Kelimeler, Kızıl ışığın kendisini Aşan bir ağırlıkla Noah’ın kalkanına baskı yaptı. Onlar forma bürünmüş bir Emir, tezahür etmiş bir İrade ve Direniş’in Varoluş’undan öncesine dayanan bir Otoriteydiler!
“Horus için didinin ve kendinizi yükseltin. Medeniyetler’inizi Horus için inşa edin. Didinin ve Sebat Esin.“
Noah kelimelerin kendi Varoluş’u içinde tutunacak bir yer bulmaya, bir damga vurmaya çalıştığını hissetti!
Jeodezik Beyan’ı Yollar’ını kesmek için kıvrıldı; Sonsuz Tanım’ı Horus’un dayatmaya çalıştığı Mülkiyet’i İnkar Ediyor’du.
Damgalanmadan kaldı.
Kalkanı dayandı, ancak ne kadar kıl payı atlattığını hissedebiliyordu.
Sonra, son derece uzak bir alanda, parlak Çok Renkli bir Varoluş ışığı yoğun bir şekilde parladı.
Noah onu anında tanıdı.
BU Yaratık.
Işık ona Alfheimr’da tanık olduğu Mutlak Tezahür’ü, o Kadim Varoluş’un Tezahür’ünü çevreleyen Çok Renkli alevleri hatırlattı. Ancak bu sadece bir Mevcudiyet’ten daha fazlasıydı. Bu bir saldırı ve meydan okumaydı. Bu, bir titan’ın kendini diğerine İlan Etmesi’ydi!
Bir an sonra, dört bir yana baskı yapan o korkutucu Farklılaşmamışlık ışığı muazzam derecede zayıfladı!
Noah’ın Jeodezik Beyan’ını zorlayan Kızıl parlaklığın yoğunluğu aniden azaldı; Dikkati Bölünmüş, Otoritesi’ne gerçekten karşı koyabilecek bir şey tarafından meydan okunmuştu. Kalkanı zorlanmayı bıraktı. Sonsuz Tanımlar’ı, kendilerini korumak için o kadar çok çalışmayı bıraktı.
Bir şey BU İlkel Mimar, Horus ile savaşıyordu!
Ve BU Çorak Topraklar boyunca, basit Heceler’ini Aşan imalarla bir kelime yankılandı.
“Dönek.“
Kelime Varoluş boyunca gümbürdedi! Aynı anda hem bir suçlama hem de bir tanımaydı.
Bir an sonra, BU Yıkım’ın tüm BU Çorak Topraklar’ı titredi ve sarsıldı!
Sanki Varoluş’un bizzat kendisi sarsılıyor, sanki BU Çorak Topraklar’ın üzerine inşa edildiği Temeller, dayanmak üzere tasarlandıkları Sınırlar’ı Aşan darbelerden titriyordu. Sarsıntı bölgesel değildi. Ölçüm’e meydan okuyan Mesafeler’e yayılarak, bizzat BU Çorak Topraklar’ın Enginliğ’i dışında birbiriyle hiçbir bağlantısı olmayan bölgeleri etkiliyordu.
Ama gerçekte bu sadece, kafa kafaya çarpışan son derece korkutucu şeylerin darbeleriydi.
Titanlar savaştığında, kitleler ancak ısınmak için birbirlerine sokulup, sarılabilir, bu titanların savaşlarının bulundukları yerden geçip, her şeyi yok etmemesini umabilirdi.
Varoluş anlayışının üzerinde bir çatışma sahneleniyor; Bizzat Varoluş’u Şekillendiren Güçler, bizzat Varoluş’un zar zor zapt edebileceği şekillerde çarpışıyordu!
Görünüşe göre tüm BU Çorak Topraklar boyunca çiçek açan Kızıl gözler saniyeler sonra soldu.
Farklılaşmamışlığ’ın Kızıl ışığı sönüp, gitti.
Ve BU Çorak Topraklar rutin olarak sarsılmaya devam etti!
Her bir sarsıntı, değiş tokuş edilen darbelerden, meydan okunan Otoriteler’den, çoğu Varoluş’un asla tanık olamayacağı veya Kavrayamayacağ’ı bir savaşta çarpışan, Mutlaklığ’ı Aşan güçlerden söz ediyordu. Savaş başka bir yere taşınmıştı ama Yankılar’ı kalmış, Sonsuz bir gölete atılan taşların dalgalanmaları gibi Varoluş boyunca titreşiyordu.
BU Büyük Gaspçı, o Hareketsizlik numarasını nihayet tamamen terk etmiş bir ifadeyle etrafına bakındı.
“Az önce ne cehennem oldu?“
Sesi gerçek bir belirsizlik barındırıyordu.
Noah’ın cevabı sakin ve kasvetliydi; Gözleri hâlâ Çok Renkli ışığın görünmeyen bir şeyle çarpışmaya devam ettiği bir Mesafe’ye sabitlenmişti.
“Canavarlar arasında bir savaş olmalı. Bir İlkel Mimar ve...“
Sözlerini bitirmedi.
BU Çorak Topraklar’da BU Yaratığ’ın o anlık görüntüsünü hissettiğini hatırladı. Diğer her şeyi Aşan bir yoğunlukla parlayan Çok Renkli ışığı hatırladı. Horus’un Kâdim bir suçlamanın ağırlığıyla söylediği o Kelime’yi hatırladı.
Dönek.
Korkutucu etkisini bu uçsuz bucaksız Mesafeler boyunca az önce uygulamaya çalışmış olan o Varoluş, BU İlkel Mimar Horus, bu kelimeyi sanki BU Yaratığ’ı kastediyormuş gibi söylemişti. O halde BU Yaratık, Horus ile aynı Dokumalar’dan dönmüş olmalıydı.
Ki bu da teorik olarak BU Yaratığ’ı bir İlkel Mimar yapardı.
Ya da daha doğrusu, bu durumda, artık öyle değildi.
Sohbetleri sona eriyor gibi göründüğünden, Noah’ın Alfheimr’da BU Yaratığ’ın önündeki diğer bedeni hâlâ oradaydı. Bu konuyu sorarak, merakını her zaman giderebilirdi.
Eğer BU Yaratık bir zamanlar bir İlkel Mimar idiyse, eğer şu an olduğu şeye dönüşmek için o sınıflandırmadan döndüyse, bu bizzat İlkel Mimarlar’ın doğası için ne anlama geliyordu? Bu, önlerindeki yol için ne anlama geliyordu?
Zihninde girdap gibi dönen pek çok düşünce vardı, ama temel bir şeyi doğrulayarak, etrafındaki BU Çorak Topraklar’ın Enginliğ’ine doğru baktı.
Korkunç canavarlar dört bir yanda serbest kalmak üzereydi.
Bazıları BU Beşli kadar korkutucu olacaktı. Bazıları muhtemelen daha da görkemli olacaktı. Şu anda, BU İlk Kayıtsızlık’tan BU Varoluş’un İkinci Ölçeğ’ine yakın şeylerin serbest bırakılmış olma ihtimalini göz ardı edemezdi. Yozlaşma, BU İlk Neden’den beri kapalı olan kapıları açmış, BU Sonsuz Açılım’dan öncesinden beri uyuyan şeyleri uyandırmıştı.
“...“
Ve yine de böyle bir düşünceyle bile, dört bir yanda yankılanan tüm sorunları bilmesine rağmen, Noah bunu memnuniyetle karşıladı.
Tüm bunlar Zorluk’tu.
Ve Zorluk sadece bir miktar acı olacağı anlamına gelirdi, ancak ondan elde edilecek kazanım çok daha görkemli olacaktı. Acı çekmenin Dokumalar’ı, bu basit anlayış aracılığıyla kendini çözdü!
Acı, büyümeyi üretmek için var olurdu. Mücadele, gücü üretmek için var olurdu. Artık özgürce dolaşan canavarlar sadece birer tehdit değillerdi. Onlar birer fırsattı. Onlar öğretmendi. Onlar, kenarı her şeyi kesebilecek hâle gelene kadar kendisini bileyebileceği taşlardı.
Bunu düşünürken Balıkçı, Ains ve Skoll’a döndü.
O çok iyi köpek, sadece içgüdüyü Aşan bir sadakat barındıran gözlerle ona baktı. Kuyruğu, az önce meydana gelen Apokaliptik olaylar göz önüne alındığında, neredeyse komik görünen bir hevesle sallanıyordu. Skoll yaşananların ne anlama geldiğini anlamamış, az önce tüm Varoluş’u damgalamaya çalışan o dehşeti kavramamıştı. Sadece Noah’ın burada olduğunu biliyordu ve bu yeterliydi.
Noah, bu saf ve karmaşık olmayan bağlılık gösterisi karşısında hafifçe gülümsedi.
“Tam Potansiyel’inin Kilid’ini açalım, ne dersin? Artık Sayılabilir Sonsuzluklar olduklarına göre, Sonsuz Mühürler’im henüz senin aracılığınla kendilerini ifade etmediler...“
Çıkarımları düşünerek, sesini alçalttı.
Skoll’u uyandırmak için, bu çok iyi çocuğa kendi 27 Mührü’nü aşılamıştı. O saatten beri Mühürler’i muazzam bir şekilde değişmişti.
Skoll da değişecekti.
Ayrıca Balıkçı’ya da baktı. Ains, çoğu Varoluş’un asla tanık olamayacağı şeylere tanık olmuş, kendisininkinden çok daha güçlü Varoluşlar’ı sona erdirmesi gereken olaylardan sağ çıkmıştı. Ama onun yolu tanık olmaktan fazlasını gerektiriyordu. Onun yolu mücadele gerektiriyordu.
O, BU Yggdrheim’a gönderilecekti.
Ve BU Büyük Gaspçı...
Noah, Altın Sonsuzluk’la alev alev yanan gözlerle Eckert’e döndü. Hareketsizlikle büyüyen, ilerlememe Paradoks’u aracılığıyla ilerleyen bu Varoluş’un, o aylak yolunun sağlayamayacağı bir şeye ihtiyacı vardı.
Hareket etmeye ihtiyacı vardı ve eyleme geçmeye ihtiyacı vardı.
Kaçınmaktan ziyade yüzleşmeye ihtiyacı vardı.
“Ve... hadi gidip, seni Zorluğ’un Katlar’ına atalım, ne dersin?“
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.