Damian’ın kafasında düşünmesi gereken pek çok şey vardı.
Güc’ünü, İblisler’i ve daha pek çok şeyi düşünüyordu ama asıl önemli olan, gerçekte neler yapabileceğiydi. Varoluş’u için tasarladığı Doktrinler’in Sınırlar’ını gerçekten test etmek zorundaydı. Tabii eğer herhangi bir Sınır Varsa.
Ama Doktrinler’ini tasarlayan Varoluş o olduğuna göre, Güc’ünü nasıl biriktirdiğinin Mimar’ı da o olduğuna göre, kendi Sınırlar’ını kendisi belirleyemez miydi?
Taş Topraklar’ı acımasız ve onursuzdu.
Orada dolaşan Varoluşlar, sayısız yıldır hareket eden ve Mana ile kendilerini zenginleştiren korkunç canavarlardı. Bazıları, dedesi ve ninesinin doğmasından önce bile bu gücü geliştirmişti. Bazıları ise Üç Sütun var olmadan önce bile Güç Biriktirmiş’ti.
Büyük resimde, o hâlâ çok küçüktü.
Ama kendini büyütmesi gerekiyordu. Eğer bir gün, Katil Aziz’e bakıp, sadece anne babasına ihanet edip, öldürdüğü için omurgasını vücudundan söküp, çıkarabileceği bir gün gelirse, hazır olması gerekiyordu.
Hafif iş.
Ama o gelecek gelmek zorundaysa, yapması gereken çok şey vardı.
Taş Toprakları’na gece çökerken, tüm bunları düşünüyordu.
Aslında Kabile dışındaki devasa Inkanyamba aracılığıyla Masamuk’tan haber almıştı. Mesaj ilginç haberler içeriyordu. Vorrath Dağ’ı sıkı koruma altındaydı ve biraz gergindi çünkü şu Ân’da o Kutsal Dağ’ın üzerinde duran Asil Canavar Soyu’nda bir şeyler oluyor gibi görünüyordu.
Tedavi edilemez bir rahatsızlık taşıyan bir Asil Kutsal Canavar aniden iyileşmişti.
Bundan sonraki saatlerde, gücü korkutucu bir hızla giderek, artmıştı. Arada sırada, açıklanamayan bir şekilde Mavi Alevler’in parıltısı vücudundan yayılıyordu.
Damian bu mesajı dinledi ve Masamuk’un ona gerçekte ne söylemek istediğini anladı.
Ne yaparsa yapsın, her “Sebat“ dediğinde, etkileri Mesafeler’i Aşarak, Tiaret’e ulaşıyordu.
Masamuk, sevgilisine durumla ilgili bir mesaj göndermişti.
Tiaret, onu babasının huzuruna çıkaracağını ve lanetinin iyileşmesinin bir kısmının Masamuk’un yardıma çağırdığı biriyle ilgili olduğunu açıklayacağını söyledi. İblisler hakkındaki haberlerin yanı sıra bunu da babasına anlatırsa, onu dinlemeye daha istekli olacağını söyledi. Ciddi önlemler almaya daha istekli olacağını.
Yani işler şimdilik yolunda gidiyordu.
Ama Damian, işlerin sadece onlar için yolunda gitmeyeceğini biliyordu. Düşmanlar da harekete geçecekti.
Kızıl Taş İmparatorluğ’u muhtemelen son olaylara tepki verecekti. Tepkileri ölümcül olabilirdi. Bir İmparator düşmüştü ama sadece o değil, cesedinden yükselen İblis de düşmüştü. Bu, aralarında ne tür bir Statü olursa olsun, sadece İmparatorluk’tan değil, İblisler’in kendilerinin de harekete geçmelerini tetikleyebilirdi.
Tüm bunları düşünürken, ihtiyaç ve aciliyet hissetti.
Vücudunu ikiye ayırmış olsa da, içlerinden biri şu Ân’da korkunç bir Yaratığ’ın şeklini almış olsa da, yine de bunun yeterli olmadığını hissediyordu.
Bu yüzden, gece ilerledikçe ve çoğu uykuya dalmak için kulübelerine çekilmeye başladığında, o duvarlara atladı ve Kan’ıyla ıslattığı uzak dağa baktı. Yükselttiği Dağ, artık devasa canavar formunun tünediği bir yer olmuştu. Zirvesinden Kıpkırmızı-Mavi bir ışık yayılıyordu, bu mesafeden bile görülebiliyordu.
Duvarlara indiği anda, yanında Beyaz bir ışık parladı.
Kutsal Kız ortaya çıkmıştı; Yere inerken, parlak Kanatlar’ını sırtına katladı.
Onu baştan aşağı süzdü.
Gözleri çatılmıştı. Son birkaç saattir böyleydi; Dalgın ve dikkati dağınıktı. Ayrıca etrafında çok fazla dolaşıyor, nereye giderse gitsin onu takip ediyor, gerek olmadığı zamanlarda bile yakınında kalıyordu.
Bu masum ve saf Kutsal Kız, onun Yakışıklılığ’ına kapılmış olabilir miydi?
Bu düşünceyle gülümsedi ve başını salladı.
O yorum yapamadan kız konuştu.
“Antrenmana gitmelisin. Ben de gelmek istiyorum.“
Bunu söylerken, gözleri ciddiydi.
“Şu Ân’da başka bir şey düşünemiyorum.“
Damian arkasına bakıp, şenlik ateşinin yanında duran Adam Amca’nın siluetine göz attı.
Yaşlı Savaşçı’ya başını salladı, Adam Amca da ona karşılık verdi.
Damian duvardan atladı ve devasa Canavar bedeninin yuva kurduğu o uzak dağa doğru yola çıktı.
Serala onu takip etti.
Taş Diyarları’nda gece olmasına rağmen, eskiden Kabile Sınırlar’ı dışında kalmak onu dehşete düşürürken, artık işler değişmişti.
Devasa Canavar bedeni, tüm dağın üzerine Kıpkırmızı-Mavi bir ışık yayıyordu; Bu parlaklık, taşları, toprağı ve seyrek bitki örtüsünü doğal dünyaya ait olmayan renklerle boyuyordu. Tek bir Hayvan ya da Yaratık bile yaklaşmıyordu. Yaydığı ağır Âura, sıradan gezginleri tehdit edebilecek her şeyi uzaklaştırıyordu.
Artık kendi kendini koruyordu!
O ve Serala Dağ’a ulaştılar ve onun devasa canavar halini yukarıdan seyrettiler.
Aslan, Egemenlik Alan’ını gözetleyen bir Kral gibi zirvede uzanıyordu; Dokuz Kuyruğ’u vücuduna dolanmış, Mavi Alevler’den oluşan Yele’si ise hafif ama istikrarlı bir şekilde yanıyordu. Seralanınkiler’le tıpatıp aynı olan o Kanat’lı Göz bebekleri, farkındalıkla onlara bakıyordu.
Damian, saatlerce ayakta durup, konuşmanın ve binlerce mülteciyi küçük bir Kabile’ye entegre etmenin Kaos’unu yönetmenin yarattığı gerginliği gidermek için insan vücudunu esnetti.
Sonra diğer bedeninin önüne meditasyon pozisyonunda oturdu.
Serala da aynısını yaptı, yanına yerleşip, ona doğru baktı.
Başlamadan önce, ona baktı ve aklındakileri söyledi.
“Son birkaç saattir dalgınsın. İyi misin?“
Ellerini sakin bir şekilde kaldırdı ve sanki onları tanımıyor gibi baktı.
“Ben... Bildiğimi sandığım her şeyi sorguluyordum.“
“Alışacağım ve yakında atlatacağım, ama şimdilik hâlâ hepsini sindirmeye çalışıyorum. İnandığım şeyler doğru olmayabilir. Bana öğretilenler doğru olmayabilir. Ben sadece...“
Sözü yarım kaldı.
“Bilmiyorum.“
...!
Bunu söylediğinde, meditasyon pozisyonundan çıktı.
Dizlerini göğsüne çekti ve kucakladı, çok büyük bir dünyadan teselli arayan biri gibi kendi içine kıvrıldı. Bu duruş onu bir şekilde daha küçük göstermişti. Taş’ın Kutsal Kızı’ndan çok, hiç beklemediği bir vahşi doğada kaybolmuş genç bir Kadın gibi görünüyordu.
Canavar formundaki Mavi ve Altın parıltısı, vücudunu var olmaması gereken bir ışıkla boyadı.
Işık saçlarına takıldı ve onları ışıltılı hâle getirdi. Kanat şeklindeki göz bebeklerinde yansıdı ve onlara her zamanki parlaklıklarının ötesinde bir derinlik kattı. Yüzünün hatlarını izledi ve nesiller boyunca Râfine Olmuş Güzelliğ’e ait özellikleri vurguladı!
Dizlerini öyle kucaklayarak çok masum görünüyordu.
Tamamen olağanüstü ve şaşırtıcı görünüyordu.
Damian ona baktı ve şu anda ne kadar kaybolmuş göründüğüne dikkat etti.
Duygusal olarak gelişmemiş değildi. Onun bir şey aradığını anladı. Belki de onay. Güvence. Ya da sadece her şeyin yoluna gireceğini, Varoluş’unun Temeller’inin ayaklarının altında çökmemiş olduğunu söyleyecek birini.
Ama bunu yapacak olan gerçekten o muydu?
İçini çekti.
Hafif bir tereddütten sonra Serala’ya yaklaştı. Taş’ın üzerinde kayarak, yanına oturdu, giysilerinin kumaşı aracılığıyla omuzları birbirine değdi. Bu temasta neredeyse geri çekildi, böyle bir yakınlıktan kaçınmak üzere yetiştirilmiş birinin içgüdüsüyle kasları gerildi.
Ama geri çekilmedi.
Bir Ân sessizce orada oturdular.
Damian, karanlığa dağılmış Mana noktaları gibi serpiştirilmiş Yıldızlar’ın parıldadığı göz kamaştırıcı Gökyüzüne baktı.
“Büyürken başkalarının bize öğrettikleri, Taş Toprakları’nın gerçekliğinden farklı olabilir.“
Sesi yumuşak ve düşünceli çıktı.
“Bu, bize öğrettiklerinde yanıldıkları anlamına gelmez. Sadece bazen bazı şeyleri kendimiz çözmemiz gerektiği anlamına gelir.“
Bir an durdu.
“Kendi seçimlerini yap. Neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar ver. Onurun ne olduğunu kendin belirle.“
Gece havası, sözlerini karanlığa doğru taşıdı.
“Sonunda, Taş Topraklar’da ne olursa olsun, kendinden başka kimseyi suçlayamazsın. Cüruf olarak yaşarken öğrendiğim tek bir şey varsa, o da sorumluluk almaktır. Yaptığın her seçim, ne kadar küçük olursa olsun, günlük hayatını nasıl yaşayacağını belirleyecektir.“
Dönüp, ona baktı.
“O yüzden... Kendi seçimlerini yap.“
...!
Sadece aklına gelenleri söylüyordu; Güçlülerin zayıfları pişmanlık duymadan yuttuğu topraklarda Sekiz Yıl boyunca hayatta kalırken, biriktirdiği gözlemleri.
Ama Serala’nın silueti yanında donakalmıştı.
Kanat şeklindeki göz bebekleri parlak bir şekilde ışıldıyordu, sanki sözleri onun adını koyamadığı bir şeyi ateşlemiş gibi içlerinde bir ışık oluşuyordu!
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.