MANGA-TR
Bölüm 122
Bölüm...
Action,Adventure,Fantasy,Romance

Bölüm 122

Dört Ay Önce
Yazar: Raban Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 7 dk Kelime: 1.690

Bölüm 122 – Dört Ay Önce
Çeviri: Raban
 
Nephis, Sunny’nin onu son gördüğü günden bu yana çok değişmişti.
 
Dışarıdan bakıldığında neredeyse aynı görünüyordu — uzun boylu, dik duruşlu ve tuhaf bir şekilde mesafeli; sanki dünyanın geri kalanından biraz farklı bir yerde var oluyormuş gibi. Hala Yıldızışığı Lejyonu Zırhı’nı giyiyordu; zarif, esnek bedeninin ince hatlarını belirginleştiren o şık zırhı. Ama artık omuzlarından dökülen beyaz bir pelerini de vardı; rengi, zarif plaka zırhının o kusursuz metaline oldukça yakındı.
 
Değişen Yıldız’ın gümüş saçlarıysa şimdi çok daha uzundu; neredeyse omuzlarına kadar uzamıştı. O kısa, erkeksi saç kesiminden sonra çok daha olgun ve çok daha kadınsı görünüyordu. Bu da Sunny’nin kalbinin biraz daha hızlı atmasına neden oluyordu. Soğukkanlılıkla ışıldayan gri gözleriyse her zamanki gibi çarpıcıydı.
 
Asıl değişimlerse çok daha derinlerde gizliydi. Belki de bunları ancak onu Sunny kadar iyi tanıyan biri fark edebilirdi; ya da tam tersine, Sunny onu böylesine iyi tanıdığı için, Nephis’in gerçek benliğini örten o mesafeli kayıtsızlık perdesi çatlamış ve altta yatan daha derin duygularını açığa çıkarmıştı.
 
Nephis artık daha canlı görünüyordu; daha uyanık ve daha bir özgüvenliydi. Gözlerinde kararlılık ve irade parlıyordu; insana kolayca bulaşan, ölçülü ama sarsılmaz bir güven duygusu yayıyordu.
 
...İşte bu onun gücüydü.
 
İnancın gücü.
 
Sunny, o bakışın karşısında ürperdi.
 
Neph, Sunny’nin hem en çok görmek istediği hem de bir daha hiç karşılaşmamayı umduğu tek insandı. Kaleden ayrılmak zorunda kalmasının asıl sebebi de oydu zaten.
 
Kaderin hazırladığı bu karşılaşma, anılarını bir sel gibi zihninin yüzeyine taşıdı.
 
Keşke o zaman bilseydi...
 
Gerçi bilse bile yine de hiçbir şey değişmeyecekti.
 
 
***
 
 
Dört ay önce, iblis kemiklerinden yapılmış bir tekneyle lanetli denize açıldıkları gece, Sunny rüzgârın içinde tir tir titriyordu.
 
...Karanlığın soğuk kucağında geçen o sonsuz geceden sonra, bitmek bilmez karanlık nihayet son nefeslerini veriyordu. Kıpırdanıp doğuya döndü; ufuk çizgisinin üzerinde soluk eflatun bir çizgi belirmişti.
 
Titreyen dudaklarını yaladı ve boğuk bir sesle konuştu:
 
“Cas. Cassie. Sabah oluyor.”
 
Bu sözler ağzından çıkar çıkmaz, Sunny’yi o ana kadar ayakta tutan son güç kırıntısı da tükenip gitti. Soğuk taşın üzerine yığıldı; göğsü ağır ağır inip kalkarken gevşemeye başladı.
Yeni bir şafak, Unutulmuş Kıyı’nın o ıssız cehennemini sıcakcık güneş ışığıyla yıkamaya hazırlanıyordu. Başarmışlardı.
 
Üç Uyuyan, kara dalgaların arasından yükselen devasa taş bir elin üstüne tüneyip kalmıştı; sanki bir tanrıça, onları ışıksız uçurumun üzerinde avucunda taşıyormuş gibiydi. Sunny ile Cassie ısınmak için birbirlerine sokulmuştu; Nephis ise taş avucun tam ortasında, hâlâ baygın hâlde yatıyordu. Paramparça olmuş zırhının aralıklarından görünen fildişi teni solgun ve cansızdı.
 
‘Başardık.’
 
Ruh Yiyen Ağacın pençesinden kurtulmuş, karanlığın içinde uzun bir yol katetmiş, hatta denizin derinliklerinde yaşayan o dehşet verici yaratıkla girdikleri savaştan bile mucize eseri sağ çıkmışlardı.
 
Sunny, bu kaçışı başarabilmiş olmalarına hala inanamıyordu. Kadim yaratığın zihinlerini boyunduruk altına aldığını, bir lanetle zincirlediğini öğrendiğinden beri, kendilerini o ağaçtan asla kurtarmayacaklarını düşünmüştü. Belki de bunun sebebi, Sunny’nin en tehlikeli ve en çok güvendiği silahının elinden alınmış olmasıydı… aklının.
 
Yine de bir şekilde başarmışlardı.
 
Bitap düşen Sunny gözlerini kapattı ve yükselen güneşten saklanmak için geri çekilen kara denizin sesini dinledi. Farkına bile varmadan kendini uykunun kollarına bıraktı.
 
Gözlerini yeniden açtığında güneş gökyüzünde epey yükselmişti. Adrenalin yorgunluktan harap olmuş bedeninden çekildiğinde yerinden kıpırdayamayacak kadar acı çekeceğini sanıyordu ama şaşkınlıkla gördü ki beklediğinin yarısı kadar bile kötü durumda değildi. Kan Dokuması, Sunny gibi felaket mıknatısı olan biri için gerçekten de mucizevi bir Nitelikti.
 
Kırılan parmağı bile artık eskisi kadar sızlamıyordu.
 
Yine de doğrulurken inlemekten kendini alamadı.
 
Cassie yanında uyuyordu; bir gece önce yaşananlar onu da en az Sunny kadar, belki de daha fazla tüketmiş olmalıydı. Narin yüzü solgun ve savunmasız görünüyordu; kaşları da kaygıyla hafifçe çatılmıştı. Sunny iç çekti.
 
Nephis ise hâlâ kendine gelememişti. O uyurken, kör kız pelerinini çıkarıp Değişen Yıldız’ın üstünü örtmüş, biraz olsun sıcak kalmasına yardım etmişti. Neph kıpırtısız yatıyordu; kanı yüzünden çekilmiş, bembeyaz olmuştu. Hâlâ hayatta olduğunu gösteren tek şey, soluk alıp verişinin belli belirsiz çıkardığı sesti.
 
Sunny, onun parçalanmış etinin arındırıcı alevlerin içinde yeniden örülüşünü hatırlayınca ürperdi. O alevi kullanmanın korkunç bir bedeli vardı. Nephis her seferinde, akıl almaz bir acı ve ıstırap yaşatıyordu. Ölümün kıyısından dönebilmek için kim bilir ne kadar acı çekmişti? Üstelik Sunny, bu alevi Neph’in kendini iyileştirmek için kullanabildiğini daha önce hiç fark etmemişti.
 
Belki bunu geçmişte hiç yapmamış olmasının bir sebebi vardı. Bunu ancak zaman gösterecekti.
 
‘Durumu değerlendirme vakti.’
 
Değişen Yıldız’dan bakışlarını çekip etrafına göz gezdirdi; içine bir ağırlık çökmüştü.
 
Şu an devasa kraterin bir yerlerinde bulunan bir heykelin eline sığınmışlardı ve bunca yolu katetip — ve tabii o dokunaçlı yaratığın saldırısından kurtulup — gidebilecekleri hiçbir yer kalmadığını fark ederlerse bu kaderin son derece acımasız bir şakası olurdu.
 
Doğuya baktı ve devasa sonsuz bir boşluktan başka hiçbir şey göremedi.
Güneye döndü ve—
 
Sunny birden kaskatı kesildi. Uzakta koyu renkli bir çizgi seçebiliyordu. O da neydi öyle... bu, kraterin batı kenarıydı. Neredeyse bütün boşluğu aşmışlardı!
 
Kalbinde tuhaf bir heyecan dalgası yükseldi. Hızla arkasını döndü ve batıya baktı. Gözleri kocaman açıldı.
 
Bir süre boyunca boş boş baktı. Sonra içinde tek bir düşünce belirdi:
 
‘Ne kadar yaklaşmışız...’
 
Uzun süre sessizce oturdu; her şeyi unutmuştu. Saatler geçmişti, nihayet Cassie uyandı. Sunny’nin artık yanında olmadığını hissedince korkulu bir sesle seslendi:
 
“Sunny?”
 
Sunny dudaklarını yaladı.
 
“Buradayım.”
 
Cassie doğrulup elini uzattı, sonra Sunny’nin omzunu buldu.
 
“N’oldu... sesin neden böyle geliyor?”
 
Sunny gözlerini kırpıştırdı, ardından yavaşça başını çevirip kör kıza baktı. Yüzüne bir gülümseme yerleşti.
 
“Cassie... bulduk. Nihayet gördüğün o şehri bulduk.”
 
 
***
 
 
Nephis tam iki gün boyunca baygın yattı.
 
Sunny gerçekten onun için endişelenmeye başlamıştı, ama üçüncü gün Değişen Yıldız nihayet kendine geldi. O sırada Sunny, dev taş elin işaret parmağının tepesine oturmuş, batıya bakıyor, içinde sıcak ve coşkulu bir duygu kabarıyordu.
 
Başarmışlardı! Sonunda eve döneceklerdi!
 
Sunny gerçek dünyaya dönmek için yanıp tutuşuyordu. Uyanmış olmaya, bunun getireceği güç ve statü sıçramasına bile artık eskisi kadar aldırmıyordu.
 
Tek istediği yumuşacık bir yatak, yığınla lezzetli yemek ve sınırsız sıcak duştu.
 
Başını eğip Nephis’e baktı; onda ters giden bir şey olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Çizgi romanlarda işler tam düzelmek üzereyken ya karakterlerden biri hafızasını falan kaybederdi ya da garip bir şeyler olurdu.
 
Ama Değişen Yıldız iyi görünüyordu. Hâlâ Sunny’nin tanıdığı o aynı Neph gibiydi — uzun boylu, dik duruşlu ve tuhaf bir şekilde mesafeli; sanki görünmez bir duvar onu dünyanın geri kalanından ayırıyormuş gibi. O çarpıcı gri gözler Sunny’e dönünce, kalbi yine kımıldadı, biraz daha hızlı atmaya başladı.
 
Gülümsedi.
 
‘Tanrılara şükür!’
 
Nephis kaşlarını çattı, başını hafifçe eğdi ve dümdüz bir sesle sordu:
 
“Niye sırıtıyorsun?”
 
Sunny, aptal gibi sırıtmakta olduğunu fark edince gözlerini kırpıştırdı, sonra da sahte bir umursamazlıkla omuz silkmeye çalıştı.
 
‘İptal, iptal! Dikkatini başka yöne çek!’
 
“Arkana bak.”
 
Batıda uzanan manzara zaten keyfinin yerinde olmasının sebeplerinden biriydi; o yüzden bunu söylemek pek de yalan ya da zoraki bir kıvırma sayılmazdı.
 
Neph birkaç an ona baktı, sonra iç çekip arkasını döndü.
 
Arkasında, devasa kraterin yamaçlarından, cilalı gri taştan örülmüş yüksek şehir surları uzanıyordu.
 
O duvar, çektikleri hiçbir acının boşa gitmediğinin ve bütün hayallerinin gerçekleşmek üzere olduğunun işaretiydi.
O surlar, umuttu.
 

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi