Yukarı Çık




170   Önceki Bölüm 

           


171.Bölüm: 33.Kısım – Yeniden Okumak (2)
-------------------------------------------------------------------------

   “Şu pislik Kim Dokja… beni yine unuttu.”

Boş düzlüklerin ortasında küçük bir kale yükseliyordu. Aslında kaleden çok küçük bir ev büyüklüğündeydi. Ancak üzerindeki silahlar sayesinde bir kaleden geri kalır yanı yoktu. Söylemeye gerek bile yok, bu Gong Pildu’nun Silahlı Kalesiydi.

Dudududu!

Gong Pildu kaleye yaklaşan canavarlara mermiler yağdırdı. Kara Kale’ye girdikten sonraki birkaç hafta boyunca cehennemi bir canavar bölgesinde yaşıyordu. Canavarların ardı arkası kesilmiyordu. Kim Dokja’nın daha önce verdiği jetonlar olmasaydı, muhtemelen manası tükenip çoktan ölmüş olacaktı.

   [Takımyıldızı Savunma Ustası, savunma oyunu konusunda heyecanlı.]

Şu sapık sponsor olmasaydı işler bu hâle gelmezdi.

   “Lanet olsun!”

Öldürdüğü canavarlar sayesinde Kara Kale sıralaması hızla yükselmişti. Sorun şu ki zihinsel gücü ve manası sınırına dayanmıştı.

   “Buraya kadarmış…”

Gong Pildu, canavarın pençeleriyle parçalanan Silahlı Kale’ye umutsuz bir ifadeyle baktı. Tam o sırada uzakta altın bir şey havalandı. Güçlü bir eter fırtınası tüm alanı yararak ilerliyordu. Kim Dokja olduğunu düşünse de gelen kişi beklenmedikti.

   “…Yoo Joonghyuk?”

Devasa bir ejderha fırtınanın içinde uçuyordu. Üzerinde Gong Pildu’nun tanıdığı iki kişi vardı. Gücü tükenen Gong Pildu’nun bedeni çöktü, kale de yıkıldı. Yoo Joonghyuk şimşek gibi koşup düşen Gong Pildu’yu yakaladı.

   ‘Aşkınlık gücünü fazla kullandım. Şimdilik gücümü korumalıyım.’

Yoo Joonghyuk sağ koluna bakarak düşündü. Kılıcı tutan eli şişmiş ve kızarmıştı. Bu sponsorunun gücü değildi ancak aşkınlık da olasılıktan etkileniyordu. Kısıtlamalar yavaş yavaş kalktıkça durum düzelecekti. Ancak dokuzuncu senaryoda izin verilen olasılık, aşkınlığı tam kapasite kullanmasına yetmiyordu.

   ‘Gong Pildu’yu kurtardım. Lee Seolhwa da batı sahasında istikrarlı şekilde sıralamasını yükseltiyor…’

Planı istikrarlı biçimde ilerliyordu. Önceki senaryolara kıyasla durum çok daha sorunsuzdu.

   ‘Şimdi geriye yalnızca Kim Dokja kaldı.’

Yoo Joonghyuk batıdaki düzlükleri izlerken düşündü.

   ‘Yıldız Akışı’nın kaderi o kadar belirsiz değildir. Ne yapacaksın, Kim Dokja?’

-------------------------------------------------------------------------

   “Merak etme. Bir çıkış yolu var.”

   “…Tek sorun o kadın da değil. Bir sürü güçlü insan var. Üstelik Mekanik Geçit Dizilişi Yöntemi’yle nasıl başa çıkacaksın?”

   “Mekanik Geçit Dizilişi Yöntemi’ni parçalamanın bir yolu yok.”

Han Sooyoung ve ben, Jeon Woochi’nin enkarnasyonu Cho Youngran’ı takip ederek Mekanik Geçit Dizilişi Yöntemi’nin içinde ilerliyorduk. Cho Youngran yürümüyor, süzülüyordu. Gerçekten de Jeon Woochi’nin enkarnasyonuna yakışır bir hâli vardı.

Jeon Woochi… Hong Gildong’la birlikte Kore takımyıldızlarının zirvesine çıkabilecek güce sahip olanlardan biri...

Han Sooyoung ona bakıp tekrar konuştu.

   “Bu arada, Gezginlerin Kralı reenkarnatör tarafından öldürülmemiş miydi?”

   “Öyle kolay ölecek biri değil.”

   “Düşününce, Gezginlerin Kralı’nı tanıdığını söylemiştin. Düzgün anlat. Aranızdaki ilişki ne?”

Soru üzerine hafif bir iç çektim.

   “Dünyadaki en karmaşık ilişki.”

   “İğrendim he. Eski sevgilin mi?”

   “Annem.”

   “Ne? Gerçekten mi? Uh… Özür dilerim.”

Han Sooyoung alışılmadık derecede mahcup bir şekilde kekeledi. Konuşmamızı duymuş gibi Cho Youngran sert bir ifadeyle arkasına baktı.

   “Tam olarak bastığım yerlere basın. Başka bir yere basarsanız kaybolursunuz.”

Böyle olacağını tahmin etmiştim. Tüm Mekanik Geçit Dizilişi Yöntemleri aynıydı. Doğru yolu izlemezsen kaybolurdun. Biraz hoşnutsuz bir tonla sordum.

   “Bunu kapatamaz mısın?”

   “Zor. Ne yapacağını bilmiyorum.”

   “Ne komik. Hem öldürüyorsun hem de korkuyorsun?”

   “Dirilebildiğini biliyorum.”

   “Bu sana beni istediğin gibi öldürme hakkı mı veriyor?”

   “Onun için özür dilerim. Ayrıca seni öldürmek için hareket etmemiştim. Kadına saldırdım, o da seni kalkan olarak kullandı.”

…Ne?

Arkamı döndüğümde Han Sooyoung’un ıslık çaldığını gördüm. Gülümseyen yüzüne bakarken kafasına bir tane indirmeyi düşündüm. Bu konuyu daha sonra sorgulayacaktım. Sekiz canım olabilir ama… dur, artık altıydı.

Tekrar Cho Youngran’a bakıp sordum.

   “Neden anneme yardım ediyorsun?”

Ani sorum üzerine Cho Youngran duraksadı.

   “Açıkçası senin gibi birinin neden bir enkarnasyonu takip ettiğini anlamıyorum. Joseon’un İlk Şamanı sayesinde şu anda kral bile olabilirsin.”

   “…Sponsorumu nereden biliyorsun?”

   “Mekanik Geçit Dizilişi Yöntemi’ni kullanabilen Koreli bir takımyıldızı olduğu belli.”

Jeon Woochi masal sınıfı bir takımyıldızı olmasa da gücünü kullanırken olasılık tüketimi az olduğu için erken senaryolarda büyük avantaj sağlıyordu. Üstelik senaryo ilerledikçe biriktirebileceği ün ve hikâyeler, aynı derecedeki diğer takımyıldızlarına kıyasla eziciydi. Yoo Joonghyuk’un erken senaryolarda onu müttefik olarak almaya çalışmasının nedeni de buydu.

Cho Youngran cevap verdi.

   “Kral olmaya uygun değilim.”

   “Annem zayıf noktanı mı yakaladı?”

Bir şey söyleyecek gibi oldu ama tekrar sustu.

   “Dürüst ol, sana yardım edebilirim.” dedim.

   “…”

   “O kişi tarafından kandırılıyorsun.”

Jeon Woochi’nin enkarnasyonunu kendi tarafıma çekebilirsem büyük bir güç olurdu. Elbette, pek umutlu değildim.

   “Kızımı kurtardı.”

Beklediğim gibiydi.

   “Anlıyorum. Çocuğunun hayatını kurtardı demek… Elbette, böyle bir şeyden sonra sadık olman normal.”

Sözlerim üzerine Cho Youngran’ın kaşları seğirdi.

   “Ses tonunda alay var sanki?”

   “Evet. O hayatı ‘kurtarmasının’ kasıtlı olduğunu düşünüyorum.”

   “…Kasıtlı mı?”

   “Annemde garip bir şey yok mu?”

   “Ne gibi?”

   “Dünyaya fazlasıyla uyumlu ya da bu noktada bilinmemesi gereken şeyleri biliyor.”

Han Sooyoung ne yapmaya çalıştığımı bilmediği için şaşkın bir ifadeyle bana baktı.

Cho Youngran sordu.

   “…Ne demek istiyorsun?”

   “Ne mi demek istiyorum? Annem hangi takımyıldızını seçeceğini biliyordu.”

   “…!”

   “Belki de seni kullanmak için kızını kurtardı. O böyle biridir.”

Tam hatırlayamasam da Cho Youngran adındaki bir kadın bir zamanlar Jeon Woochi’nin enkarnasyonu olmuştu. Kızını kaybedip dünyadan intikam almaya karar veren bir karakterdi. Bu hikâyeyi anneme ne zaman anlattım bilmiyordum ancak benden duyup bilgiyi hatırladıysa, kullanmış olması abartı sayılmazdı.

Fakat Cho Youngran’ın ağzından beklenmedik sözler çıktı.

   “Onun hakkında yanılıyorsun.”

   “Yanılıyor muyum?”

Bana tuhaf bir bakış attı. Hoşnutsuz bir şefkatle dolu, nefret ettiğim türden bir bakıştı.

   “Sookyung-ssi sandığın kadar kötü biri değil.”

İçimde yükselen tiksinti duygusundan mıydı acaba? Sertçe karşılık verdim.

   “Onu benden iyi kimse tanıyamaz.”

   “Genelde ebeveynleri hakkında hiçbir şey bilmeyen çocuklardır. Her neyse, geldik.”

Birden ön kapıya benzeyen bir şey gördüm. Cho Youngran Han Sooyoung’a döndü.

   “Kız, sen giremezsin. Benimle bekle.”

   “Cık, annen pek utangaçmış. Dikkatli ol.”

Başımı sallayıp elimi kapıya uzattım. Bu kapının arkasında muhtemelen mevcut senaryonun en güçlü düşmanı vardı.

Cho Youngran konuştu.

   “Zile bas.”

Ding dong.

Her nasılsa o eski moda zil sesi tanıdık anıları canlandırdı. Sanki çok uzun zaman önce duymuşum gibi bir zil sesi... Ardından kapının içinden annemin sesi geldi.

   “Girebilirsin.”

Kapı açıldı ve tanıdık bir ev girişi göründü. Birkaç çift ayakkabı düzenli şekilde yan yana duruyordu. Bazıları çocuklara ait olacak kadar küçüktü. Dejavu hissim daha da yoğunlaştı.

Evin içi de tanıdıktı. Ne aşırı gösterişli ne de eski modaydı; ancak küçük süslemeler ev sahibinin zevk sahibi biri olduğunu gösteriyordu.

Salona girince tanıdık bir manzarayla karşılaştım. Unutulmuş duvar saati, televizyon… Kanepeye oturmama gerek kalmadan dokusunu biliyordum. Masanın yeri bile tanıdıktı.

   [Dördüncü Duvar sarsılıyor.]

Gerçekten… bu korkunç bir hobiydi.

Annem salondaki kanepede zarif kıyafetler içinde oturuyordu. Bana sordu.

   “Bayağı uzun sürdü. Uzun zaman sonra eve dönmek nasıl bir his?”

   “Ölü kalmayı tercih ederdim.”

   “Sağlıklı olmana sevindim.”

   “Birileri sayesinde az önce ölüp geri dirildim.”

Muhtemelen inisiyatifi ele geçirmek için burayı seçmişti. Bundan sonraki diyalog, önümüzdeki iki senaryonun sonucunu belirleyecek bir savaş alanı olacaktı.

   “Nirvana’nın seni öldürdüğünü duymuştum. Nasıl hayattasın?”

   “Öyle biri tarafından kandırılmam. Unuttun mu? Benim de geleceğe dair epey bilgim var.”

Beklediğim cevaptı. Yine de annem Nirvana’yı kandırmayı başarmıştı. Bu kişinin neler yapabileceğine dair hiçbir fikrim yoktu. Belki de şu anda benim için en tehditkâr olan Yoo Joonghyuk ya da takımyıldızları değil, bu kadındı.

   “Hayatta olmana rağmen cenazeme gelmedin.”

   “Geride kalan talihsiz kişi benken neden cenazeye gideyim?”

   “Yetmedi, adamlarına beni bir kez daha öldürttün.”

   “Sorumsuz bir oğul olduğun için seni bir kez daha öldürdüm. Bu sefer de mi cenaze istiyorsun? Bir sürü iyi yoldaşın varmış. Tekrar dirileceğini bilmiyorlardı hüngür hüngür ağladılar…“

Bunları söyleyen annemdi. Derin bir nefes aldım. Annemle konuşurken asla dikkatsiz olamazdım. Asıl mücadele şimdi başlıyordu.

   “Neden beni öldürdün?”

Annem gülerek cevap verdi.

   “Enkarnasyon Kim Dokja, en çok sevdiği kişi tarafından öldürülecek.”

   “…Bunu nereden biliyorsun?”

   “Yoo Sangah-ssi söyledi. Seni kurtarmamı istedi.”

Demek Yoo Sangah anneme gitmişti.

   “Bu arada bu kez başka bir kızla gelmişsin. Zevklerin mi değişti? Dürüst olmak gerekirse, Yoo Sangah’ı daha çok beğeniyorum.”

   “Gereksiz şeylere takılma. Konuştukça seni daha az anlıyorum. Beni kurtarman istenirken neden öldürdün?”

   “Sayemde kehanet gerçekleşti. Yanılıyor muyum?”

   “Ne?”

Zihnim karmaşıklaştı. Hayır, söylediği şey…

Annem devam etti.

   “Kehanette açıkça yazıyordu. ‘En çok sevdiğin kişi.’ Bu yüzden ben öldürdüm.”

Dünyada en çok nefret ettiğim kişinin bunu söylemesi saçmaydı.

Yine de duyduğum an tarif edemediğim bir sarsıntı hissettim. Annemden kesinlikle nefret ediyordum. Hayatım onun yüzünden mahvolmuştu. Ancak… hislerim karmaşıktı.

   “Anlıyorum. En çok sevdiğim kişinin sen olduğunu düşündüğün için beni öldürdün? Bu kader miydi?”

   “En sevdiğin romanda sıkça geçmiyor mu bu?”

   “Öyleyse tamamen başarısız oldun.”

Kader bana en çok sevdiğim kişi tarafından öldürüleceğimi söylemişti. Öyleyse son ölümümle kaderin gerçekleşmiş olması gerekirdi.

   “Hâlâ kader mesajını alıyorum.”

Doğruydu. Az önce o lanetli mesaj kulaklarımda yankılanmıştı.

   [Devasa bir kader kesin ölümünü arzuluyor.]

Üstelik değiştirilmişti. ‘Kesin ölüm.’

Rüyalarımda Kral Oidipus’un söylediği sözler doğruydu. ‘Sekiz Yaşam’ hikâyesiyle bu kaderden kaçamazdım.

“En azından… en çok sevdiğim kişi sen değilsin.”

+

Çn: Normalde Pazar günleri bölüm atmıyorum ama bugün atmasam olmazdı. 

İyi ki doğdun Kim Dokja^^



~Novel çizerinin geçen yıl Dokja’nın doğum günü için çizdiği resim. Azıcık spoiler var ama neyse, zaten biliyorsunuzdur

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

170   Önceki Bölüm