

189.Bölüm: 36.Kısım – Hikâye Ufku (1)
-------------------------------------------------------------------------
O gün, Seul Kubbesi’ndeki herkes göz kamaştırıcı bir ışığın içine gömüldü.
[Birisi onuncu ana senaryoyu temizledi.]
[Tebrikler. Onuncu senaryoyu geçtiniz.]
Şeytani insanlardan kaçmak için Seul Kubbesi’nin köşelerine saklananlar ve Kara Kale’nin birinci ile ikinci katlarında zar zor hayatta kalanlar… Senaryonun tehdidinden bir şekilde kurtulmayı başaran tüm enkarnasyonlar aynı mesajı aldı.
[
Seul Kubbesi’nin Kurtarıcısı başarımını elde ettin.]
Kurtarıcı.
İnsanlar ilk başta anlamadı ama zihinlerinden önce bedenleri ikna oldu. Uzuvları kasıldı, gözbebekleri büyüdü, dudakları titredi.
[Seul Kubbesi’nden kaçabilirsin.]
Uzun süredir diledikleri şey sonunda gerçeğe dönüşmüştü. Kara Kale’nin birinci ve ikinci katındaki insanlar şehrin içine ışınlandı. Ardından herkes aynı manzarayı gördü.
Kara Kale büyük bir gürültüyle çöktü. Tüm Seul’u pençesinde tutan korkunç kâbus, bir kumdan kale gibi yıkıldı. Parçalanan kalıntılar kısa süre içinde toza dönüştü. İnsanlar bu manzarayı izlerken tarif edemedikleri duygularla doldu.
“Bitti,” dedi biri.
“Dışarı çıkabilirim… Artık yaşayabilirim…”
“Cehennem sona erdi!”
Bazıları bunun trajedinin sonu olduğunu düşündü. Havadan ödüller yağdı. İnsanların yüzünde sevinç dolu ifadeler vardı. Yeni bir trajedi başlayabilirdi ama şimdilik özgürlüğün o anlık hissinin tadını çıkarıyorlardı.
Ancak herkes aynı duyguyu paylaşmıyordu.
“…Dokja ahjussi’ye ne oldu?”
Kim Dokja’nın grubu Kara Kale’den kaçmıştı. Jung Heewon, Lee Hyunsung, Lee Jihye, Gong Pildu, Lee Gilyoung, Shin Yoosung, Han Sooyoung… Hepsi bir aradaydı. Kim Dokja sayesinde hayatta kalanlar ya da ona borçlu olanlardı.
“Bilen yok mu? Lütfen biri bir şey söylesin! Usta! Dokja ahjussi ne durumda?”
Ekip üyeleri durumu açıklayabilecek birini bulmak için içgüdülerine sarıldı. Ancak cevap verebilecek tek kişi sessizdi. Yoo Joonghyuk ağzı kapalı şekilde çöken Kara Kale’ye bakıyordu. Kara Kale, geçmişin silinmesi gibi çökmüştü. Kim Dokja oradaydı. Orada ölmüştü.
Yoo Joonghyuk bu gerçeği defalarca doğrular gibi bakıyordu. Kim Dokja ölmüştü. Böyle bir şey nasıl olabilirdi? Yoo Joonghyuk bilmemeye alışık değildi.
“Yoo Joonghyuk-ssi! Lütfen bir şey söyle! Lütfen!”
Onu sarsan Lee Hyunsung’a boş boş baktı. İlk regresyon, ikinci regresyon… Lee Hyunsung’u hiç böyle görmemişti.
Yoo Joonghyuk, gerçekten değerli birini kaybettiklerinde ekip üyelerinin yüz ifadelerini nadiren hatırlardı. Çünkü o ifadeyi yapan her zaman kendisiydi. Bu trajedi ve umutsuzluğun sonuna kadar hayatta kalan hep oydu.
Ama bu hayat farklıydı. Yanında hâlâ birçok insan vardı. Birinin ölüm acısını onlarla birlikte paylaşıyordu.
“Yoo Joonghyuk-ssi!”
“Usta!”
Herkes ona bakıyordu. Henüz geç olmadığını söylemesini istiyorlardı. Yine de Yoo Joonghyuk bu yüzlere bir cevap veremedi.
“Ben de bilmiyorum.”
Kalan son umutlarını da yıktı. Ne yazık ki bu, Yoo Joonghyuk’a düşen roldü.
“Kim Dokja’ya ne olduğunu bilmiyorum.”
Aslında daha fazlasını söyleyebilirdi. Senaryodan sürgün edilme. Bildiği bilgileri paylaşabilirdi. Belki zayıf da olsa bir umut kırıntısından söz edebilirdi.
Ama yapmadı.
Çünkü konuşmanın, ekip üyelerine sadece şunu söylemek olacağını biliyordu:
‘Kim Dokja öldü. Kim Dokja için yapabileceğiniz hiçbir şey yok.’
Bazı insanlar konuşmayarak daha çok şey söyler. Kimileri Yoo Joonghyuk’un sessizliğini kabullendi, kimileri reddetti. Ancak herkes o sessizliği anladı.
“Dokja hyung ölmeyeceğini söylemişti! Ölmedi!
Yeniden yaşayacak! O zaman neden…!”
“Yoo Joonghyuk-ssi! Lütfen Dokja-ssi’yi nasıl kurtaracağımızı söyle!”
Lee Gilyoung ve Lee Hyunsung’un çığlıklarına Yoo Joonghyuk başını salladı. Kim Dokja’yı kurtarmanın bir yolu olsaydı, bunu çoktan yapardı. Yapabileceği hiçbir şey yoktu. Sadece onun değil, kimsenin.
[Takımyıldızı
Altın Başlığın Esiri, büyük bir boşluk hissediyor.]
[Takımyıldızı
Abisal Kara Alev Ejderhası, yere uzandı.]
[Takımyıldızı
Seo Ae Il Pil, kalemini kırdı.]
[Takımyıldızı
Şarap ve Coşkunun Tanrısı, uçuruma bakıyor.]
[Kore Yarımadası’nın takımyıldızları, bir takımyıldızının ölümünün yasını tutuyor.]
[Kore Yarımadası’nın takımyıldızları birinin adını hatırlıyor.]
Yoo Joonghyuk, bu kadar çok takımyıldızının tek bir takımyıldızı hakkında konuştuğunu hiç görmemişti.
Kibirli takımyıldızları, hayal kırıklığı ya da haz dışında duygular sergiliyordu. Yeni hislerin farkına varmışlardı.
Gece göğü, önceki regresyonlarının hiçbirinde olmadığı kadar renkli parlıyordu. Hüzün, büyük bir umutsuzluk, keder… Pek çok takımyıldızından oluşan gece göğü, hüzünle ışıldıyordu.
Belki de Kim Dokja onlar için de bir umuttu. Farklı bir hikâye gösterebilecek bir umut. Yıldız Akışı’nda bir değişim yaratabilecek bir şey.
‘Çok fazla yol yok…’
Gökyüzündeki o göz kamaştırıcı yıldıza bakarken Regresör Yoo Joonghyuk bir düşünceye kapıldı.
‘Şimdi regresyon geçirirsem…’
Hayatını yeniden başlatma becerisi, her an basılabilecek bir nükleer füze düğmesi gibiydi. Yoo Joonghyuk öldükten sonra zamana geri dönebiliyor ve geleceğe dair bilgisiyle daha iyi seçimler yapabiliyordu.
Şimdi geri dönerse, Kim Dokja belki yeniden hayata dönebilirdi.
Ancak…
—Yoo Joonghyuk, aç gözlerini. Birkaç kez tekrarlamakla her şeyin düzeleceğini sanma.
Ya Yoo Joonghyuk geri döndüğünde Kim Dokja diye biri olmazsa? Ya da Kim Dokja bir daha böyle davranmazsa?
Yoo Joonghyuk ilk kez bir şeyden korkuyordu.
Bu hayattaki Kim Dokja belki de yalnızca bu hayatta ortaya çıkacaktı. 41. Regresyondaki Shin Yoosung Kim Dokja’dan hiç bahsetmemişti ve Yoo Joonghyuk son birkaç yaşamında Kim Dokja ile hiç karşılaşmamıştı. Geçmişe dönse bile, bu hayattaki Kim Dokja geri gelmeyebilirdi.
—O yüzden, bu turu düzgün yaşa.
Her zaman mümkün olan seçim artık geri döndürülemezdi. Üçüncü regresyonunda Kim Dokja ile tanışmış, yoldaş olmuşlardı. Ve şimdi Kim Dokja’yı kaybetmişti.
—Bu turu çöpe atarsan daha iyi olacağını sanma. Belki de terk etmek üzere olduğun bu tur, dünyanın sonunu bir ‘insan’ olarak kadar görebileceğin ‘tek döngüdür’.
Yoo Joonghyuk bulunduğu yerden kalktı ve dudaklarını ısırdı. Yıldız Akışı’ndaki her şey bir hikâye olduğu gibi, Kim Dokja’nın sözlerinin artık kendi parçası olduğunu inkâr edemezdi.
[Huh, neden hareket etmiyorsunuz? Sistem mesajını almadınız mı?]
Bürodan gönderilen dokkaebi havadan onlara bakıyordu.
[Aha, anlıyorum. Herkes ‘onun’ ölümününüm yasını tutuyor.]
Alaycı tonu ekip üyelerini öfkelendirdi. Bazıları kendini zor tuttu. Sakinliğini zar zor koruyan Jung Heewon sordu.
“…Dokja-ssi’ye ne oldu?”
[Senaryodan sürgün edildi.]
“Bunun ne anlama geldiğini sorabilir miyim? Ölü mü, diri mi?”
[Ben de bilmiyorum. Ancak ister enkarnasyon ister takımyıldızı, senaryodan sürülerek hayatta kalmak mümkün değil. Bildiğim tek şey bu.]
Bir takımyıldızı bile hayatta kalamazdı. Bu sözlerle ekip üyeleri donakaldı; yüzleri eskisinden de soğuklaştı.
Lee Jihye karşılık verdi.
“Hiç mi yol yok? Onu kurtarmanın bir yolu…!”
[Yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Dürüst olmak gerekirse, hâlâ böyle düşünebilmeniz şaşırtıcı. Size bir tavsiye vereyim. Gereksiz şeyler düşünmeyin ve önünüzdeki senaryoya odaklanın. Henüz Seul Kubbesi’nden kaçmadınız.]
Dokkaebi alaycı bir şekilde sırıttı ve parmaklarını şıklattı. Mesajlar yeniden havadan yağmaya başladı.
[Kaçış senaryosu verildi.]
[Seul Kubbesi yakında kapatılacak! Kaçmak için yarım günün var.]
[Kaçış yolu otomatik olarak sağlanacaktır.]
[Süre dolmadan kubbeden çıkmazsan öleceksin.]
“Kahretsin…”
Ekip üyeleri birbirine baktı ancak yüzlerinde bir çözüm yoktu. Zaten seçecek bir şeyleri de yoktu.
“…Gidelim.”
Belirlenen güzergâh boyunca ilerlemeye başladılar. Koşarak, yüzerek ya da korkulukları aşarak sürekli Seul’un dışına doğru ilerlediler. Sonunda rota işaretleri sona erdi ve bir insan grubuyla karşılaştılar.
“Bu insanlar…”
Seul Kubbesi’nde kalan tüm enkarnasyonlar orada toplanmıştı. Yaklaşık bin kişi vardı.
Bazı yüzler tanıdıktı. Min Jiwon bu tarafa el sallıyordu; köşesine çekilmiş Han Donghoon da oradaydı. Hepsi Kim Dokja sayesinde kurtulmuştu.
Yoo Joonghyuk ve ekip üyeleri tanıdıkları insanlara hafifçe başlarını salladı.
“…İşte.”
Ekip üyeleri aynı anda durdu ve kubbenin iç duvarına baktı. Bu, şimdiye kadar onları hapseden dev bir kafesti. Artık bu hapishaneden kaçma şansları vardı. Herkes heyecanlıydı ama kimse dışarı bir adım atmıyordu. Sanki ağzı sonuna kadar açık bir kafesten kolayca uçamayan bir kanarya gibiydiler.
Bunun yerine insanlar bir şey arar gibi etrafa bakıyordu. Bakışlar yavaş yavaş tek bir noktada toplandı.
İlk konuşan Han Sooyoung’du.
“Yoo Joonghyuk.”
Yoo Joonghyuk Han Sooyoung’a döndü.
Bir şey söylemese de Yoo Joonghyuk onun gözlerinden mesajı okudu.
‘Kim Dokja’nın sana verdiği fırsatı boşa harcama.’
Yoo Joonghyuk yavaşça gözlerini kırptı ve öne çıktı. Sayısız insan onu bekliyordu.
Nihayet özgür kaldıkları bu anı kutlamak içindi. Üzerine odaklanmış kalabalığa bakarken Yoo Joonghyuk’un zihni karışıktı.
Geçmiş yaşamlarında bu konumda birçok kez bulunmuştu. Bazen etkileyici bir konuşmacı, bazen karizmatik bir lider olmuştu. Kalabalığa hitap edecek sözleri bulmak zor değildi.
O hâlde neden? Bu kez o sözleri söylemek istemiyordu.
Onun yerine şöyle dedi:
“…Bu hayattan vazgeçmeyeceğim.”
Belki de burada kimse onun sözlerini tam olarak anlamayacaktı. Yüzüne yerleşen o korkunç yalnızlığın ortasında Yoo Joonghyuk ilan etti.
“Bu yüzden siz de vazgeçmeyin.”
Sözlerinin ulaşıp ulaşmadığını bilmiyordu.
Kalabalığa sırtını döndü ve yavaşça kubbenin iç duvarına doğru yürüdü.
Sonra—
Güm!Bir kez.
Güm!Sonra iki kez.
Öfkeli yumrukları duvara indi. Temas ettiği noktadan başlayarak kubbenin iç duvarında büyük çatlaklar yayıldı.
Senaryo başladıktan sonra aşılamayan o duvar… Duvar hafifçe çöktü ve insan boyutunda bir boşluk açıldı.
Hep orada olan ancak asla geçilemeyen bir manzaraydı bu.
Yoo Joonghyuk o manzaraya ilk adımı attı.
“Gidelim.”
Kim Dokja’nın olmadığı bir senaryoya doğru yürüdü.
-------------------------------------------------------------------------
「 Karanlıkta, kimsesiz Kim Dokja nihayet uyandı. 」
+
Çeviri: Sansanson
Son Kontrol: Hono