Bölüm 293
– Yoo Joonghyuk’u nasıl öldüreceğimi biliyorum.
Han Sooyoung’un bu sözleri zihnimde yankılanırken ağzımı açmadan önce bir an tereddüt ettim. “...Öyle bir şey yapmana gerek yok. Kusursuz bir hikâye, en iyi hikâye demek değildir.”
Uzaktan, Yoo Joonghyuk ve Uriel’in çarpışmasından gelen sağır edici bir kükreme duyuldu. Gökyüzünden yayılan ışık Han Sooyoung’un beyaz gözlerini doldurdu.
“Yoo Joonghyuk bu senaryoda ölmeli. Ancak bu şekilde umut ettiğim dünya tamamlanacak.”
“Nasıl bir dünya umut ediyorsun...”
“Kafamın içine bakmadın mı? Hâlâ bunu mu söylüyorsun?”
Sesim başka bir kükremeyle bastırıldı. Zaten anlamsız bir soruydu. Han Sooyoung’un belirttiği gibi, hayal ettiği dünyaya bir göz atmıştım. Hiçbir boşluğu olmayan bir ütopyaydı. Bu, orijinal romanı tamamen farklı bir şekilde sindiren birinin sunabileceği bir cevaptı.
Başımı çevirip Yoo Joonghyuk ve Uriel arasındaki savaşı izledim. Han Sooyoung’un hayal ettiği dünyada, bu savaşın cevabı şuydu:
「 Alevlerin Başmeleği burada ölecek. 」
Sanki bekliyorlarmış gibi, ekip üyeleri Uriel ve Yoo Joonghyuk’un savaş alanının etrafında toplandılar. Lee Jihye Anında Öldürme’yi hazırlanıyor, Lee Hyunsung Muazzam Dağ Parçalayışı’nı şarj ediyor, Kim Namwoon sargılarını çözüyor ve Abisal Kara Alev Ejderhası’nı çağırmaya hazır görünüyordu.
Kırılmaz İnanç’ı kavradım. Han Sooyoung hareketlerimi fark etti ve dik dik bana baktı. “Bekle, sen...!”
Bu dünyayı kuran Yoo Joonghyuk değil, Han Sooyoung’du. Ama... ne fark ederdi ki?
[Takımyıldızı Kurtuluşun Şeytan Kralı statüsünü açıyor!]
En başta, bu okumak istediğim hikâye değildi. Bir şeytan kralı simgeleyen küçük boynuzlar başımdan yükseldi. Kanatları somutlaştırmak istiyordum ancak kusurlu Şeytan Diyarı’nın Baharı ile bu mümkün değildi. Han Sooyoung şaşırdı ama beni durdurmadı. Belki de kavgayı kendi gücümle durdurmamın imkânsız olduğunu düşünüyordu.
Bunu ben de biliyordum. Ancak, artık yalnız değildim.
“Gabriel, Jophiel.”
[Takımyıldızı Kovada Açan Zambak sana bakıyor.]
[Takımyıldızı Kızıl Kozmosun Komutanı sana bakıyor.]
“Lütfen bana yardım edin.”
[Başmelekler, bunun eskisinden daha fazla olasılık gerektireceğini söylüyor.]
“Önemli değil.”
İzin verdiğim an, iki meleğin statüsü içime girdi. Derimin yırtıldığını hissettim ve bir şeyler büyüdü.
[Başmeleklerin statüsü içinde barınıyor.]
Tıpkı takımyıldızlarını yok ettiğim zamanki gibi sırtımdan altı kanat çıktı.
[İçinde bir şeytan kral ve bir başmeleğin statüsü çatışıyor.]
Birbirine karışmayan hikâyeler içimde çığlık atıyordu. Şeytan kralın gücüne bir başmeleğin statüsü eklenmişti. Sağduyuyla açıklanması imkânsız olan bir dalga boyu savaş alanını süpürdü.
“Ne, bu statü de ne...!”
Şok olmaları doğaldı. Şu an bu dünyada hayatta kalan tek başmelek Uriel’di. Oysa benden hissedilen statü bir başmeleğe aitti.
[Şeytan Kral Kara Yeleli Aslan seni izliyor!]
[Şeytan Kral Şehvet ve Öfkenin Şeytanı sana bakıyor!]
Bir şeytan kralın ve başmeleğin gücünün tek bir varlıkta barınması şaşırtıcıydı. Bildiğim kadarıyla, Hayatta Kalma Yolları dünyasında bu tür bir statü oluşturabilecek tek bir varlık vardı.
[Şeytan. Kral...!]
Uriel varlığımı hissetti ve buraya baktı. Ağzımı açtığım an, içime inen Gabriel benden önce atıldı.
[Uriel! Dur! Bu da ne?]
Başmeleğin gerçek sesinin görkemi, Uriel’in gözlerine bir mantık ışığının dönmesine neden oldu.
[...Gabriel?]
[Aklını mı kaçırdın? Ne yapıyorsun sen?]
Gabriel’in gerçek sesi benim üzerimden duyuluyordu. Uriel’in soğuk gözlerine baktım ve hatayı çok geç fark ettim.
[Bak, bunlar sevdiğin insanlar! Yoo Joonghyuk ve Kim Dokja! Her zaman onlardan bahsedersin!]
Gabriel’in enkarnasyonu Uriel’e yaklaştığı an, dudakları açıldı.
[Neyden bahsediyorsun? ■■■]
Kafası karışan Gabriel kaskatı kesildi. Uriel konuşmaya devam etti. [Hayattasın Gabriel. Sen de bir şeytan krala boyun eğdin.]
[N-Ne diyorsun sen?]
– Ahhhhhhh!
Uriel’in devasa manası Gwanghwamun bölgesini sular altında bıraktı. Cehennem Alevleri Ateşlemesi kontrolden çıkıyor ve etrafı cehenneme çeviriyordu. Yoo Joonghyuk’un ceketinin yüksek sıcaklıktan eridiğini görebiliyordum. İsimsiz şeyler yan etkilerle süpürüldü ve et parçalarına dönüştü.
Bağırdım, “Gabriel!”
Aptallaşan Gabriel, gücünü çok geç de olsa bana devretti.
[Açıklamayı sonra dinleyeceğim...]
Dürüst olmak gerekirse, durumu açıklayabilecek kadar kendime güvenmiyordum. 1863. turda Eden’in başına gelenleri hayal bile edemezlerdi. Üçüncü turun başmelekleri bu bilgiyi öğrendiğinde, nasıl bir fırtınanın içine sürükleneceğimi ya da Gabriel’in alacağı psikolojik hasarı kestiremiyordum. Çünkü... 1863. turun Gabriel’i, Eden’e ihanet etmişti.
“Yoo Joonghyuk!”
Seslendiğim an, Yoo Joonghyuk Göğü Yaran Kılıç Ustalığı’nı kullanarak alevleri yardı. Alevlerin içine daldım.
Gabriel ve Jophiel’den gelen üç taç yaprağı havaya saçıldı. Büyük bir enerji yüklemesi oldu ve içimde bir şeyler yükseldi. Çarpışan manaların yarattığı tepkimeden yararlanarak anında Uriel’e yaklaştım.
Üzgünüm Uriel.
Uriel’in kafasını iki elimle kavradım. En Saf Yıldız Enerjisi’nin kudreti ile başmelek ve şeytan kralın statüleri Uriel’in kafasına çarptı. Uriel acıyla kaşlarını çattı ama momentumu hiç azalmadı.
Aksine, alevleri yavaş yavaş beni kuşatıyordu. Yüksek ısı kanatlarımın ve boynuzlarımın hafifçe erimesine neden oldu. İlk inleyen ben oldum. Eden’in en güçlü savaşçı meleğinin gücü buydu.
Uriel gaddarca gülümsedi ve cehennem alevlerini ellerine çağırdı. Dünyanın en sıcak alevleri... O keskin alev kılıcı kalbimi hedef aldığı an—
“Jophiel!”
Parmak uçlarımda devasa kıvılcımlar çaktı ve Uriel’in vücudu bir haleyi andıran dairesel bir kısıtlamayla çevrildi. Beyaz bağlar onu sararken Uriel şokla haykırdı.
Statüsü bir anda düştü ve alevler aniden söndü. Uriel, Eden’deki en güçlü başmeleklerden biriydi. Şeytanlarla savaşta başka hiçbir melek onunla aşık atamazdı.
Ancak ya rakibi de bir başmelekse?
Başmelek Jophiel. Şeytan yok etmeye odaklanan diğer meleklerin aksine, Jophiel’in özel bir yeteneği daha vardı.
[İyi ve Kötünün Hapsi.]
Jophiel’in düşmüş melekleri avlamak için kullandığı yetenek, Uriel’e karşı gücünü gösterdi. Uriel kaçmaya çalıştı fakat kısıtlama daha da sıkılaştı. Bir süre çabaladıktan sonra nihayet direnmekten vazgeçti ve yere yığıldı. Bu bağlarla hapsedilen bir başmelek, bir hafta boyunca derin bir uykuya dalardı.
Uyuyan Uriel’i kucakladım ve Yoo Joonghyuk ile birlikte ateşin dışına çıktım. Dumanların arasından çıktığımda ekip üyelerinin buraya baktığını gördüm. Bazıları hayretle bakıyor, bazıları hayranlık duyuyor... biri ise hafif bir düşmanlıkla beni süzüyordu.
Han Sooyoung’u izledim. “Bu, hayallerindeki dünyada mevcut olmayan bir şeydi.”
“...Uriel’in ölüp ölmemesinin büyük resim üzerinde bir etkisi yok. Gördün, o yüzden bilmen gerekmez mi? Benim görselleştirmem kusursuzdur.”
Beyaz ceketi dalgalanırken Han Sooyoung bana doğru yürüdü. Burnumun dibine kadar geldi ve başını kaldırıp bana baktı. Yanmış melek kanatlarıma ve kırılmış şeytan boynuzlarıma bir göz attı ve sordu,
“Kim Dokja, sen nasıl bir dünya istiyorsun? Hikâyeyi sonuna kadar okudun, istediğin bir dünya olmalı.”
Han Sooyoung’un bu sözlerini çok iyi biliyordum.
「 “İstediğim dünya ne mi?” 」
Bunlar, Yoo Joonghyuk’un her zaman yeni yoldaşlar toplarken kullandığı kelimelerin ta kendisiydi. Han Sooyoung’a dedim ki, “Ben senin yoldaşın değilim.”
“Bu hikâyeyi tamamlamak için sana ihtiyacım var.”
Han Sooyoung, Yoo Joonghyuk’u işaret ederek devam etti. “Senin de yeni bir hikâyenin tamamlanmasına ihtiyacın yok mu?”
Neden bu dünyaya geldiğimi biliyor gibiydi. Ekip üyelerinin yüzlerini tek tek inceledim. Lee Hyunsung, Lee Jihye, Lee Seolhwa, Shin Yoosung, Kim Namwoon... Şimdiye kadar, hepsinin bu noktaya kadar hayatta kaldığı tek bir tur bile olmamıştı. Ancak—
“Bu hikâyenin nesi yeni?”
Yoo Joonghyuk’u izliyordum. Bu dünya tarafından seçilmeyen tek kişiyi. Bu dünyayı kurtarmak için binlerce turu tekrarlamıştı ama bu sefer, dünya için ölmesi gerekiyordu.
Han Sooyoung’un dünyası da sonunda birinin ölmesi gereken bir dünyaydı. Sadece Han Sooyoung’un dünyası değil, buna benzer sayısız başka dünya vardı.
“Orijinalin bir kısmını okudun, gelişmeleri değiştirdin ve başrolün yerine başka birinin adını koydun.”
Bazı türetmeler orijinali aşabilirdi. Ancak asla orijinal olamazlardı.
“Böyle bir eyleme ne dendiğini biliyor musun?”
Rahat bir gülümseme takınmak istiyordum ama şu an hiç havamda değildim. Han Sooyoung yanan gözlerle bana baktı. “Bu senin bulunduğun tur değil. Saçmalamayı kes.”
Han Sooyoung daha fazla beni dinlemedi ve arkasını döndü. “Sana üç gün veriyorum. O zamana kadar karar versen iyi olur. Bana yardım et ya da etme. Duymak istediğim tek şey bu.”
Ekip üyeleri Han Sooyoung’u takip ederek birer birer binaya girdiler. Lee Hyunsung, Lee Seolhwa’ya hastaları taşıması için yardım ediyordu. Lee Jihye ve Kim Namwoon bakışlarını kaçırmadan önce bana kısa birer bakış attılar.
Burası benim turum değildi. Benim turumdaki insanlar beni bekliyordu ve eğer Yoo Joonghyuk’u öldürürsem geri dönebilirdim.
Yoo Joonghyuk’a baktım. Ceketi delik deşikti ve orada öylece, aptalca bakan gözlerle duruyordu.
...Ancak, yapmam gereken gerçekten sadece bu muydu?
__________________________________________
Han Sooyoung karanlıkta gözlerini açtığında ter içindeydi. Vücudunun etrafında zayıf kıvılcımlar çakıyordu. Tüm bedeni buz gibiydi. Derin bir nefes alıp yerinden kalktı. Akıllı telefonunu açtı ve roman dosyasını görüntüledi.
SSSSS-Dereceli Sonsuz Regresör.
「 Yoo Joonghyuk bunun hakkında düşündü. 」
「 ...Korkuyorum. 」
「 Sadece buraya kadar mı? 」
Kaydedilen sayfaların içeriği bunlardı. Yine de Han Sooyoung onları okudu. Sanki okumazsa içerik uçup gidecekmiş gibi tekrar tekrar okudu.
Ne kadar süre okumuştu? Etrafındaki kıvılcımlar küçülmeye başladı. Zar zor bir iç çekti. Biraz daha geç kalsaydı, varlığı bu kıvılcımlar tarafından yutulacaktı.
Bu ilk değildi. Bu, anılarını kemiren olasılık fırtınasıydı. Bunun ‘Avatar’ın aşırı kullanımının bir yan etkisi mi yoksa Hayatta Kalma Yolları ile mi ilgili olduğu bilinmiyordu.
[<Yıldız Akışı>, enkarnasyon Han Sooyoung’u izliyor.]
Han Sooyoung dudaklarını ısırdı ve vücudunu serbest bıraktı. Yan etkiler yüzünden sertleşen omuzlarını ve bileklerini tek tek kontrol etti. Üzerinde sayısız takımyıldızının gözlerini hissedebiliyordu.
Han Sooyoung düşündü, ‘İstediğiniz kadar bakın. Buna sırf burada bitirmek için başlamadım.’
Isındıktan sonra kemiklerindeki o soğukluk gitmişti. Ceketini giyip pencereden dışarı baktı. Kim Dokja ve ekip üyeleri görülebiliyordu. İlk gün birbirlerine yabancıydılar ama birkaç gün sonra sohbet etmeye başlamışlardı. Tuhaftı. 94 senaryo geçirmiş ve güvensizlikle dolu olan bu insanlar, ona kalplerini çabucak açmışlardı.
Kim Dokja. Bu planın sonunda ortaya çıkan o değişken.
...Gizemli Entrikacı neden bu noktada başka bir sözleşmeci göndermişti? Han Sooyoung cevabı bilmiyordu. Sadece Kim Dokja’yı kullanması gerektiğini biliyordu.
Yoo Joonghyuk meydanın bir köşesinde boş boş duruyordu. Han Sooyoung bir süre onu izledikten sonra pencereden dışarı atladı. Yoo Joonghyuk’un yanına indi ve konuştu. “İki gün oldu.”
Yoo Joonghyuk cevap vermedi. Han Sooyoung yavaşça onu inceledi. Boş gözleri hiçbir şeyi duymuyor gibiydi.
Han Sooyoung gözlerinin içine baktı ve aniden yaklaştı. “...Gerçekten bilincin yerinde değil mi?”
Han Sooyoung’un eli Yoo Joonghyuk’un çenesini kavradı. Yoo Joonghyuk tepki vermedi.
“Ne komik. Bunların olduğuna inanamıyorum... Ölmeye söz verdiğini unuttun mu?”
Bu yakın mesafeden bakınca, Yoo Joonghyuk’un yüzü yara izleriyle doluydu. Bunlar, diğer tüm turlardan daha yalnız bir savaşın izleriydi.
Han Sooyoung böyle bir Yoo Joonghyuk’a baktı. Hem ona acıyor hem de öfkeleniyordu. Han Sooyoung elini onun çenesinden çekti ve bir sigara çıkardı. Sigarayı yaktığında dumanlar yükseldi.

Uzakta, Kim Dokja’nın etrafındaki insanlar onun söylediği bir şeye bağırıyorlardı. Han Sooyoung dumanı dışarı üfledi.
“Dünya adaletsiz. Bazı insanlar birkaç kelimeyle başkalarıyla kaynaşmayı çok kolay bulurken, bazıları defalarca regresyon geçiriyor ve yine de her yere yabancı kalıyor.”
“...”
“Benim için bazı güzel anılar yazmamış mıydın? Yeterince yapabilirdin... neyse, boş ver. Bunu yapabilmenin bir yolu yoktu zaten.”
Han Sooyoung yere düşen sigara külüne bastı.
“Hatırlamadığın için seni öldürdüğümde beni suçlama. Benden yapmamı istediğin her şeyi yaptım.”
Han Sooyoung ekip üyelerine doğru yürüdü. Yoo Joonghyuk boş gözlerle onun uzaklaşmasını izledi. Bu sırada, Yoo Joonghyuk’un boş gözlerine sönük bir ışık geri dönüyordu.
+
Çeviri: Sansanson
+
Bölümleri daha erken okumak için https://novelgecesi.com adresini ziyaret edebilirsiniz.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.