Eninde sonunda Olimpos’a geleceksin. Ne de olsa Olimpos’un hikâyesine senin kadar uyan hiçbir enkarnasyon yok. 」

   ‘Ne diyorsun sen—’

Cümlemi bitiremeden anılarım geri döndü.

   「 Dokja. 」

Lanet olsun. Bunu hatırlıyordum. Kanlı bir oturma odasıydı. Annem elinde bir bıçak tutuyor ve ölü bir adamın önünde duruyordu.

   「 Bundan sonra hepsini yeniden okuyacaksın. 」

Annem bana doğru gülümseyerek söyledi.

   「 Bu yüzden hiçbirini unutmadığından emin ol, Anlaştık mı? 」

Bir kabus üzerime geliyordu. Çığlık sesleri duydum. Kral Oidipus’un sesi yankılandı; sanki tüm anılarla alay ediyordu.

   「 Yıldırım Karnavalı’nda başarılı ol. Aksi takdirde sonraki senaryoda ‘ebediyen’ öleceksin. 」

-------------------------------------------------------------------------

   [Sekiz Yaşam niteliği etkinleştirildi.]

   [Bedenin diriltilecek.]

Nefesim, amniyotik sıvı gibi içimden fışkırdı.

   [Yılanın ikinci başı feda edildi.]

   [Başın gücü ‘zeka’dır.]

Soğuk tenim yeniden ısındı, gergin kaslarıma kuvvet geri döndü. Bu, deneyimlediğim dördüncü ölümdü.

Bir kez Ateş Ejderhası’na karşı, bir kez Sellerin Felaketi’ne karşı ve bir kez de Nirvana’yla uğraşırken. Bu noktada, güneş balığı Yoo Joonghyuk mu yoksa ben miyim diye düşünmem lazımdı.

   “…Ha? Burası da neresi?”

Etrafıma bakındım ancak nerede olduğumu anlayamadım. Sadece bulutumsu beyaz bir zemin ve açık bir gökyüzü vardı.

…Burası Kara Kale miydi?

   [Bonus etkisi beyninin faaliyetlerini hızlandırdı.]

Diriliş bonusu sayesinde durumu değerlendirmem daha berrak ve hızlı hâle geldi. En baştan düşünmeye karar verdim.

İlk olarak en büyük soru:

   ‘Neden öldüm?’

Üçüncü kişi bakış açısı’nı kullanarak Cennet’i izliyordum ve bedenimi Han Sooyoung’la bırakmıştım. Aniden bilincim bulanıklaştı ve ölüm mesajı belirdi.

Tek bir sonuç vardı. Uyurken biri beni öldürmüştü. Ama kim? Han Sooyoung mu?

   [Beşinci hikâyene yeni bir başarım eklendi.]

   [İnsanlar seni Utanç Taşıyan Mesih olarak hatırlayacak.]

Garip bir zamanda öldüğüm için hikâyeme tuhaf bir başarım eklenmişti.

…Aslında bunun utanç verici olduğunu düşünmüyordum.

Kehanet şöyleydi: ‘Enkarnasyon Kim Dokja, en çok sevdiği kişi tarafından öldürülecek.’ O hâlde beni öldüren kişi, sevdiğim biri olmalıydı.

   “Hey Kim Dokja! Yine mi canlandın?”

Uzaktan Han Sooyoung yürüyerek geliyordu.

   “Ne oldu böyle?”

   “Pusu.”

Han Sooyoung bulutlu alana bakarak homurdandı. Göz alabildiğine yüzen bulutlardan başka hiçbir şeyin görünmediği bir yerdi burası. Pusu denmeyecek kadar huzurlu bir manzaraydı.

   “Sen uyur uyumaz peşinde olan bazı insanlar ortaya çıktı. Durdurmaya çalışsam da işe yaramadı. Ölümcül bir yara aldın, ben de olabildiğince hızlı uzaklaştım. Sonra da bir anda kendimi burada buldum.”

Hikâye bulutlar kadar doğal gelişiyordu ancak inanması zordu.

   [Özel yetenek Yalan Tespiti Sv.2 etkinleştirildi!]

   [İfadenin doğru olduğu doğrulandı.]

   “…Saldıranların yüzlerini gördün mü?”

   “Herkes maske takıyordu, düzgün göremedim. Birkaçını Nitelik Tespiti ile öğrenebildim ama hiçbirini tanımıyorum.”

Üç günlük yolculuk Han Sooyoung’u epey güçlendirmişti. Şu anda muhtemelen Kara Kale sıralamasında ilk 20’deydi. Yine de bu kişiler onu aşarak beni öldürmüş, sonra da bizi buraya getirmişti. Ne kadar düşünsem de mantıklı bir grup aklıma gelmiyordu.

   “Başka bir şey öğrenemedin mi?”

   “Hey, soru yağmuruna tutmadan önce azıcık teşekkür etsen fena olmazdı. Üç gündür senin yüzünden sürünüyorum...”

   “Üç gün mü?”

   “Üç gündür ölüsün. Fark etmedin mi?”

Doğru ya. Sekiz Yaşam’ın bekleme süresi vardı. Üç gün… lanet olsun. Diğer ekip üyelerine ne olmuştu? Yoksa çoktan bir sonraki senaryoya mı geçmişlerdi? Öyleyse tüm planlarım altüst olurdu.

Han Sooyoung iç çekti.

   “Nereye gidersem gideyim sadece bulut var. Çoktan pes ettim.”

   “…Bu yüzden mi klonlarını saldın?”

Han Sooyoung’un klonları bulut tarlasının çeşitli yerlerinde antrenman yapıyordu. Biri Gizli Silah Tekniği çalışıyor, biri ayak hareketleri… Her bir Han Sooyoung tek bir yeteneğe odaklanmıştı.

   “Kendi antrenmanım. Seni beklerken zaman kaybetmek istemedim. Klonlarımı geri aldığımda ustalık seviyem hızla artıyor.”

Bir anda Han Sooyoung’un bu kadar kısa sürede nasıl güçlendiğinin sırrını anlamıştım.

   “Ne? Sen ■ musun?”[1]

   “Ben ■ muyum? Kahretsin… bu bile filtreliyor. Neyse, ne demek istediğini tahmin edebiliyorum.”

Her hâlükârda artık sıradan bir intihalci yazar gibi görünmüyordu. Birden meraklandım. Hayatta Kalma Yolları’nın orijinal açıklamasında Avatar yeteneği detaylı anlatılmıyordu. Biraz daha öğrenmek fena olmazdı.

   “Yeteneğin kısıtlamaları yok mu? Yeterince manan varsa sonsuz klon yapabiliyor musun?”

   “O hile olurdu. Elbette kısıtlamalar var. Her kullandığımda anılarımdan bir kısmını avatarla paylaşıyorum.”

   “…Anılarından bir kısmını mı? Peki ya avatar ölürse?”

   “O zaman o anıları kaybederim.”

Han Sooyoung bunu o kadar rahat bir şekilde söyleyince istemsizce şaşırdım. Hata yaparsa ona Alzheimer yaşatabilecek bir yetenek değil miydi bu?

Han Sooyoung düşüncelerimi okudu ve gülümsedi.

   “Merak etme. Genelde gereksiz anıları kullanırım. Ayrıca klonları geri aldığımda anılar da geri gelir. Bazen… kontrolden çıkanlar sorun oluyor o kadar.”

   “Kontrolden çıkanlar mı?”

   “Avatar’la ilk klonumu yarattığımda… anılarımdan fazlasını verdim ve kontrolden çıktı.”

 “…Bu mümkün mü ki? Peki o anıları kaybettin mi?”

Han Sooyoung omuz silkti.

   “Bilmiyorum. Ama artık küçük anılar kullanıyorum, sorun yok yani.”

   “Bi’ tek sen öyle düşünüyorsun.”

   “Kapa çeneni.”

Bir hata sonucu bir klonun önemli anılara sahip olması… Hâlâ Seul’un bir yerlerinde dolaşan başka bir Han Sooyoung olabileceğini düşününce ürperdim.

Klonlar teker teker dumana dönüşüp Han Sooyoung’a geri döndü. Muhtemelen biriktirdikleri ustalık seviyesini geri almak içindi.

Han Sooyoung aniden bağırdı.

   “Ah! Söylemediğim bir şey vardı. Şimdi hatırladım. Sen öldüğünde bir takımyıldızı beni aramaya gelmişti.”

Bu kadar önemli bir anıyı neden klonuna vermişti ki?

   “Adını unuttum ama takımyıldızı bir nebulaya aitti. Vedalar ya da… Tamnaydı galiba?”

Bu isimler tehlikeliydi. Ne hissettiğime bakmaksızın Han Sooyoung rahat bir şekilde mırıldandı.

   “Belirsiz şeyler söyledi. Doğru seçimi yap…”

   “Tam hatırlayamıyor musun?”

   “Üzgünüm. Tüm avatarlarımı geri çağırırsam hatırlarım da… Ah, garip bir Goryeo savaşçısı da vardı.”

   “Goryeo savaşçısı mı?”

   “Hiçbir şey söylemeden gitti. Cesedine bir süre baktı ve doğrudan ayrıldı.”

Goryeo savaşçısıysa muhtemelen Cheok Jungyeong’du. Ayrıca Olimpos, Vedalar ve Tamna… Büyük nebulalar harekete geçmişti. Bir şeyler olmak üzereydi.

O anda aklıma bir şey geldi.

   “Bekle, takımyıldızı doğrudan mı ortaya çıktı? Enkarnasyonu değil miydi?”

   “Evet. Sembolik bedenindeydi. Neden ki?”

   “…Anlamıyor musun?”

   “Ha?”

   “Her ne kadar sembolik beden olursa olsun, bir takımyıldızı senaryo alanında ortaya çıkmak için büyük miktarda olasılık tüketmek zorundadır.”

Takımyıldızları en çok olasılıktan korkardı. Kolay kolay sembolik olarak inmezlerdi.

Yavaşça etrafa baktım.

   “…Sanırım buranın neresi olduğunu biliyorum.”

Burası bir bariyerdi ancak sıradan bir bariyer değildi. Takımyıldızlarının sembolik biçimde ortaya çıkabildiği bir bariyerdi.

Han Sooyoung da sonunda fark etti.

   “…Mekanik Geçit Dizilişi Yöntemi.”[2]

Mekanik Geçit Dizilişi Yöntemi; beş element, dört göksel bölüm ve üç felaket ilkesini kavramış takımyıldızlarının kullandığı bir teknikti.

Ancak bu tekniği kullananları görmek zordu. Çinli Zhuge Liang özgürce kullanabilirdi. Ama burası Kore Yarımadası’ydı. O hâlde…

   “Ortaya çıkmayacak mısın?”

Havaya seslendim.

Zhuge Liang dışında bunu özgürce kullanabilen yalnızca bir takımyıldızı daha vardı. Üstelik daha önce karşılaştığım biriydi.

   “…Sanırım bir takımyıldızını kandırmaya çalışarak fazla ileri gittim.”

Bulutlar toplanarak bir insan silueti oluşturdu ve bir ses duyuldu. Otuzlu yaşlarında, hapishane kıyafeti giyen bir kadındı.

   “Daha önce karşılaşmamış mıydık?”

   “Pek hoş bir yeniden buluşma sayılmaz.”

   [Takımyıldızı Joseon’un İlk Şamanı, sana doğru kıkırdıyor.]

Joseon’un İlk Şamanı, Jeon Woochi’nin enkarnasyonu.

O, Gezginlerin Kralı’nın ‘sağ kolu’ydu.

   “Kral seni bekliyor.”

Bir şekilde beni kimin öldürdüğünü anlamıştım. Bu durum olabilecek en kötü senaryoydu. Ancak başka seçeneğim yoktu.

Başımı salladım.

   “Yolu göster.”

+

[1] Manhwada şöyle yazıyor: “Nesin sen, Nar■to mu?”

[2] Manhwa’nın resmi yayınında ‘Kozmik Boyut’ denmiş. ‘Mekanik Geçit Dizilişi Yöntemi’ bana biraz karmaşık geldi, o yüzden yazayım dedim.

+



Çeviri: Sansanson
Son Kontrol: Hono

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

169   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   171