Yukarı Çık






           
Ortaokulun ilk yılı bitmişti. Karnemi almaya gidiyordum. Tabii her öğrenci gibi neşe doluydum; büyük bir heyecanla okulun kapısından içeri girip sınıfıma yöneldim. Sınıfa girer girmez o mutlu havayı hissediyordun tahtada yazılı olan YAŞASIN YAZ TATİLİ yazısı o mutluluğu doruklarına kadar hissetiriyordu ardından Arkadaşlarla yapılan birkaç sohbetin ardından sınıf öğretmenimiz karneleri dağıtmak için içeri girdi ve konuşmasına başladı:


— Evet çocuklar, güzel bir yılı geride bıraktık. Umarım değerli bilgiler öğrenmiş ve eğlenmişsinizdir. Sırayla sizi çağırıp karnelerinizi vereceğim, ardından evlerinize dağılabilirsiniz.


Öğretmenimizin bu sözlerinden sonra sınıf, mutlu çocukların bağrışları ve sevinç dolu haykırışlarıyla doldu. Tabii o çocuklardan biri de bendim. Öğretmenimiz sınıfı sakinleştirdikten sonra yavaş yavaş karneleri dağıtmaya başladı…


Bir süre sonra sıra bana geldi. Öğretmen Maru diye seslenerek beni çağırdı yanına gidip karnemi aldım. Üzerinde muhteşem notlar yazıyordu. Ama garip bir şekilde sevinemedim. İlkokuldan beri aynı döngüydü bu; artık içimde hiçbir his oluşturmuyordu.


Herkes karnesini aldıktan sonra sınıf yavaş yavaş dağılmaya başladı. Bazıları birlikte plan yaparken, bazıları benim gibi olanlar çoktan eve doğru yola koyulmuştu.
On dakikalık bir yürüyüşün ardından eve vardım. Evde sadece annem vardı. Karnemi ona gösterdim. Sahte bir gülümsemeyle “Aferin oğlum.” dedi ve çiçekleri sulamaya devam etti. Açıkçası iğrenç bir duyguydu… ama bu sadece başlangıçtı. Her şey, yaz tatilinde geçirdiğim değişimle gerçekleşecekti.

Annemin bu baştan savma tavrından sonra odama geçtim, üstümü değiştirdim ve bilgisayarımı açtım. Çok iyi bir bilgisayar değildi belki, ama ihtiyaçlarımı karşılıyordu. Sevdiğim oyunu açtım ve oynamaya başladım. Saat dörtte başlayan bu serüven, yedi gibi sona erdi.


Babam eve gelmişti. Annem ise yemek hazırlıyordu.


Normal bir çocuk bu manzaradan mutluluk duyardı… ama ben duymuyordum.


Çünkü babam mutfağa girer girmez, odama kadar ulaşan o bağırış başladı:


— Hâlâ yemekleri yapamadın mı?! Evde saatlerce ne bok yiyorsun?! Hangi köpekle fingirdeşiyordun, ha?!


Bu sözlerin ardından babam anneme büyük bir şiddetle vurmuş olmalıydı ki, annem acıyla bağırdı. Hemen bilgisayarın başından kalktım ve mutfağa koştum. Annemin yanına giderken babam aniden ceketini giyip kapıya yöneldi.


— Anne, iyi misin? Bir yerin acıyor mu?
(…Ne kadar salakça bir soru, değil mi? O zamanki aptallığıma gerçekten bir çare yokmuş.)


— İyiyim… bir şey yok. Otur da yaptıklarımı ye. Ben yemeyeceğim. Dedi o titrek sesi ile


Sürekli… sürekli… sürekli…
Dur durak bilmeyen bir döngüydü bu.
Artık dayanamıyordum. Ama elimden hiçbir şey gelmiyordu. O zamanlarda Tanrı’dan tek dileğim, bu hissi kimseye yaşatmamasıydı. Ne kadar acınası, değil mi? Kendi yerine hâlâ başkaları için endişelenen ben…


Yemeğimi zar zor yedikten sonra odama geçtim. Her travması olan insanın bir şeye sığındığı gibi, ben de animelere sığındım. Beni gerçek hayattan uzaklaştırıyordu. Yine her zamanki gibi, anime izlerken uyuyakaldım.


Ama rüyalarımda bile peşimi bırakmıyordu bu lanet anılar.
Lütfen…


Yalvarırım…


Yeter.
 
 

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.