Yukarı Çık




197   Önceki Bölüm 

           


198.Bölüm: 37.Kısım – Şeytan Diyarı’nın Manzarası (5)
-------------------------------------------------------------------------

Arkamı döndüğümde meyhanenin sahibinin meraklı gözlerle bana baktığını gördüm. Elimden geldiğince doğal bir şekilde cevap verdim.

   “Daha dün geldim.”

   “Hoş geldin o zaman. Endüstri Kompleksi’nde hayat zor ama insanlarımız iyidir. Nereden geldiğini bilmiyorum da burası yerleşmek için fena bir yer değil. Bir şeyler içer misin?”

   “Hayır, içki sevmem.”

   “Huhu, Şeytan Diyarı’nda içki olmadan yaşamak zor. Talihsiz bir dostsun.”

Bunu duyunca Mino Soft’a ilk girdiğim zamanı hatırladım. Restoranda alkol içemediğimi söylediğimde Han Myungoh da benzer bir şey demişti.

Düşününce... Han Myungoh şimdi neredeydi?

Han Myungoh, Asmodeus’un lanetini almıştı, hayatta olup olmadığını doğrulamanın bir yolu yoktu...

O yorucu günleri hatırlayınca içim bir tuhaf oldu.

   “İçkiyi sevmem ama alkolle servis edilen mezeleri severim. Sadece atıştırmalık sipariş etsem olur mu?”

   “Elbette. Bol yağda kızartılmış şeytan pençelerimiz, kızartılmış şeytan işkembemiz ve…”

Gülümsedim.

   “Dalga geçmeyi bırak.”

   “Haha, yakalandık.”

   “En iyisinden getir. Ne kadar?”

   “Sadece beş jeton.”

Delicesine ucuz bir fiyattı. Barış Diyarı’nın küçük takımyıldızının bile karşılayabileceği bir bedeldi.

Bir an düşündükten sonra sordum.

   “İki katını verirsem iki kat lezzetli yapabilir misin?”

   “Hahaha, üç kat lezzetli yaparım.”

Hiç konuşmadan 50 jeton uzattım. Meyhane sahibin gözleri büyüdü.

   “…On kat biraz zor ama deneyeceğim.”

Söylediğinin aksine usta bir aşçıya benziyordu; üzerinden hoş bir koku geliyordu. Açlığımı bastırma düşüncesiyle beklentim biraz yükseldi. Gerçek bir yemek yeme zamanı geldi diye düşününce kendimi tutamadım.

Midemi bir süreliğine görmezden gelip iç çektim. O kadar çok çalışmıştım ki biraz dinlenmek zor olmasa gerekirdi.

   “Vay be. Orası Dünya denilen yer mi?”

Birkaç enkarnasyon meyhanenin tepesinde asılı ekrana bakıyordu. Bu bir dokkaebi kanalından alınmış kayıttı. Tanıdık bir manzaraydı ve ardından tanıdık bir ses duyuldu.

   –Ahjussi!

Bu, Seul Kubbesi senaryosundan bir sahneydi. Onuncu senaryonun, 73. Şeytan Kral’ın kaydıydı. Ekrandan Shin Yoosung’un sesi gelince kalbimin bir köşesi sızladı.

Ceketimin yakasını kaldırıp yüzümün yarısını kapattım ve videoyu izledim.

   “Senaryo etkisi müthiş. Söylendiği kadar var, değil mi?”

   “Son zamanların en popüler senaryo bölgesi bu diye duydum.”

   “Oradaki enkarnasyonlar bayağı refah içindedir!”

Şeytan Diyarı’ndaki kitle iletişim araçlarının neredeyse tamamı wenny halkının kontrolündeydi. Wenny’ler dokkaebiler gibi doğrudan kanal açamadıkları için bağış geliri elde edemiyorlardı. Bunun yerine kayıtları çalıp dünyanın dört bir yanına dağıtıyorlardı.

   “Siktir he, zorluk derecesi o kadar yüksek görünmüyor. Ben de yaparım bunu!”

   “Saçmalama lan. Orada olsaydın beşinci senaryoya bile gelemezdin.”

   “Ne, hadi oradan.”

Ekrandaki görüntü ilerledi ve 73. Şeytan Kral senaryosu yavaşça değişmeye başladı.

   –Uriel, biliyorsun. Bu sadece bir hikâye.

Kendi cümlelerimi ekrandan duymak tuhaf hissettirdi.

   –Şimdiye kadar pek çok insanın öldüğünü görmüş olmalısın.

Uriel’in çok üzgün olduğu andı... Etrafa baktığımda bazı enkarnasyonların gözyaşlarını sildiğini gördüm.

Öfke, umutsuzluk ya da derin iç çekişler.

   “Sokayım... Çok üzücü...”

...Garip bir duyguydu. Bu onların senaryosu değildi ama yaşadığım hikâyelerle sempati kuruyorlardı. Yüzlerinde teselli bulmuş gibi bir ifade vardı.

Belki de hikâyelere sadece takımyıldızları ihtiyaç duymuyordu. Hikâyeler herkes için gerekliydi.

   “...Başlangıç senaryomuza dönersek biz de bunu yapabilir miyiz?”

   “Rampert, geri dönmek mi istiyorsun?”

   “Dönmek isterim ama dönemem.”

   “Hah, O zaman wenny adama sor. Seni istediğin zaman gönderir.”

   “...Dalga mı geçiyorsun? Vatanıma bir felaket olarak dönmek istemiyorum.”

Felaket.

Bu kelimeyle birlikte meyhanedeki hava bir anlığına gerildi. Ancak sadece bir andı. Kimse bu konu hakkında konuşmak istemedi ve sohbet hızla değişti.

   “İşte. On kat daha lezzetli mezeler.”

Hafifçe gülümsedim ve mezeleri aldım. Sade kızarmış cips ve erişteydi. Tatmadan bile, yayılan nefis kokudan lezzetli olduklarını anlayabiliyordum.
Tabakları aldım ve etrafa baktım. Herkes gibi ekrana odaklanmış küçük bir baş görebiliyordum. Yakınımda olduğumu fark etmemişti ve neredeyse ağlamak üzereydi.

Dilimi şaklattım ve yanına oturdum.

   “Ne oldu, özledin mi?”

   “Hiik!”

Şaşkın hâli oldukça sevimliydi. Tam hayal ettiğim gibiydi. Kaçmaya çalışırken Jang Hayoung’un omzuna bastırdım.

   “Bu kadar temkinli olma. Sadece birlikte yemek istiyorum.”

Jang Hayoung şüpheyle bana baktı, usulca tekrar oturdu. Etrafta birçok enkarnasyon olduğu için ona zarar veremeyeceğimi düşünmüş olmalıydı.

Bir süre tereddüt ettikten sonra ilk o konuştu.

   “Aileen’le konuşman bitti mi?”

   “Evet.”

   “Ne konuştunuz?”

   “Bilmen gerekmiyor.”

   “...Bu arada, bu özel bir yemek mi?”

   “İstersen ye.”

Jang Hayoung sanki bekliyormuş gibi çatalını hareket ettirdi. Erişteler bir anda ağzında kayboldu. Düşününce, bu adamda Yüzsüzlük yeteneği vardı.

   “Fena değilmiş.”

Göz açıp kapayıncaya kadar yemeğin yarısından fazlasını bitirdi.

   “...Bu arada, Dünya’dan mısın?”

   “Evet.”

Yüzüm ekranda hiçbir zaman düzgün görünmedi. Sanki biri özellikle görüntüyle oynamıştı; yüzüm darbe almış gibi bozuluyordu. Şu pislik Bihyung... neden yüzümü öyle montajlamıştı? Her neyse, anlaşılan Jang Hayoung beni tanımamıştı.

   “...Nasıldı?”

   “Berbattı.“

Bu iki kelime her şeyi anlatmaya yetmişti. Senaryoyu yaşamış olanlar için trajik bir sorgulamaya gerek yoktu.

   “Şu anda ekranda mısın?”

   “Çıkacağım.”

   “Nerede?”

   “Şimdi çıkıyorum.”

Ekran, Yoo Joonghyuk’un yakışıklı yüzüne doğru yakınlaştı. Neyse ki ceketim onun siyah paltosuna benzeyecek kadar kirliydi. Biraz ısrar edersem gerçekten inanabilirdi...

Ama Jang Hayoung’un ifadesi pek iyi değildi.

   “Hiç benzemiyorsun...”

   “O benim.”

   “Hayır. Sen herkesin yoğurabileceği bir hamurken; o tanrının bin gün boyunca yonttuğu bir heykel gibi...”

   “Ben sürgünüm. Yüzümdeki hikâyeler parçalandı.”

   “Ne kadar hikâye kaybedersen kaybet... yalanın mantıklı olmalı.”

...Lanet olsun. Canım sıkılsa da amacımı gerçekleştirmem gerekiyordu.

   “Evet, o değilim. Ama o havalı görünmüyor mu?”

   “Evet.”

   “Ayrıca inanılmaz iyi dövüşüyor.”

   “Harbi mi?”

   “Dünya’ya gittiğimizde seni onunla tanıştırırım. Kendisini çok iyi tanırım.”

Sözlerim Jang Hayoung’un gözlerinin titremesine neden oldu. Belki de bu şekilde onu geri dönmeye ikna edebilirdim. Hayatta Kalma Yolları’nda Jang Hayoung, Yoo Joonghyuk’a hayrandı. Onu önceden yönlendirip dönüş iradesini güçlendirirsem...

   “Onunla neden tanışmak isteyeyim ki?”

   “Ha? Şey, sadece…”

   “Aslında ben onunla daha çok ilgileniyorum.”

   “Kiminle?”

   “Şuradaki.”

Ekranda koyu şeytani enerjiyle çevrili bir figür belirdi. Hüzünlü gözlerle yoldaşlarına bakan bir adam. Yüzü tam seçilmiyordu ama kim olduğunu çok iyi biliyordum.

Bendim.

Jang Hayoung’un parlayan gözlerine bakarken bunun ne anlama geldiğini anlamaya çalıştım.

   “Yüzünü bile doğru düzgün göremiyorsun ki?”

   “Bunun ne önemi var?”

Tam kafam karışmışken meyhanenin çeşitli yerlerinden çığlıklar yükseldi.

   “Waaahhhh!”

   “Hayır! Aç gözlerini, Kurtuluşun Şeytan Kralı!”

   “Kahretsin! Ağlamaktan gebereceğim!”

   [73. Şeytan Diyarı’ndaki ünün güçlendi.]

   [1.500 jeton kazanıldı.]

Hayır, bu kadar popüler miydim?

Bir an Yoo Joonghyuk taklidi yaptığım için pişman oldum. Artık o kişinin aslında ben olduğumu söyleyemezdim.

   –Yine karşılaşalım, Yoo Joonghyuk.

Sonunda senaryo bitti ve insanlar ağlamaya başladı. Bazıları o kadar etkilenmişti ki duygularından çıkamıyordu.

Jang Hayoung mest olmuş bir ifadeyle mırıldandı.

   “Ah, sevgilisi var mıdır acaba?”

Kalbim yerinden oynadı.

   “Ne? Kim?”

   “Kurtuluşun Şeytan Kralı. Tanıyor musun yoksa?”

   “Tanıyorum da…”

Güzel gözlerine baktım. Berrak bakışlar, beyaz yanaklar. Krem renginde güzel bir yüz.

Ama...

   “Sen erkek değil misin?”

Doğru hatırlıyorsam Jang Hayoung bir erkekti. Hayatta Kalma Yolları’nın lanet olası yazarı, yaptığım tüm yorumları kabul etmiş ama sadece bir şeyi değiştirmişti: Bu adamın cinsiyetini.

Jang Hayoung kaşlarını kaldırıp çatık bir ifadeyle baktı.

   “Dış görünüşe göre hüküm veren tek yer Dünya.”

Cevap vermek üzereydim ki meyhane sahibi aniden ışıkları kapattı. Ardından çok alçak bir sesle tüm meyhaneye doğru konuştu.

   “Gece geliyor.”

Bu sözlerle birlikte meyhaneye derin bir sessizlik çöktü. ‘Felaket’ kelimesi geçtiğindeki gerilimden bile daha keskin ve hassas bir sessizlikti bu.

Jang Hayoung bana dönüp parmağını dudaklarına götürdü.

   “Şşşş.”

Dikkatle bakınca bunun sadece bu meyhaneyle sınırlı olmadığını fark ettim. Sokaktaki diğer meyhaneler ve dükkânlar da kepenk indirmiş, ışıklarını kapatmıştı.

Bir anda tüm sesler kayboldu. Sanki bütün endüstri kompleksi okyanusun derinliklerine batmış gibiydi. Herkesin ortadan kaybolduğu sokaklarda kasvetli bir flüt sesi yankılandı. Bazı vatandaşlar duymamak için kulaklarını kapattı.

O anda bir şeyi hatırladım.

   「 Şeytan Diyarı’nda özel bir ‘Gece’ vardır. 」

Dördüncü Duvar’ın fısıltısını dinleyerek Hayatta Kalma Yolları’ndaki cümleleri hatırladım.

   「 Endüstri kompleksindeki tüm vatandaşlar soylulardan korkar. Bu sadece soyluların güçlü olmasından kaynaklanmaz. Her üç günde bir gelen ‘Gece’ yüzündendir. 」

   “Lütfen... sadece geçip git... lütfen.” diye mırıldandı biri.

Ne kadar zaman geçmişti? Sokaktan bir şey geçerken camın donduğunu duyabiliyordum.

Her vatandaş nefesini tutmuş, görünmezmiş gibi davranıyordu. Kimileri iyice eğilip masanın altından bakıyordu. Donmuş camın üzerinden dev bir tırpanın gölgesi geçti.

   「 Geceleri, endüstri kompleksinde Cellat ortaya çıkar. 」

   「 Vatandaşların devrimcisi varsa, soyluların da celladı vardır. 」

Onlar, vatandaşların korkusunun ve soylulara karşı direnememelerinin kaynağı, aynı zamanda düklerin endüstri kompleksindeki konumlarını koruyabilmelerinin nedeniydi.

Cellat’ın varlığı yüzündendi. Meyhanenin kapısı açıldığı anda herkes gözlerini sımsıkı kapattı. Derin karanlıktan pürüzlü bir ses yükseldi.

   [Dev rim ci kim?]

Görünüşü bir Azrail’i andırıyordu ve yetişkin bir erkekten iki kat daha büyüktü. Siyah pelerininden dolayı yüzünü göremiyordum ama yayılan ürpertici auradan gücünü hissedebiliyordum.

   [Hedef, mevcut senaryonun koruması altında.]

   [Hedef şu anda yenilmez.]

Endüstri kompleksinin Gecesi sırasında hiçbir varlık İnfaz’a karşı koyamazdı.

Bana yemek veren meyhane sahibi ve az önce senaryoyu izleyenler yorgun ifadelerle yere bakıyordu. Bugün Cellat infaz yeri olarak bu meyhaneyi seçmişti.

Burada biri kesinlikle ölecekti.

   [D ev rim ci kim?]

Cellat’ın tırpanı her yere indiğinde insanlar daha da büzülüyordu. Adeta bir oyun gibiydi.

Dikkatle izlerken şaşkınlığa kapılmış Jang Hayoung yakama yapıştı.

   “Göz göze gelme.”

O küçük ses üzerine Cellat bu tarafa baktı.

   “Siktir…”

Daha doğrusu küfreden Jang Hayoung’a bakıyordu. Jang Hayoung yaklaşan Cellat’a bakarken titremeye başladı. İçgüdüsü ona ölümle yüz yüze olduğunu söylüyordu.

Ödü kopmuş Jang Hayoung’un başına dokunup yavaşça ayağa kalktım. Ağzı şaşkınlıkla açık kaldı. Cellat uğursuz gözlerle bana baktı.

   「 Kim Dokja düşündü: Yoo Joonghyuk olsa ne yapardı? 」

Burada olsaydı asla kendini açık etmezdi. Yoo Joonghyuk kendisine en fazla fayda sağlayacak durum oluşana dek gizlenirdi. Endüstri kompleksinin senaryosuna katılabilmek için her türlü araştırmayı yapar, devrimcinin kim olduğunu çözerdi.

   「 Kim Dokja düşündü: Bu yüzden yüzlerce kez regresyon geçirdi. 」

Cellat tırpanını bana doğrulttu ve ürpertici bir sesle konuştu.

   [Kimsin sen?]

Meyhanedeki herkesin bakışları üzerimde toplanmışken ağzımı açtım ve herkesin duyabileceği bir sesle konuştum.

   “Ben devrimciyim.”

+

Çeviri: Sansanson

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

197   Önceki Bölüm