Bölüm 301
Çeviri: Sansanson
57.Kısım – Şanlı Geri Dönüş (2)
Huzurlu bir rüyaydı. Görüş alanına dumanlar yayılıyordu. Burası kesinlikle Güney Kore’ydi ama daha önce hiç görmediği yabancı yapılar ve hikâye silahları vardı; gökyüzü ise dünya çökmek üzereymişçesine karanlıktı...
Rüyasındaki Han Sooyoung, “Bu da ne?” diye mırıldandı.
Ancak sesi hiç çıkmıyordu. Önünde dövüşen iki kişi vardı. Siyah ceketli bir adam ve beyaz ceketli bir adam. Bunu daha önce görmüştü ama bir şeyler farklıydı. İki adamın da yüzü aynıydı.
…Yoo Joonghyuk? Bir ses duyuldu ve önündeki iki Yoo Joonghyuk yok oldu.
Bu nasıl bir durumdu? Bu manzara da neyin nesiydi? Pek uzak olmayan bir yerde Kim Dokja’yı gördü. Kim Dokja, her şeyini kaybetmiş bir adam gibi diz çökmüştü. Han Sooyoung elini uzattığı anda, hemen yanından biri seslendi.
– Buraya kadarmış.
Bakınca, kendisiyle aynı yüze sahip bir ‘Han Sooyoung’ gördü. Sırtından aşağı bir ürperti indi. Bu soğuk his, Han Sooyoung’un rüyasından uyanmasına neden oldu.
“…!”
Han Sooyoung hafif bir iniltiyle uyandı ve kanepede yattığını fark etti.
“Yine o rüya, kahretsin.”
Birkaç gündür tekrarlayıp duran bir rüyaydı bu. Yoo Joonghyuk ile Yoo Joonghyuk birbiriyle dövüşüyor, kendisinin bir kopyası ve Kim Dokja onları izliyordu. Başta bunun bir görü rüyası olduğunu düşünmüştü. Ancak ne kadar yorumlamaya çalışsa da rüyaya bir anlam veremiyordu. Uzaktaki televizyondan haber sesleri geliyordu.
– Yeni Enkarnasyon İttifakı’nın kurulması Kore Yarımadası’ndaki durumun değişmesine neden oluyor...
Han Sooyoung ağzındaki soğuk buzu evirip çevirirken boş boş dinledi.
...Ha? Buz mu?
“Bu ne? Ahjumma, ağzıma bunu sen mi koydun?”
“Neden böyle bir şey yapayım?”
Lee Sookyung arkasına bile bakmadan suyu aldı. Han Sooyoung buzu kırarken kaşlarını çattı. O zaman Yoo Sangah olmalıydı. “Ne kadar uyudum?”
“İki saat.”
“Yoo Sangah nerede?”
“Dinlenme odasında kahve içiyor.”
“Ne dinlenme odası? Burası şirket mi?”
Bunu söylemişti ama aslında ikamet ettikleri bina terk edilmiş bir şirket binasıydı. Han Sooyoung homurdanarak dinlenme odasına yöneldi. “Hey, ne yapıyorsun?”
Dinlenme odasındaki masanın üzerinde küçük bir kağıt bardak duruyordu. Yoo Sangah beyaz parmaklarını havada hareket ettiriyordu. Hologramdan çıkan bilgiler Yoo Sangah’ın retinalarına sızıyordu. İrkilmiş olan Han Sooyoung bağırdı, “...Aklını mı kaçırdın? Yine mi o stigmayı kullanıyorsun?”
“…”
“Böyle devam edersen genç yaşta nalları dikeceksin. Bu kadar güçlü Stigmaları rastgele kullanınca ne olduğunu bilmiyor musun...?”
Yoo Sangah’ın kullandığı stigma, Olimpos’un Hermes Sistemi’ydi. Geleceği ölçmek için tüm Yıldız Akışı’ndan bilgi toplayan Olimpos’un büyük veri ağıydı.
“Elden bir şey gelmez. En kötü durumdan kaçınılmalı.”
“Gelecekle ilgili bilgilere sahip değil miyim zaten?”
“Yetmiyor. Çok fazla değişken var.”
Hermes Stigması, kullanıcının ömrünü feci şekilde kısaltıyordu. Han Sooyoung bu gerçeğin farkındaydı fakat Yoo Sangah’ı vazgeçiremiyordu çünkü ekip üyelerinin 45. senaryoya ulaşmasında onun emeği büyüktü. Yoo Sangah gelecek senaryoları ölçmeseydi, ekip üyeleri 35. Ve 40. senaryolarda büyük krizler yaşayacaktı.
Han Sooyoung dudaklarını ısırdı. Bu kız...
Kim Dokja kaybolalı üç yıl olmuştu. Onun geri dönme umudu solmaya başlayalı uzun zaman geçmişti. Kahve fincanından buharlar yükseliyordu. Yoo Sangah ona bakarak konuştu. “Burada oturmak bana şirkette çalıştığım günleri hatırlatıyor. O zamanlar hep dinlenme odasına saklanırdım.”
“Ben hiç şirkette çalışmadım, o yüzden bilmem.”
“Kesinlikle bir şirket insanı değilsin.”
Yoo Sangah gülümsedi ve Han Sooyoung dudaklarını yaladı. “Kim Dokja ile aynı şirkette miydiniz?”
“Evet.”
“Siz ikiniz yakın mıydınız?”
Yoo Sangah, rahat görünmeye çalışan Han Sooyoung’a bakıp gülümsedi, “O zamanlar bile arkadaştık.”
– Felaket uyarısı!
– Felaket uyarısı!
Gürültülü bildirimlerle Han Sooyoung ofise koştu. Nöbette olan Lee Sookyung televizyondan uyarı bölgesini kontrol etti.
“...Bir tane daha mı? Bu sefer neresi?”
“Busan.”
“Busan mı? Çok uzak değil. Çocuklar halleder,” dedi Han Sooyoung ekrandaki son dakika haberine bakarken. Dokunaçlı canavarlar ekranda belirmiş ve enkarnasyonlarla çatışmaya başlamıştı.
Lee Sookyung iç çekerek sordu, “Sooyoung, diğer çocuklarla iletişimde misin?”
“Beni sevmeyen çocuklarla neden iletişim kurayım? Asıl senin kâsende ne görünüyor ahjumma?”
Lee Sookyung yıldız kalıntısına baktı. Han Sooyoung, “Bu sefer ne gördün?” diye sordu.
Lee Sookyung cevap vermedi. Han Sooyoung tuhaf bir şey hissederek başını kaldırdı; Lee Sookyung kaskatı kesilmiş bir heykel gibi duruyordu.
Böylece Han Sooyoung bir şeyi fark etti.
Kim Dokja üç yıldır kayıptı. Lee Sookyung’un en başından beri kontrol ettiği tek bir şey vardı.
Han Sooyoung kâseye uzun süre baktıktan sonra konuştu, “Hızlıca Busan’a gidiyorum. Bir de, Yoo Joonghyuk şu an nerede?”
***
Havada beliren senaryo penceresine baktım.
+
<Ana Senaryo #45 ― Şanlı Geri Dönüş>
Kategori: Ana
Zorluk: ???
Tamamlama Koşulları: Uzun bir yolculuğun ardından nihayet evine döndün. Memleketindeki insanlara varlığını hissettir ve ana üs bölgelerinden birinde geri döndüğüne dair bir iz bırak. Hemşehrilerin seni hoş karşılayacaktır.
Süre Sınırı: Yok
Ödül: 200.000 jeton, felaket dönüşümünün kaldırılması.
Başarısızlık: Ölüm
*Senaryo devam ederken enkarnasyonlar geri dönenleri ‘yaratık’ olarak algılayacaktır.
*Senaryo devam ederken enkarnasyonlar geri dönenlerin dilini anlayamayacaktır.
+
Tamamlama koşulları berbattı ama küfretmek kimseyi daha iyi hissettirmeyecekti.
[Hedefin Yeouido, Seul.]
[Şu an yakınlarda işaretlenebilir bir üs bölgesi bulunmuyor.]
Derin bir nefes aldım. Evet, belki de böylesi daha iyiydi. Zaten 45. senaryoyu yerine getireceksem, bir geri dönen olmam iyi bir şey olabilirdi. Bu senaryo, gelecekte açılacak bazı yerler için bir antrenmandı.
“Siktir! Neden saldırıyorlar?”
Enkarnasyonlar tarafından saldırıya uğrayan geri dönenler öfkeliydi. Hayatta kalan tüm enkarnasyonlar güçlü değildi. Aralarında hâlâ sponsoru olmayanlar veya senaryoya sonradan katılanlar vardı. Bu yüzden enkarnasyonların saldırıları geri dönenler için bir tehdit oluşturmuyordu.
“Dayanamıyorum. Hey millet, gelin şu bölgeyi dümdüz edelim―”
“Bu mümkün değil.”
Sözlerim üzerine geri dönenlerin yüzleri kaskatı kesildi. “Neden? Önce onlar saldırdı!”
“İyi bir sebepleri var.”
“Sebep mi? Siktir git, şunların yüzlerine bak. Bizi hemen yakalayıp öldürmek istiyorlar.”
Kesinlikle öyle görünüyordu. Durumu nasıl açıklayacağımı bilemedim.
[Dokkaebiler varlığını onaylamıyor.]
Aslında 45. senaryo, geri dönenler ile mevcut enkarnasyonların topyekûn bir savaşıydı. Grup numaram 163 olduğuna göre, dünyanın her yerine çağrılmış 162 grup daha olmalıydı.
İlk Geri Dönenler Savaşı. Orijinal romanda, üçüncü turun Kore Yarımadası bu savaşla harabeye dönmüştü. Yani böyle devam ederse her şey orijinal hikâyedeki gibi ilerleyecekti.
“Ne? Felaketler kendi aralarında mı konuşuyor?”
“Çabuk öldürün onları! Kara Alevler Şeytan Hükümdarı öyle söylemişti. Gardlarını indirdiklerinde onları öldürmek kolay!”
“Hayır, Ay Işığı İmparatoriçesi’ni duymadınız mı? İletişim kurabilen felaketler var, dikkatli olun...”
Bazı tanıdık lakaplar duydum. Her hâlükârda Kore Yarımadası’nın güçlü enkarnasyonları hâlâ hayattaydı ve bu da diğer enkarnasyonların kaygısızca davranmasına olanak sağlıyordu.
O sırada sözlerimi bekleyen bir geri dönen yakama yapıştı. “Beni rahatsız edersen seni öldürürüm. Defol git.”
“Ya gitmek istemezsem?”
Geri dönen statüsünü bana doğrulttu, ben de onun bileğini kavradım.
[Takımyıldızı Kurtuluşun Şeytan Kralı ‘statüsünü’ açıyor.]
Kemik kırılma sesi duyuldu ve yakaladığım geri dönenin yüzü morarmaya başladı.
“S-Sen de kimsin...?”
Korkan geri dönenin bacaklarının bağı çözüldü.
[Geçici kanal açıldı.]
[Kore Yarımadası’nın takımyıldızları sana dikkat kesiliyor!]
[Takımyıldızı Adaletin Kel Generali kanala girdi.]
[Takımyıldızı Deniz Savaşı Tanrısı senden bir dejavu hissi alıyor.]
Karşımdaki isimler tanıdıktı, içimi ısıtan niteleyicilerdi ama şu an selamlaşma vakti değildi. Geri dönenlere söyledim, [Çenenizi kapayın ve tüm silahlarınızı bırakın. Sonra yanıma toplanın. Geç kalanın beynini uçururum, o yüzden çabuk hareket edin.]
Kasten sert bir ton kullandım. Gerçek sesimdeki farkı anlayanlar hemen etrafımda toplandı. Bu arada şaşıranlar sadece geri dönenler değildi.
“Oha! O canavar da ne?”
“Hemen bildirin! İttifaka haber verin!”
Statümü hisseden enkarnasyonlar kaçıyordu. Bu aslında daha çok işime gelmişti. Uçan Tilki sordu, “H-Hocam... grubumuzun lideri sen misin?”
Başımı salladım ve geri dönenler haykırdı, “Aman Tanrım... aramızda bir takımyıldızı var...”
Etrafımda 10 geri dönen toplanmıştı. Beşi ortaçağ benzeri bir gezegenden, üçü Murim’den, kalan ikisi ise başka yerlerdendi. Yüzlerine tek tek baktım ve konuşmaya başladım.
“Nereden geldiğinizi ya da neden geri döndüğünüzü bilmiyorum.” Gergin geri dönenler bana bakıyordu. “Ama kesin olan bir şey var. Bu senaryo başarısız olursa hepimiz öleceğiz.”
Bazıları o anda senaryo penceresini açtı.
“Sevdiklerinizle ya da tanıdıklarınızla buluşamayacaksınız. Memleketinize adım bile atamayacaksınız. Dünya insanları tarafından ‘felaket’ olarak hatırlanacağız.”
Bana karşı çıkanlar da vardı, şok olanlar da. Ancak hepsi yavaş yavaş durumu kavrıyordu. Bazı geri dönenler parçalanmış binaların camlarından kendilerini gördü.
“Bize saldırmalarının sebebi...”
“Sadece görünüşümüz değil. Bizden önce çağrılan geri dönenler de vardı.”
Kimisi memleketini özlediği için dönmüştü, kimisi ise onu yok etmek için. Dünya için bir tehdittiler ve bu muhtemelen başka yerlerde de oluyordu. Kendimden emin bir şekilde söyledim, “Savaşmamalısınız. Bu sadece yıkıma yol açar.”
“O zaman savaşmak istemediğimizi söylesek?”
“İnanacakları şüpheli. Üstelik sözlerimizi iletmek de zor. Senaryo bitene kadar söylediklerimiz onlara düzgün ulaşmayacak.”
Geri dönenlerin yüzleri karardı. “Bir planın var mı?”
“Mümkün olduğunca çatışmadan kaçının. Önceliğiniz bir üs üzerinde iz bırakmak olsun. Bu senaryoyu tamamlarsak ‘felaket’ olmaktan kurtulabiliriz.”
Neyse ki bu grupla iletişim kurabiliyordum. Uçan Tilki vardı, şanslıysam fazla çatışma yaşamadan senaryoyu bitirebilirdik. Ancak her zamanki gibi işler bu kadar kolay olmazdı.
“İttifak! Busan İttifakı!”
Bağırışlarla birlikte kalabalık yarıldı ve insanlar yaklaştı. Aynı anda uzaktan teknelerin sesini duydum. Haeundae’den gelen rüzgâr hafif tuz kokuyordu.
[Dördüncü Duvar hafifçe titreşiyor.]
Haeundae sahiline 12 tekne yanaştı. Öndeki tekneden iki kişi atladı.
“Amiral geldi!”
“Böcek Kral!”
Bir kez daha zamanın ne kadar geçtiğini fark ettim. Bazı şeyler değişmişti, bazılarıysa aynı kalmıştı. Şapkalı kız hâlâ kendine özgü kapüşonlusunu giyiyordu ama artık okul eteği yoktu.
Böcek ağı taşıyan çocuk hâlâ o keskin bakışlara sahipti ama yüz hatları belirginleşmiş, boyu uzamıştı. En azından artık bacaklarıma yapışamazdı.
“Çocuk, sen mi yapmak istersin yoksa ben mi yapayım?”
“Yazı tura atalım.”
Onları özlemiştim. Gerçekten çok özlemiştim. Bunu söylemek istiyordum. Bembeyaz kumlar parlıyordu. Kaçmam gerektiğini biliyordum ama ayaklarım kıpırdamıyordu.
[Takımyıldızı Kurtuluşun Şeytan Kralı yoldaşlarına bakıyor.]
Belki de bir umudum vardı. Diğerleri farklıydı ama onlar beni kesin tanırdı. Belki de buna inanmak istiyordum.
[Senaryo cezası dolaylı mesajı bozdu.]
Bir sonraki anda havada bir mesaj belirdi.
[Çirkin Kalamar, enkarnasyon Lee Jihye’yi kışkırtıyor.]
Lee Jihye dik dik bana baktı. “Çocuk, o kalamarı ben öldüreceğim.”

+
Bölümleri daha erken okumak için https://novelgecesi.com adresini ziyaret edebilirsiniz.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.