Bölüm...
Adventure,Fantasy,Horror,Isekai

Bölüm 316

60.Kısım – Yıkımın Tadı (1)
Yazar: Sansanson Grup: : Novel Gecesi Okuma süresi: 11 dk Kelime: 2.681



Çeviri: Sansanson
60.Kısım – Yıkımın Tadı (1)
 
   sap kın he rif.
 
Dördüncü Duvar bu duvarı tanıyor gibiydi. Hayatta Kalma Yolları’nda da kısaca bahsedilmişti. Jang Hayoung’un Tanımlanamayan Duvarı gibi, kökeni bilinmeyen ama büyük güce sahip duvarlardan biriydi.
 
   [İyilik ve Kötülüğü Ayıran Duvar, senin iyiliğini ve kötülüğünü ölçüyor.]
 
   [Dördüncü Duvar burun kıvırıyor.]
 
   [İyilik ve Kötülüğü Ayıran Duvar, varlığını nasıl yargılayacağını şaşırmış durumda.]
 
İyilik ve Kötülüğü Ayıran Duvar, bu dünyada iyiyi ve kötüyü ayırmanın ölçütüydü. Yıldız Akışı’nda iyilik ve kötülüğü ayırt etme gücü, Metatron’un mantıksal şüphesine tepki veriyordu. Bu yetenek birini ‘kötü’ olarak işaretlerse, mutlak iyilik sistemine ait takımyıldızları bu karara oy verme hakkına sahip olur ve sonuç anında yansırdı. Jung Heewon’un Yargı Vakti de bu duvarın olasılığını paylaşan bir güçtü.
 
   [Neden şaşırdın? Bu, bir duvar sahibini ilk görüşün değil.]
 
   “Bunu birdenbire ortaya çıkaracağınızı bilmiyordum. Peki beni ‘kötü’ olarak mı tanımlayacaksınız? Geçmişte bu kararın geri çekildiğini hatırlıyorum.”
 
   [Sanmıyorum. Dediğin gibi, sen faydalısın.]
 
Metatron’un tam olarak ne düşündüğünü bilmiyordum. Bildiğim tek şey, Eden’in gelecekteki yıkımına hazırlanmak için beni kullanmayı planladığıydı.
 
   [Tüm ■■’ların yazıldığı duvar. Orada Eden’in yıkımını okudun, değil mi?]
 
Biraz şaşırmıştım. Bu zamandaki Metatron, bildiğim Metatron’dan biraz farklıydı. Hayatta Kalma Yolları’nın varlığını biliyordu. Ayrıca bu duvara ‘Son Duvar’ diyordu. Cevap vermek üzereyken Dördüncü Duvar araya girdi.
 
   Kim Dok ja, saç ma la ma.
 
Ağzımı kapattım.
 
Metatron konuştu. [Duvar seni susturmuş gibi görünüyor. Beklendiği gibi, Son Duvar’ın en büyük parçalarından biri.]
 
   “Son Duvar’ın ne olduğunu biliyor musunuz?”
 
Metatron, sorum karşısında anlaşılmaz bir ifade takındı.
 
   [Merak ettiğin için mi soruyorsun, yoksa başka bir amacın mı var?]
 
Hiçbir şey söylemeden gözlerinin içine baktım. Metatron acı bir gülümsemeyle devam etti.  [...Pekâlâ. O hâlde kanalı kapat. Eden’i yeterince görmüş olmalılar.]
 
Bir sonraki anda gökyüzünden dolaylı mesajlar patladı.
 
   [Takımyıldızı Altın Başlığın Esiri kafasını kaşıyor.]
 
   [Takımyıldızı Abisal Kara Alev Ejderhası tırnaklarından ışık saçıyor.]
 
   [Takımyıldızı Adaletin Kel Generali bu kutsal manzaradan etkilenmiş.]
 
   [Bazı takımyıldızları <Eden> turundan memnun!]
 
   [50.000 jeton sponsor olundu.]
 
Yeraltı Dünyası’nda olduğu gibi Eden’i merak eden pek çok takımyıldızı vardı. Biyoo bir ses çıkararak kanalı kapattı.
 
Metatron kalın bir kitap yığınına dokundu ve konuşmaya başladı. [Son Duvar, bu dünyanın özünü oluşturan duvardır. Uzun zamandır varlığını sürdürmüş, ardından ufalanmış ve kırık bir duvara dönüşmüştür.]
 
Metatron, dokununca dağılacakmış gibi görünen eski bir kitaba elini koydu.
 
   [İyilik ve Kötülüğü Ayıran Duvar, bu duvarın parçalarından biridir.]
 
   “Bu duvarlardan kaç tane var?”
 
  [Tam olarak bilmiyorum. ‘O’ndan duymadım. Sadece...]
 
Metatron’un ‘o’ derken kimi kastettiğini merak ettim. Aslında bu aptalca bir düşünceydi. Eden’de ‘o’ diye anılacak tek bir varlık vardı.
 
Metatron konuşmaya devam etti. [Her duvarın bir anlamı vardır. Bazıları iyilik ve kötülüğü ayırır, bazıları iletişimi kontrol eder. Bazı duvarlar ise belirli bir dünyanın geleceğini değiştirebilir.]
 
Metatron ciddi bir ses tonuyla bana baktı. [‘Belirlenmiş’ yıkımı değiştirebilecek anahtarın sen olduğunu düşünüyorum.]
 
Benden beklentisi o kadar açıktı ki biraz yük gibi hissettirdi. Bilerek kendinden emin konuştum. “Kâtip, ‘Tek Bir Hikâye’ yaratmaya çalışıyor olmalısınız.”
 
   [...Evet.]
 
   “Ben şu anda sadece ‘veraset’ aşamasında olan bir acemiyim. Bunu halledebileceğimi düşünüyor musunuz?”
 
   [Sonunda hangi hikâyenin seçileceğini kimse bilemez.]
 
Metatron bakışlarını ofisin penceresine çevirdi. Eden’e giren güneş ışığı, güzel yüzünü aydınlatıyordu. Yüzünün bazı kısımları karanlıkta kalırken bazı yerleri anormal derecede parlıyor; bu dengesiz ışıkta yüzü tuhaf bir şekilde çarpılmış gibi görünüyordu.
 
   [Biz yalnızca anlayabildiğimiz bir kategori içinden ibadet yöntemini dikkatle seçebiliriz.]
 
Belki de Metatron’un düşündüğü hikâye buydu. Onu sessizce izledim ve konuşmaya başladım. Artık asıl konuya gelme zamanıydı.
 
   “Beni ne için kullanırsanız kullanın, fark etmez. Ama bir şartım var.”
 
   [Buraya Enkarnasyon Yoo Sangah’ı kurtarmak için geldin.]
 
En azından konu hızlıca açılmıştı. Metatron, Yoo Sangah hakkındaki detayları yayından çoktan kavramış gibiydi.
 
   [Bilinç akışının bozulması oldukça tehlikeli bir hastalıktır ve olasılığı düşüncesizce yatırmak büyük kayıplara yol açabilir. Bu durumda, kişi taşan hikâyelerin hızlı akıntısına kapılıp gider.]
 
   “Hiç çözümü yok mu?”
 
   [Var. Bu bahçedeki diğer başmelekler gibi yüce sözlere inanır ve onları uygularsan eğer...]
 
   “Yani Eden’e katılmam gerekiyor. Bu mümkün değil.”
 
   [Şimdilik en iyisi, bu hastalığı hafifletmek için enkarnasyon bedenini sınırına kadar güçlendirmek. Bunun için uygun eşyalar edinmeyi öneririm. Murim insanlarının yaptığı Büyük Geri Dönüş Hapı gibi şeyler olmamalı. Bunun yerine, Yıldız Kalıntısı Meyveleri ya da dev bir hikâyenin mucizesini barındıran yıldız özleri olmalı.]
 
Yıldız Kalıntısı Meyveleri ve yıldız özleri...
 
Metatron ifademi okuyup gülümsedi.
 
   [Eden’de biraz nektar kalmış durumda lakin bunlar senin amacın için kullanılamaz. Eden’in Yıldız Kalıntısı Meyvesi biraz özeldir.]
 
Bunu zaten biliyordum. Dünya’da Eden’in Yıldız Kalıntısı Meyvesi’nin ne olduğunu bilmeyen kimse yoktu. “...O zaman bir yolu yok.”
 
Biraz moralim bozulmuştu. Eden’de mümkün olabileceğini düşünmüştüm ama fazla umutlanmışım demek ki. Ardından Metatron ekledi, [Yani Eden’de bir yolu yok.]
 
Ofisin kapısı açıldı. Bir adam içeri girdi ve yüksek kitap yığınlarını devirdi. Göz kamaştırıcı bir ışıkla kaplı o bedene baktım ve farkında olmadan statümü ortaya koydum.
 
   [Uzun zaman oldu, Kurtuluşun Şeytan Kralı.]
 
***
 
Jung Heewon, Eden’de kısa bir gezi yapmıştı. Meleklerin çoğu dost canlısıydı ve bazıları ona sorular soruyordu. Soruların çoğu Kim Dokja ve Yoo Joonghyuk hakkındaydı ancak bu ona doğal gelmişti. Sonuçta o ikisi şu anda Kore Yarımadası’ndaki en popüler kişilerdi.
 
Aslında onu rahatsız eden bir şey varsa, o da sponsorunun sürekli ruhunu kaybetmesiydi.
 
   “Uriel.”
 
   [Evet, Heewon.]
 
   “Anladım.”
 
   [Evet, Heewon.]
 
   “Beni dinlemiyorsun, değil mi?”
 
   [Evet, Heewon... ha?]
 
Şaşıran Uriel, Jung Heewon’un elindeki levhaya kazınmış rütbe listesiyle saray arasında gidip gelen bakışlar attı.
 
   [Ş-Şey... Ah, doğru. Meleklerin düzenini açıklıyordum. Yani bizim rütbelerimiz...]
 
   “Bu kadar gerginsen gidip kendin görsene?”
 
Jung Heewon saraydaki ofise gitmekten bahsedince Uriel’in yüzü bembeyaz oldu.
 
   [O-Olmaz. Hayır. İşle özel meseleleri ayırmam lazım...]
 
   “Bunu Eden’e sonra anlatırsın. Onu görmeye geldiğin için mutlu olur.”
 
Jung Heewon, korkutucu Şeytanvari Ateş Yargıcı’nın bu hâlini görünce güldü. Bu, nefret edemeyeceği bir sponsordu. Uriel haç küpelerine dokundu, dudaklarını ısırdı ve başını kaldırdı. [...Kim Dokja’yı görmeye gidebilir miyim?]
 
   “Elbette.”
 
Jung Heewon’un izniyle Uriel’in yüzü aydınlandı. Ama hemen ardından bir şey hatırlamış gibi ifadesi tekrar karardı.
 
   [Hayır, gidemem.]
 
   “Neden?”
 
   [Şey...]
 
Uriel gözlerini kaçırdı, parmaklarını kıvırıp durdu. O kadar sevimli görünüyordu ki Jung Heewon gülmeden edemedi. Sponsoru adeta bir abla gibiydi. Jung Heewon onun kararmış ifadesine bakıp sordu, “Dokja-ssi’yi bu kadar seviyorsan git gör. Neden tereddüt ediyorsun ki?”
 
Uriel bu soru karşısında kızardı, anlaşılmaz hareketler yaptı ve iç çekerek başını eğdi.
 
   [Utanıyorum.]
 
   “Niye utanıyorsun? Ona sürekli dolaylı mesajlar gönderiyorsun ya.”
 
   [Hayran mektubu yazmakla yüz yüze konuşmak farklı.]
 
   “Daha önce onunla karşılaşmadın mı? Bir ziyafette falan?”
 
   [O zaman sadece bir enkarnasyon bedeniydi. Şimdi farklıyım. Bu, bir online oyun karakteriyle gerçek hayatta karşılaşmak gibi.]
 
Bir takımyıldızına yakışır bir benzetmeydi.
 
   [Seninle geçirdiğim zamanın oyun gibi olduğunu söylemiyorum! Mecazi olarak...]
 
Jung Heewon, çırpınan Uriel’e gülümseyerek baktı. Belki de onu diğer takımyıldızlarından ayıran şey buydu. Kim Dokja’nın Uriel’e karşı temkinli olmamasının sebebi de buydu belki.
 
Jung Heewon cevap verecekti ki dudakları bir anda gerildi. Kötü bir his omurgasından aşağı indi. Uzakta biri sarayın koridorlarından dönerek kâtibin ofisine doğru ilerliyordu. Yani Kim Dokja’nın olduğu yere. Bu kişi inanılmaz derecede yüksek bir ‘statü’ye sahipti; Jung Heewon o kişiyi görünce dehşete kapıldı.
 
   “Uriel! O takımyıldızı...!”
 
Jung Heewon bu varlığı tanıyordu. Tanımaması mümkün değildi. Çünkü o son Şeytan Kral Seçimi’ni bir kâbusa çeviren kişiydi. Başını çevirdiğinde Uriel’in donuk bir ifadeyle ona baktığını gördü.
 
   “Gitmek istiyorum.”
 
Uriel başını salladı.
 
***
 
Kulaklarımda raydan çıkan devasa bir trenin sesi yankılandı. Sadece onunla yüzleşmek bile anılarımı canlandırmaya yetmişti. Burası Eden’di ve bu takımyıldızı bana saldıramazdı. Buna rağmen içgüdülerim onu hatırlıyordu ve statüm şiddetle tepki veriyordu.
 
Güneş ışığını andıran yüce bir ses duyuldu. [Sandığım kadar kibar değilsin. Hâlâ geçmişteki hikâyeyi mi düşünüyorsun?]
 
   “Hatırlamasaydım Yıldız Akışı’nda arkamdan vurulurdum.”
 
   [Bir takımyıldızı olsan da hâlâ bir insanın zihniyetinden kurtulamamışsın. Takımyıldızları böyle önemsiz geçmişlere takılı kalmaz.]
 
Dört kollu bir beden. Üçüncü göz bana yumuşakça bakıyordu. Şeytan Kral Seçimi’ndeki o berbat savaş hâlâ tüylerimi diken diken ediyordu.
 
   [Surya. Şeytan avı iyi geçti mi?]
 
Metatron konuştu ve Surya bana aldırış etmeden yanımdan geçti. Bir grand dük şeytanın başları Surya’nın beline asılıydı. Surya başları çıkarıp Metatron’un masasına bıraktı.
 
Metatron başları inceledi ve şöyle dedi, [Ödüller nebulan aracılığıyla gönderilecek.]
 
Görünüşe göre Surya, Eden aracılığıyla sözleşmeli bir yan senaryo almıştı. Michael ve Uriel gibi, Yüce Işık Tanrısı da şeytanlar için tam bir kâbustu.
 
   [Hayır, şimdi almak isterim. Son zamanlarda nebulamla pek bağım yok.]
 
Surya konuşurken bana bir bakış attı. Metatron cevap verdi. [Eden’e gel...]
 
   [O konuda şaka yapmayı bırak. İşim bitti, gidiyorum.]
 
Surya bu sözlerle ofisin çıkışına yöneldi. Metatron onun arkasından hafif bir gülümsemeyle baktı. Şaşırmıştım. Gergindim ama buraya benim için gelmemişti. Tam o sırada Surya’nın adımları kapının önünde durdu.
 
   [Kurtuluşun Şeytan Kralı, takım arkadaşlarından birinin özel bir hastalığı olduğunu duydum.] Surya arkasını dönmeden konuştu. [İstersen yardımcı olabilirim.]
 
O anda Hayatta Kalma Yolları’ndan bilgiler hızla zihnimden geçti.
 
   Surya, Vedalar’ın sekiz Lokapalası’ndan biridir.
 
   O ve diğer Lokapala’lar, Vedalar’ın yıldız özü Soma’nın kaynağıdır.
 
Vedalar’ın yıldız özü, Soma. O hâlde Yoo Sangah’ın durumunu iyileştirebilmesi mümkündü. Metatron’a baktım. Bana hafif, sinsi bir gülümsemeyle karşılık verdi.
 
Bu kâtip, Surya’nın buraya geleceğini en başından beri biliyordu. Ancak buna rağmen, bu kadar hesapçı biri bile Eden’in yıkımını durduramıyordu... Yıldız Akışı’nın kaderinin ne kadar acımasız olduğunu o an anladım.
 
Surya’ya bakmadan sordum, “Ne istiyorsun?”
 
Soma, Vedalar’da yalnızca ayrıcalıklı birkaç tanrının tadabildiği bir içecekti. Böyle bir şeyi karşılıksız vermezdi. Yüce Işık Tanrısı yavaşça başını çevirdi. Surya’nın yüzünde şeytani bir gülümseme belirdi.
 
   [Olimpos’un yıkılmasını.]
 

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi