Nimara’nın intikamı, çok daha karanlık bir yolla alınmıştı.
Kael ayağa kalktı. Artık sıra ondaydı. “Güzel iş Celeste. Şimdi sıra bende. Bakalım şu Zephyros, Celeste’nin açlığını doyurabilecek kadar ilginç mi?”
—————————————————————
...
Celeste arenadan ağır adımlarla çıkarken, Kael ile göz göze geldiler.
Celeste’nin gözlerindeki o vahşi parıltı henüz sönmemişti ama Kael’in yanından geçerken hafifçe gülümsedi. Bu, “Sıra sende, eğlencene bak,“ demekti.
Kael, VIP locasının korkuluklarından aşağıya, arenanın tam merkezine doğru süzüldü. Uçmuyor, adeta uzayın kendisini ayaklarının altına bir merdiven gibi seriyordu.
[Uzay Elementi: %100] ustalığı sayesinde, attığı her adımda gerçeklik hafifçe bükülüyordu.
az önce Celeste’nin yaptığı katliamı izlemiş olmasına rağmen son derece sakindi. Ellerini cübbesinin içinde birleştirmiş, Kael’i süzüyordu.
“Kael Oksileon…” dedi Zephyros. Sesi, sanki binlerce kemiğin birbirine sürtünmesi gibi kuruydu.
“Seni izledim. Ama ne kadar bakarsam bakayım, sendeki dengesizliği çözemiyorum. Gümüş Kademe bir beden, ama bir galaksiyi yutacak kadar aç bir ruh.”
Kael, arenanın ortasına indiğinde toz bile kalkmadı. Elini havaya kaldırdı ve parmaklarının arasında küçük, morumsu bir kıvılcım döndürmeye başladı.
Bu, rafine edilmiş 350 Trilyon Mana’nın sadece bir damlasıydı.
“Çok konuşuyorsun Zephyros,” dedi Kael, sesi tüm arenada yankılanarak.
“Celeste senin için ‘ilginç’ dedi. Umarım beni hayal kırıklığına uğratmazsın. Çünkü sıkılırsam, bu gezegenin haritasını yeniden çizmek zorunda kalırım.”
“DÖVÜŞ BAŞLASIN!”
Hakemin sesiyle birlikte Zephyros anında ortadan kayboldu. [Hiçlik Adımı]. Bir saniye sonra Kael’in tam arkasında belirdi, elleri kara bir enerjiyle kaplıydı. [Ruh Aşındırma]. Ancak Kael arkasına bile bakmadı.
[Zamanın Mutlak Buyruğu: Yavaşlatma] Kael için dünya bir anda donma noktasına geldi. Zephyros’un parmak uçlarındaki o kara enerji, Kael’in ensesine santimetreler kala havada asılı kaldı. Kael yavaşça arkasına döndü.
Zephyros’un gözlerindeki o donmuş şaşkınlığı görebiliyordu.
“Hız mı?” diye fısıldadı Kael.
“Ben zamanınkendisiyim.”
Kael, [Mana Sıkıştırma (Evrensel)] becerisini tetikledi. Zaten yoğun olan manası, bir anda daha da keskinleşti.
Yumruğunu sıktı ve [Yumruk İmparatoru] pasifinin verdiği +%200.000 Hasar Artışı’nı, [Kaos: Bozunum] becerisiyle birleştirdi. Kael’in yumruğu Zephyros’un karnına değdiği an, zaman akışı normale döndü.
BOOOOM!
Arena, bir Süpernova’nın küçük bir simülasyonu gibi sarsıldı. Zephyros, bir mermi gibi fırladı ve arenayı çevreleyen, binlerce rünle güçlendirilmiş bariyerlere çarptı.
Seyirciler nefeslerini tuttu. Kimse Gümüş Kademe birinin, Zephyros gibi bir canavarı tek bir vuruşla bariyerlere gömeceğini tahmin etmemişti.
Ancak Zephyros, bariyerlerin içinden yavaşça doğruldu. Cübbesi parçalanmıştı ve göğsünde, Kael’in yumruğunun bıraktığı, sürekli genişleyen kara bir delik vardı. Ama kan akmıyordu.
Zephyros, bariyerlerin içinden yavaşça doğruldu. Üzerindeki gri cübbe parçalanmış, göğsündeki darbe izinden yayılan enerji arenadaki zemini sıvılaştırmaya başlamıştı.
Gözlerini Kael’e diktiğinde, içindeki kibir yerini saf bir dehşete ve idrake bırakmıştı.
“Bu güç...” dedi Zephyros, sesi titreyerek. “Sadece bir teknik değil. Bu frekans... Kaos ve Düzen’in bu imkansız, bu tuhaf uyumu...”
Yarasından sızan enerjiyi eliyle bastırdı ve gözleri fal taşı gibi açıldı.
“Yoksa o... Birkaç hafta önce galaksileri bile sarsan, evrenin dokusunda onarılamaz bir yara açan o doğaüstü patlama... O senin eserin miydi, Kael Oksileon?!”
Seyirciler arasında bir fısıltı dalgası yayıldı. Galaktik haber ajanslarının haftalardır “Doğal bir kozmik felaket“ olarak nitelendirdiği o Süpernova’nın, karşılarındaki bu Gümüş Kademe genç tarafından yapılmış olma ihtimali, herkesin üzerine bir karabasan gibi çöktü.
Kael, elindeki rafine mana küresini hafifçe havaya fırlatıp tuttu. Dudaklarında o meşhur, özgüven dolu gülümseme vardı.
“Aa, o mu?” dedi Kael, sanki sıradan bir bardak kırmış gibi rahat bir tavırla.
“Sadece küçük bir deneydi Zephyros. Ama görüyorum ki yankıları senin gibi bir ‘gölgeye’ kadar ulaşmış.”
Kael’in bu itirafı, arenadaki atmosferi bir anda vakuma çevirdi. İnsanlar artık bir dövüşçüye değil, bir Doğal Afet’e bakıyorlardı.
“Şimdi,” dedi Kael, gözleri aniden parlayarak. “Deneyin ikinci aşamasına geçmeye ne dersin? Bu sefer laboratuvarım sensin.”
Kael, [Zamanın Mutlak Buyruğu: Hızlandırma] ile [Mana Sıkıştırma]
becerilerini senkronize etti. Vücudundan yayılan baskı o kadar arttı ki, VIP locasındaki korumalar bile diz çökmek zorunda kaldı.
[Beceri: Kaosun Mutlak Buyruğu - Aktif!] [Beceri: İmparatorun Kılıç Niyeti - Aktif!] Kael yerinden kıpırdamadı bile. Sadece kılıç niyetini, rafine edilmiş 350 Trilyon Mana’sı ile besleyerek ileriye doğru bir “düşünce“ gönderdi. Görünmez bir bıçak, uzayı bir kağıt gibi ikiye böldü.
Zephyros, [Hiçlik Adımı]’nı kullanarak kaçmaya çalıştı ama Kael’in [Uzay Elementi: %100] hakimiyeti buna izin vermedi. Kael, Zephyros’un kaçtığı koordinatı önceden “kilitledi“.
“Kaçamazsın,” diye fısıldadı Kael.
“Çünkü bulunduğun bu uzay.. artık benim mülküm.”
Zephyros, uzayın ortasında sanki görünmez bir mengene tarafından yakalanmış gibi donup kaldı. Kael’in gönderdiği kılıç niyeti, Zephyros’un “Boşluk Perdesi“ni tereyağından kıl çeker gibi geçti.
“AAGHHH!”
Zephyros’un sağ kolu, omuz hizasından sanki hiç var olmamış gibi bir anda silindi. Kan akmıyordu; çünkü Kael’in saldırısı sadece dokuyu değil, o bölgedeki zamanı ve varlığı da silmişti.
Kael yavaş adımlarla, havada yürüyerek rakibine yaklaştı. Her adımında [Mana Dalgalanması] yayıyordu, bu ise Zephyros’u zayıflatıyordu.
“Bana maddeye vurduğumu söylemiştin,” dedi Kael, Zephyros’un hemen önünde durarak. Elini Zephyros’un sağlam kalan omzuna koydu.
Kael’in eli Zephyros’un omzuna değdiği anda, yumuşak bir ışık akışı başladı.
Morumsu, neredeyse siyah bir mana damarı gibi damarlarından Zephyros’un yaralı bedenine süzüldü. Kopan kolun yerinde, önce bir gölge belirdi, sonra o gölge katılaştı, kemik, et, deri...
hepsi saniyeler içinde yeniden şekillendi. Kael’in iyileştirme becerisi o kadar kusursuzdu ki, Zephyros’un bedeni sadece onarılmakla kalmamış, sanki hiç yaralanmamış gibi daha da keskin, daha güçlü hissediyordu.
Zephyros’un gözleri faltaşı gibi açıldı. Bir an önce ölümcül bir delik olan göğsü şimdi pürüzsüzdü. Kolunu kaldırıp baktı– sanki yeni doğmuş gibiydi.
“Sen... neden?” diye fısıldadı, sesi titreyerek.
“Beni neden iyileştiriyorsun? Bu bir alay mı!?”
Kael elini yavaşça çekti, dudaklarında o tanıdık, hafif alaycı gülümseme belirdi. Havada asılı duruyordu hâlâ, ayakları yere değmiyordu.
“Alay mı?” dedi, başını hafifçe yana eğerek.
“Hayır Zephyros. Sadece... adil olmak istedim. Senin gibi bir ‘gölge’yi, yaralı halde ezmek eğlenceli olmazdı. Hadi, daha iyisini yap bakalım. Bütün gücünü koy ortaya. Göster bana, o gri cübbenin altında gerçekten ne kadar karanlık saklıyorsun.”
Zephyros’un yüzünde bir anlık tereddüt geçti, sonra gözleri alev aldı. İyileşmenin getirdiği o taze güçle birlikte, içindeki kibir yeniden kabardı. Elleri titreyerek havaya kalktı.
Arenanın zemini çatırdadı, gölgeler yerden fışkırarak devasa bir kasırga haline geldi.
“PEKİ ÖYLEYSE!” diye haykırdı Zephyros.
“Madem istiyorsun... Ebedi Gölge Hapishanesi’nin gerçek halini gör!”
Tüm arena bir anda karanlığa gömüldü.
Işık yok oldu, ses yok oldu, hatta mana akışı bile kesildi gibiydi.
Seyirciler VIP localarda panikle ayağa kalktı, bazıları kalkan becerilerini aktive etmeye çalıştı ama nafile– gölgeler her şeyi yutuyordu.
Zephyros’un sesi her yerden yankılandı, binlerce ağızdan aynı anda “Burası benim krallığım artık, Kael Oksileon. Zamanın, uzayın, varlığın... hepsini gölgelere gömdüm. Kaçış yok. Ölüm bile yok. Sadece sonsuz hiçlik!”
Kael ise hâlâ gülümsüyordu. Gözlerini kapadı bir an, sonra açtığında pupil’leri tamamen mor bir boşluğa dönüşmüştü.
“Güzel,” dedi usulca. “Gerçekten güzel bir çaba.”
...
Birkaç dakika geçti– ya da belki saniyeler, belki saatler; gölgelerin içinde zaman kavramı yoktu.
Zephyros bütün gücünü ortaya dökmüş, gölge klonları yaratmış, ruh aşındıran zincirler fırlatmış, hatta kendi varlığını parçalara ayırıp Kael’in etrafını sarmıştı. Ama her seferinde... Kael sadece duruyordu.
Bir adım atmıyordu bile. Sadece hafifçe elini sallıyor, ya da parmağını oynatıyordu– ve gölgeler dağılıyordu. Zaman yavaşlıyor, uzay bükülüyor, kaos düzeni yeniden yazıyordu.
Sonunda Zephyros nefes nefese, gölgelerin ortasında diz çöktü. Bütün alanı kaplayan karanlık yavaşça çekilmeye başladı.
Arenanın ışıkları geri döndü. Zephyros’un cübbesi paramparça, bedeni titriyordu. Kael yavaşça önüne indi, ayakları nihayet yere değdi– ama toz bile kalkmadı.
“Hmm...” dedi Kael, başını kaşıyarak.
Sanki canı sıkılmış bir çocuk gibiydi.
“Oldukça... standarttı be Zephyros. Beklediğimden daha az eğlenceli çıktı.”
Zephyros başını kaldırdı, gözlerinde hem korku hem de meydan okuma vardı.
“Sen... sen hâlâ tam gücünü kullanmadın bile, değil mi?”
“Hmp..”
Kael güldü– kısa, alaycı bir kahkaha.
“Doğru. Aslında... seni test ediyordum, sonuçta eğlenmek istiyordum... Ama sanırım sınırına geldin.”
Bir an sustu, sonra gözleri parladı. O meşhur, tehlikeli parıltı geri döndü.
“Peki... o galaksileri sarsan, evrenin dokusuna onarılamaz bir yara açan saldırıyı görmek ister misin? Gerçek halini. O ‘küçük deney’in tam versiyonunu.”
Arenada buz gibi bir sessizlik çöktü. Seyirciler donakaldı. Hakem bile elini kaldıramıyordu.
Zephyros yutkundu. Sesinde ilk kez gerçek bir korku vardı.
“Sen... ciddisin.”
Kael omuz silkti.
“Ciddi olmasam burada durur muydum? Ama merak etme. Sana söz veriyorum... bu sefer seni de içine katacağım. Belki hayatta kalırsın. Belki de... yeni bir kozmik toz tanesi olursun.”
Elini yavaşça kaldırdı. Parmaklarının arasında, o tanıdık mor kıvılcım belirdi– ama bu sefer çok daha yoğun, çok daha karanlık. Arenanın havası ağırlaştı, yerçekimi bile bükülmeye başladı.
“Hazır mısın Zephyros? Çünkü ben... sıkıldım.. kaç yıldır–.. her neyse...”
Ve o anda, [Elemental Süpernova]’nın ikinci, gerçek hali tetiklenmeye başladı...
Kael’in parmakları arasındaki mor kıvılcım yavaşça büyüdü. Artık sadece bir kıvılcım değildi; küçük bir kara delik gibi dönüyor, etrafındaki havayı emiyor, ışığı büküyor, arenanın zemini bile titreşiyordu.
Seyircilerin çığlıkları yükseldi, bazıları localardan kaçmaya çalıştı ama kapılar kilitlenmişti. Hakem çoktan baskı yüzünden yere yığılmıştı.
Zephyros dizlerinin üstünde, gölgeleri tamamen dağılmış, nefes nefese Kael’e bakıyordu.
Yüzünde artık ne kibir, ne meydan okuma kalmıştı. Sadece saf, ilkel bir korku vardı.
Kael elini yavaşça indirdi. Kıvılcım hâlâ parmaklarının arasında dans ediyordu ama patlamadı. Henüz.
“Dur,” dedi Kael, sesi arenanın her köşesine aynı anda ulaşıyordu. Sakin, neredeyse nazikti. “Dur, Zephyros.”
Zephyros’un omuzları çöktü. Gözleri faltaşı gibi açık, Kael’in yüzüne bakıyordu.
“Pes et,” diye devam etti Kael.
“Şimdi. Tam burada, tam bu anda. Diz çök, başını eğ ve ‘yenildim’ de. O zaman bu küçük gösteriyi burada bitiririm.”
Zephyros yutkundu. Boğazı kurumuştu. Arenadaki herkes nefesini tutmuş, bir sonraki saniyeyi bekliyordu.
“Eğer devam edersen…” Kael hafifçe omuz silkti, sanki hava durumundan bahsediyormuş gibi. “Bu sefer gerçekten patlatırım.
O ‘küçük deney’in tam halini. Ve inan bana, bu arenadaki herkes– sen, ben, seyirciler, hakem, hatta şu VIP localardaki sözde soylular… Hepsi bir anda kozmik toza dönüşür. Galaksinin bir köşesi daha eksilir. Belki bir sonraki haber ajansları buna da ‘doğal felaket’ der, kim bilir.”
Kael’in gözleri Zephyros’un gözlerine kilitlendi. O meşhur gülümseme hâlâ dudaklarındaydı ama bu sefer içinde zerre eğlence yoktu. Sadece soğuk bir gerçeklik.
“Ben sıkıldım dedim ya? Ama ölmeyi hiç istemiyorum. Senin de istemediğinden eminim. O yüzden… pes et. Hayatını kurtar. Ve belki bir dahaki sefere, gerçekten hazır olduğunda tekrar karşıma çıkarsın.”
Arenada ölüm sessizliği hâkimdi. Sadece Zephyros’un hırıltılı nefesi duyuluyordu.
Sonra… yavaşça, titreyen elleriyle yere dayandı. Alnı arenanın soğuk zeminine değdi.
“Yenildim,” diye fısıldadı. Sesinde kırık bir gurur vardı. “Yenildim… Kael Oksileon.”
Kael’in parmaklarındaki mor kıvılcım bir anda söndü. Sanki hiç var olmamış gibi. Arena yeniden nefes almaya başladı; ışıklar normale döndü, yerçekimi düzeldi, seyirciler şok içinde birbirlerine sarıldı ya da ağlamaya başladı.
Kael bir adım geri attı, ellerini cebine soktu– sanki az önce bir galaksiyi yok etmekten vazgeçmemiş gibi rahat.
“Güzel seçim,” dedi usulca.
“Şimdi kalk. Hakem nerede? Bu maçı bitirsin. Benim daha yapacak işlerim var.”
Hakem titreyerek doğruldu, sesi çatallaşarak bağırdı
“KA… KAZANAN… KAEL OKSİLEON!”
VIP locasında sessizlik bir an için buz kesti. Sonra patladı.
Maria ellerini ağzına götürdü, gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Carlos’un eli istemsizce Maria’nın omzuna gitti, destek olmak ister gibi.
Lyra ise ayağa fırlamış, “Ağabeyimmm!” diye çığlık atıyordu, sesi arenanın uğultusuna karışıyordu.
Aurelion Moonlight locanın kenarında dimdik duruyordu, ama çenesi hafifçe sıkılmıştı.
Selvaria ise kollarını kavuşturmuş, dudaklarında gururlu ama kontrollü bir tebessüm vardı.
“Bu çocuk…” diye mırıldandı Aurelion, sesi sadece locadakilerin duyabileceği kadar alçaktı. “Gerçekten de bir felaket.”
Selvaria başını hafifçe eğdi.
“Ve bizim kızımızın seçtiği felaket.”
Moonstar kardeşler ise farklı tepkiler veriyordu.
Celeste korkuluklara yaslanmış, kolları kavuşturulmuş, dudaklarında muzip ama tehlikeli bir gülümseme vardı.
Gözleri hâlâ arenadaki Zephyros’a kilitliydi.
“Eh,” dedi usulca, Kael locaya vardığında.
“Dünyayı mı kurtardın?”
Kael, Celeste’in sorusuna bir an duraksayarak baktı, sonra ise kendisiyle uğraştığını anlayarak ilk önce gözlerini hâlâ arenanın tozlu zemininde.
Zephyros’un diz çökmüş siluetinde gezdirdi.
Sonra yavaşça başını çevirdi, dudaklarında o tanıdık, hafif yorgun gülümseme belirdi.
“Evet… sanırım dünyayı kurtardım,” dedi usulca.
“...kendimi frenleyerek.”
Celeste’in kaşları hafifçe kalktı, kollarını biraz daha sıkı kavuşturdu. Gözlerinde muzip bir parıltı yanıp söndü.
“Frenlemek mi? Senin gibi biri için bu kelimeyi duymak… alışılmadık, genelde hep ilerlersin.”
Kael omuz silkti, locanın korkuluğuna yaslandı. Altındaki arena hâlâ uğultu içindeydi ama o sesler ona uzak geliyordu.
“350 trilyon mana…” dedi sakince.
“Bir damlasını serbest bıraksam bu arena değil, bu gezegen bile kalmazdı. Becerilerim ile belki birkaç galaksi de sessizce eksilirdi.”
Sesi yükselmedi. Tehdit yoktu. Sadece çıplak bir gerçek. Locadaki herkes sustu.
Aurelion’un çenesi hafifçe sıkıldı.
Selvaria’nın bakışları ilk kez Kael’i bir genç olarak değil… bir kozmikeşik olarak ölçüyordu.
“Ve sen durdun.” dedi Aurelion ağır bir tonla. “Bu… gücünden daha tehlikeli bir meziyet.”
Kael gözlerini arenaya indirdi. Zephyros hâlâ diz çökmüş haldeydi.
Bir zamanlar kibirli olan adam şimdi yalnızca hayatta kalmıştı.
“Yok etmek zor değil,” dedi Kael. “Zor olan… neyi yok etmeyeceğini seçmek.”
Bu cümle locadaki havayı değiştirdi. Bu artık bir dövüşçünün değil, bir hükümranın cümlesiydi.
Maria Kael’e yaklaştı ama bu sefer sarılmadan önce bir an durdu.
Sanki elini uzattığında bir yıldız kümesine dokunacakmış gibi temkinliydi.
“Biz sana güç vermedik,” dedi yumuşak ama ciddi bir sesle.
“Biz sana kalp verdik. Onu kaybetmediğini görmek… asıl zafer bu.”
Carlos başını ağır ağır salladı.
“Güç büyür. Ama sınır bilinci… büyümezse her şeyi çürütür.”
Lyra bu kez bağırmadı. Sadece Kael’in elini tuttu. Sessizce.
Celeste Kael’in yanına geldi. Bu sefer gözlerinde muziplik yoktu.
Celeste’in dudaklarında hafif, gururlu bir kıvrım oluştu.
“İşte o yüzden… tehlikelisin.”
Elaria yumuşak ama net bir sesle ekledi
“Bir dahaki sefere durmayacaksan… yalnız olmayacaksın.”
Nimara gözlerini Kael’den ayırmadan fısıldadı
“Sen sınırı geçersen… biz de geçeriz.”
Kael hepsine baktı.
Ailesine. Sevdiği kadınlara. Kendisini hâlâ insan olarak görebilen tek varlıklara.
Sonra derin bir nefes aldı.
“Bugün durdum,” dedi.
“Çünkü bugün… evrenin beni hatırlamasına gerek yoktu.”
Aurelion hafifçe gülümsedi.
“Evren seni zaten hatırladı, çocuk.”
Arenada insanlar hâlâ Kael’e bakıyordu. Alkışlayanlar vardı.
Ama daha fazlası… susuyordu.
Çünkü herkes aynı şeyi anlamıştı
Az önce bir şampiyon kazanmadı.
Az önce bir felaket, bilinçli olarak geri adım attı.
Kael son kez Zephyros’a baktı. Sonra gözlerini düşünceler ile gökyüzüne çevirdi.
“Yarın…” dedi çok alçak bir sesle, “belki frenlemem.”
Ve bu cümle, arenadaki bütün alkışlardan daha ağır düştü.
...
•Tekpi Bırakmayı
•Yorum Atmayı, unutmayın!
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.