Yukarı Çık




138   Önceki Bölüm 

           
Bölüm 139: Seçimler ve Gelişmeler! II


Damian, Kutsal Kız’ın tam olarak hangi sonuca vardığını bilmiyordu.


Ama Kız, göz bebekleri parlak bir şekilde ışıldayarak, başını salladı ve sessizce ona çok uzun bir süre baktı. O kanatlı gözlerin ardında ne tür düşünceler dolaşıyorsa, bunları kendine sakladı. Bakışlarının yoğunluğu, Damian’ın başka bir şey söylemek istemesine neden oldu, ama aklına hiçbir şey gelmedi.


Damian başını kaşıdı ve karşılık olarak başını salladı.


Sonra ayağa kalkıp, Canavar Formu’nun karşısına tekrar oturdu.


Madalyon’u çıkardı ve ellerinde tuttu.


Kızıl kristal, zayıf bir ışıkla titriyordu; Alevler’inin delip, geçemediği bir kabuk içinde Yozlaşma barındırıyordu. Madalyon’un Potansiyel kullanımları hakkında bir Teori’si vardı. Ama daha fazla araştırması gerekiyordu. 


Madalyon’u önündeki yere koydu.


Taş Madalyon’u Yut’tu; Toprak, nesneyi kabul etmek için ikiye ayrıldı ve üzerinde hiçbir iz bırakmadan tekrar kapandı. Dağın her damarında, her kayasında ve toprağında onun Kan’ı akıyordu. Dağ, onun bir Uzantısı’ydı; Üzerinde dinlenen Aslan Formu ya da şu anda içinde bulunduğu İnsan Beden’i kadar, Vücud’unun bir parçasıydı.


Dağdaki her şeyi hissediyordu. Dağdaki her şeyi kontrol edebiliyordu. Sanki bu yükselen Dağ’ın tamamı cepleriymiş gibi, istediği her şeyi doğal bir şekilde saklayabilirdi.


Sonra gözlerini kapattı ve nefesini verdi.


Kendisini ve Doktrinler’ini düşündü.


İkinci Doktrin’i İçsel olmaktan ziyade Dışsal’a odaklandığı için, diğerleri gibi Gemi Tamamlama’ya adım atmamıştı. Şimdiye kadar bu son derece iyi işlemişti. Çevresinden beslenerek gelişebiliyordu. Öz’ünü Yapılar’a, Silahlar’a ve hatta diğer Canlılar’a bile yayabiliyordu.


Ve elbette, tüm bunların ardındaki şey İlk Dil’di.


O Hârf.


Sebat. 


Sadece bunu düşünmek bile zihnini aydınlatıyordu.


Bu Hârf’in Yetenekler’i Sınırsız gibi göründüğüne göre, şimdi işleri hangi yöne götürebileceğini merak etti. Dağlar’ı yükseltmişti. İkinci Bedenler yaratmıştı. Toprak ve Gökyüzü Fizikler’ini Kopyalamış ve başkalarını yıllar yerine Ânlar içinde Gemi Tamamlama’sına yükseltmişti.


Başka ne yapabilirdi ki?


“...“


Aklında pek çok fikir vardı ama şu anda zihni boş gibiydi. Çok fazla Olasılık dikkatini çekmeye çalışıyordu ve hiçbiri net bir yöne dönüşmemişti.


Arkasındaki Serala’nın keskin bakışlarını neredeyse hissedebiliyordu; Sanki sessiz bir soru soruyormuşçasına bakışları sırtına baskı yapıyordu.


Hey, neden başlamadın, koca adam?


Zihni şimdilik boş olduğundan, sadece harekete geçmeye karar verdi.


“Sebat.“


Çevresindeki Mana’yı çekmeye başlarken, bu Hârf’i mırıldandı.


HUUUM!


Her iki bedeninin etrafında, karanlığı gündüze çeviren bir yoğunlukta Mavi Alevler patladı. Kutsal Ateş kükreyerek ortaya çıktı, İnsan Formu’nu parlaklıkla sararken, aynı anda yukarıdaki zirvede duran devasa Canavar Formu’nu da Alevler sardı. Alevler dalgalar halinde dışa doğru yayıldı, Serala’ya ulaştı ve onu, Et’ine işleyen ve Kultivasyon’unu yükselten bir sıcaklıkla sardı.


Uzakta, kabilenin duvarları Soluk Mavi Alevler’le titriyordu.


Duvarlar daha yüksek ve daha görkemli hâle gelmeye başladı; Mana, Kan’ıyla doymuş Yapılar’ın içinden akarken, bariyer yukarı doğru genişledi. Çevredeki kulübeler yumuşak bir şekilde parladı. Kabilenin arkasındaki dağ, uyumlu bir ışıkla nabız gibi atıyordu. Dokunduğu her şey bu kelimeye yanıt verdi; Öz’üyle boyadığı her şey, Son’u gelmez gibi görünen güçten derin bir yudum aldı.


Büyükanne Essun ve Adam Amca kabile içinde kaldılar.


İkisi de bedenlerinde heyecan verici Alevler’in dolaştığını hissettiler; Kutsal Ateş, bilinçli bir çaba sarf etmeden Kultivasyonlar’ını ateşliyordu. Essun karanlığın içinde bir yerlerde kıkırdadı; Keskin sarı dişleri Mavi ışığı yakaladı. Ve Adam Amca, Sınırlar’ına yaklaşan o yıpranmış Yaşlı Savaşçı, Dördüncü Çember’e doğru ilerlemeye başladı.


İlik Kristalleşme’si.



Kemiklerinin ta kendisinin birer Güç Deposu’na dönüşmesini sağlayacak derin dönüşüm. Damian, Kan’ının kurduğu bağ aracılığıyla bunun gerçekleştiğini hissetti; Amcası’nın Kultivasyon engellerinin, onları tanımayı Reddeden Alevler’in karşısında çöktüğünü hissetti. 


Kan’ının dokunduğu her şey etkilenmişti.


O Dağ’da, Canavar Formu tarif edilemez bir şeye dönüşmüştü.


Devasa Aslan vücudunun etrafında bir Mana fırtınası dönüyordu, her yönden Enerji akımları içe doğru spiral şeklinde akıyordu. Altın rengi kürk, güneşi mütevazı gösterecek kadar parlak bir ışıkla alev alev yanıyordu. Dokuz Kuyruk, havada parlak izler bırakan bir güçle çatırdıyordu. Mavi Alevler’den oluşan yelesi eskisinden daha yüksek sesle kükrüyordu, Kutsal Ateş’in Diller’i sanki Gökyüzü’nü tutuşturmaya çalışır gibi Gökler’e uzanıyordu.


Işıl ışıl ve parlak.


Muhteşem ve korkunç.


İnsan Formu’ndaki o, her iki bedenin içinde de Güç aynı anda yükselirken, tüm bunları görmek için gözlerini açtı. Yukarıdaki Gece Gökyüzü birkaç dakika önce karanlıktı. Şimdi ise bulutlar bile aydınlanmıştı; Yerden ayrılmak istemeyen Alevler, alt kısımlarını Mavi’ye boyamıştı.


Bu güzel manzaraya gülümsedi.


Oh?


Gözlerini kırptı. 


Aklında hiçbir fikir yoktu, bu yüzden sadece “Sebat“ dedi. Ama yukarıya baktığında, ışığın Gökyüzü’nü boyadığını izlerken, bir düşünce yoktan var oldu.


Eğer Kan’ını Yer’e, İnsanlar’a ve Silahlar’a boyayabiliyorsa, neden Gökyüzü’nü de boyayamasın ki?


...!


“...“


Bu düşünce saçmaydı.


Ama Hava da tıpkı yer gibi şeylerden oluşuyordu, değil mi? Parçacıklar, Akıntılar ve Yeryüzü ile Gökyüzü arasındaki boşluğu dolduran Görünmez Maddeler. Eğer Taşlar’ı Öz’üyle doyurabiliyorsa, neden Atmosfer’i de doyuramasın ki?


Zihni Olasılıklar’la dolup, taşıyordu.


Bilinçaltında avucunu kaldırdı.


Kan bir Nehir gibi akıp, gitti, önündeki Hava’da dönerken, Mavi bir parıltıyla ışıldayan Kıpkırmızı bir Sıvı idi. Onu dışarıya doğru itmeye çalıştı, Dağlar’ı ve Duvarlar’ı boyadığı gibi Gökyüzü’nü de boyaması için onu dağıtmaya çalıştı.


Hiçbir şey olmadı.


Kan sadece orada asılı kaldı, Damlacıklar Mana tarafından Hava’da tutuluyordu ama çevredeki Hava’ya yayılmayı reddediyordu. Tutunacak bir yer bulamıyordu. Tutunacak kadar sağlam bir şeye tutunamıyordu.


“Hmmm...“


Kaşlarını çattı.


Bu Ân’da Hava onun için çok mu zordu? Biraz daha net bir şeye mi ihtiyacı vardı? Saf Atmosfer’in yapamadığını, Kan’ını taşıyabilecek bir araca mı?


Bunu düşünürken, tekrar Gökyüzü’ne baktı.


Bulutlar’a doğru.


Ve gözleri parladı.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

138   Önceki Bölüm