Bölüm 15
Özel vakitlerinin bölünmesine canı sıkılan Ayla kaşlarını çattı.
Başını çevirdiğinde, arka bahçeden hızla yaklaşan İmparatorluk Muhafızları üniformalı bir adam gördü. Bu, Varkas yolculuğun hazırlıklarıyla ilgilendiği için onun yerine İmparator’u korumakla görevlendirilen şövalye Rowen’dı.
Şövalye Ayla’ya hafifçe eğildikten sonra, amirine aceleci bir ses tonuyla seslendi:
“Majesteleri sizi derhâl huzuruna çağırıyor, efendim.”
Ayla bu çağrının arkasında kimin olduğunu anında anlamıştı. Bunun Senebier’in işi olduğunu biliyordu. Şövalyenin karanlık ifadesinden bile ters giden bir şeyler olduğunu sezebiliyordu.
Dudağını ısırdı. Yaklaşan hac yolculuğu zaten meclis tarafından onaylanmıştı. Varkas’la nişanı da Veliaht Prens’i destekleyen muhafazakâr soyluların uzun süredir yürüttüğü bir girişimdi. O kadının ne planladığı fark etmeksizin, artık bunları bozmak için çok geçti.
Yine de Ayla içindeki uğursuz hissi bastıramıyordu. O kadın yıllardır Gareth ile Varkas’ın arasını açmak için entrikalar örüyordu. Hatta Büyük Dük Siorcan’a bile karşı gelerek, şövalyelik töreninden sonra Varkas’ı tam yedi yıl boyunca Talia’nın yanında tutmamış mıydı? Şimdi de işleri bozmak için İmparator’u yeniden etkilemeye çalıştığı açıktı.
Görgü kurallarına aykırı olmasına rağmen Ayla iki adamın arasına girdi.
“Ben de sizinle geleceğim.”
“Fakat Majesteleri, İmparator Hazretleri…”
“Ben bu imparatorluğun prensesiyim. Dilediğim zaman İmparator’un huzuruna çıkma hakkına sahibim. Ve şu anda nişanlımla birlikte babamın karşısında bulunmak istiyorum.”
Şövalye, Ayla’nın ısrarı karşısında afallamış görünüyordu; sanki asıl önemli olan onun değil de Varkas’ın kararıymış gibi yana gözle Varkas’a baktı. Bu durum Ayla’nın gururunu incitse de soğukkanlılığını korudu. Muhafızların Varkas’a ne kadar hayranlık duyduğunu çok iyi biliyordu.
Sonunda Varkas başını hafifçe eğdi.
“Majesteleri nasıl uygun görürse.”
Onun izniyle şövalye, sanki bizzat korumasıymış gibi Ayla’nın yanında yürümeye başladı.
Ayla sırtını dimdik tutarak bahçeden çıktı ve ana saraya doğru ilerledi.
Büyük Salon’un girişinden geçtiklerinde, dışarıdaki yakıcı yaz güneşiyle içerideki serin mermer ihtişamının oluşturduğu tezat dikkatini çekti. Pencerelerden süzülen sert ışık beyaz taşların üzerinde parçalanıyordu. Ayla geniş salonu geçip koyu kırmızı halılarla kaplı merdivenlerden yukarı çıktı.
İmparator’un kabul salonuna açılan devasa kapıların üzerinde, Roem’in ilk İmparatoru Darian ile onu takip eden şövalyelerin kabartmaları işlenmişti.
Tanıdık figürlere kısa bir bakış attıktan sonra içeri adım attı. Karşısında desenli halılarla süslü geniş bir salon ve en uçta İmparator’un altın tahtı uzanıyordu.
Ayla, ülkenin bütün kudretini elinde tutan adama ve onun yanında duran kadına bakarken sırtını dikleştirdi. Babasının yüzü her zamanki gibi ciddi ve ağırbaşlıydı. Ve Senebier…
Düşünceleri bir anda durdu. Altın bir ışıkla çevrelenmiş gibi duran İmparatoriçe’yi gördüğü anda içine tarifsiz bir umutsuzluk çöktü.
Bu nasıl mümkün olabilirdi? Senebier her geçen yıl daha da güzelleşiyor, üstelik bu güzellik korkutucu bir hâl alıyordu.
Altın Şeytan…
Ayla onu her görüşünde eski bir masalı hatırlardı.
Bir zamanlar birbirini her şeyden çok seven iki kardeş varmış. Fakat iyilikten nefret eden bir şeytan onları birbirine düşürmek istemiş. Yolun ortasına devasa bir altın yığını bırakmış. Altının parıltısına kapılan kardeşler kavga etmeye başlamış ve sonunda birbirlerini öldürmüşler.
Ayla Senebier’i ilk gördüğünde şunu düşünmüştü:
Şeytan insan suretine bürünmüş… bizi altın ışığıyla mahvetmek için.
Onun ışıltısı bir zamanların onurlu hükümdarını kör etmiş, başka bir kadının hayatını mahvetmiş, Ayla ile kardeşlerini aşağılanma ve acıyla dolu bir yaşama sürüklemişti. Üstelik bununla da kalmamış, bir oğul doğurarak Gareth’ın taht üzerindeki konumunu bile tehdit etmişti.
Bakışları, İmparatoriçe’nin yanında duran küçük çocuğa kaydı. İkinci Prens Asros Roem Gwirta, iri yeşil gözleriyle Ayla ile Varkas’a merakla bakıyordu.
Ayla o keskin bakışlı çocuğu her görüşünde içine korku düşüyordu. Gareth’ın neden önemsiz bir gölge olan Talia’ya, taht üzerinde gerçek hak sahibi olan bu küçük kardeşinden daha büyük bir öfke duyduğunu anlayamıyordu.
Annesinin, Talia’nın varlığı yüzünden yıllarca çektiği aşağılanmayı düşündüğünde öfkeye kapıldığı oluyordu. Ama Talia’nın kendisi hiçbir şeydi; zavallı bir gölge. Hizmetkârlara eziyet etmek, skandallar çıkarmak ve sarayın nefretini kazanmak dışında bir şey yaptığı yoktu. Ayla onu gerçek bir tehdit değil, geçmişten kalmış can sıkıcı bir yara izi olarak görüyordu. Bu yüzden kızın küçük kötülüklerine bile katlanabiliyordu.
Ama Asros farklıydı.
Saraydaki birçok kişinin çocuğun masum gözlerine kapıldığını biliyordu. Gareth’ın ateşli mizacından rahatsız olan bazıları sessizce umutlarını Asros’a bağlamaya başlamıştı.
“Selam vermekteki bu gecikmenin sebebi nedir?”
İmparator’un derin sesi Ayla’yı düşüncelerinden çekip çıkardı. Adam ona hafif bir şaşkınlıkla bakıyordu.
Ayla hızla Varkas’ın yanına geçip zarifçe eğildi.
“Lord Siorcan’ın ardından geldim; çünkü Majestelerinin yüzünü görmek istedim. Haber vermeden huzurunuza çıktığım için beni bağışlayın.”
“Başını kaldır. Dilediğin zaman huzuruma çıkabilirsin.”
İmparator Virrus Roem Gwirta’nın sesi alışılmadık ölçüde yumuşaktı. Belki de ihanet ettiği eşini hatırladığında suçluluk duyuyordu; çünkü Ayla’ya karşı her zaman ayrıcalıklı bir hoşgörü gösterirdi.
Ayla içindeki burukluğu bastırarak saygıyla başını eğdi.
“Lütufkâr sözleriniz için teşekkür ederim, Majesteleri.”
“Bu iyi oldu. Birinci Prenses’in er ya da geç bunu öğrenmesi gerekiyordu. Madem öyle, herkesin önünde şimdi açıklayayım.”
Konuşan Senebier’di. İmparator’a doğru hafifçe eğilmiş, oğlunun kızıl saçlarını okşayarak yumuşak bir sesle fısıldıyordu.
Küçük Asros ise yetişkinlerin konuşmasını ilginç bir oyun izler gibi dikkatle takip ediyor, yeşil gözlerini birinden diğerine çeviriyordu. Ayla çocuğa temkinle baktıktan sonra gözlerini İmparatoriçe’ye çevirdi.
“Neyi açıklamayı düşünüyorsunuz?”
“Bunu Majestelerinin ağzından duyacaksınız.”
Senebier yumuşak bir ifadeyle cevap verirken parmaklarını İmparator’un elinin üzerinde gezdirdi. Ayla görmemiş gibi davranarak bakışlarını başka yöne çevirdi.
Salonda kısa bir sessizlik oluştu. Sonunda babası, kelimelerini dikkatle seçiyormuş gibi konuştu.
“Sizi bugün buraya çağırmamın sebebi, hac yolculuğu planında bir değişiklik olduğunu bildirmek.”
“Majestelerinin emrini dinliyorum.”
Varkas, beklenmedik bu gelişme karşısında bile en ufak bir şaşkınlık belirtisi göstermedi. Bu sakin tavır İmparator’u huzursuz etmiş gibiydi; adam kaşlarını çattıktan sonra sertçe konuştu:
“Talia da hac yolculuğuna katılacak. Onun için ek muhafızlar görevlendirin ve gerekli hazırlıkları yapın.”
Ayla, hiç beklemediği bu sözler karşısında olduğu yerde donup kaldı.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.