Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Romance

Bölüm 44

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 7 dk Kelime: 1.711

Silahlarını panikle kuşanmaya çalışan askerlerin arasından ilerleyen Talia, çökmüş çadırların arasında ezilmiş hâlde yatan birkaç ceset gördü.
Korkudan midesi düğümlendi. Ama Varkas’ın da o cesetlerden biri olabileceği düşüncesi, durmasına izin vermiyordu.
Farkına bile varmadan koşmaya başladı; enkaz ve kırık teçhizatlarla dolu kaotik kampın içinde, çoktan ilerilere gitmiş olan adamı yakalamaya çalışıyordu.
Tam o sırada—
Gümbürtülü bir ses havayı sarstı.
Talia sesin geldiği yöne döndüğünde yüzünün rengi bir anda attı.
Çok da uzakta olmayan bir yerde bir wyvern yere inmiş, bir askeri canlı canlı parçalayarak yiyordu.
Üst ve alt çenesinin arasından kanlar fışkırıyor, simsiyah burnunu ıslak ve parlak bir kırmızıya buluyordu.
Gördüğü manzara öylesine gerçek dışıydı ki Talia ilk anda korku bile hissedemedi. Bacakları kontrolsüzce titrerken sendeleyerek geri çekildi.
Sonra, mızraklarıyla ileri atılan askerlerin arasından Varkas’ı gördü.
“Varkas! Varkas!”
Kalabalıkta anne babasını kaybetmiş bir çocuk gibi tüm gücüyle ona doğru koştu.
Şövalyelere emir yağdıran Varkas, sesini duyar duymaz sertçe başını çevirdi. Göz göze geldikleri anda bakışları hafifçe büyüdü, sonra yeniden daraldı. Emirlerine karşı gelip buraya koşmasına öfkelenmiş görünüyordu.
Bakışları bıçak gibi keskinleşmişti; Talia’nın omurgasından aşağı ürpertici bir soğuk indi. Ama yine de durmadı.
Tek düşündüğü şey ona ulaşmak, onunla birlikte güvenli bir yere gitmekti.
Savaşma. Bırak bunu adamların yapsın. Sen benim yanımda kalmalısın.
Kesik kesik nefeslerinin arasından yarım yamalak sözler dökülüyordu.
Kampı saran kargaşada onu duyması mümkün değildi ama Varkas bir anda ona doğru yürümeye başladı; sanki ne söylediğini anlamış gibiydi.
Talia elini ona doğru uzattı.
Tam o anda ince bir çığlık havayı yardı.
“Varkas!”
Varkas başını anında o yöne çevirdi.
Bakışlarını takip eden Talia’nın gözleri büyüdü. Ayla, karmaşanın ortasında tek başına kalmıştı. Muhafızlarından ayrılmış hâlde çaresizce sendeleyip geri çekilmeye çalışıyordu; devasa siyah bir gölge ise tam üzerine çökmek üzereydi.
Varkas bir an bile tereddüt etmedi.
Atıldı.
Talia, onun kendisinden uzaklaşıp hızla Ayla’ya doğru koşmasını yalnızca donup kalarak izleyebildi. Dudakları aralandı, sıkışan boğazından zavallı bir yalvarış döküldü.
Gitme.
Ona gitme.
Lav gibi yakıcı sözler boğazını kavurarak dışarı çıktı.
Varkas bir anda Ayla’ya ulaştı; yaratığın pençeleri yere indiği anda onu kollarına çekip birlikte yere yuvarlandı.
Avını kaçırdığı için öfkelenen yaratık, simsiyah pençeleriyle toprağı parçaladı ve kulakları sağır eden bir kükreme saldı.
Varkas kılıcını çekip Ayla’yı arkasına itti. Niyeti açıktı; kudurmuş yaratığa karşı onu koruyacaktı.
Ama yaratık, başarısız olan saldırısıyla artık ilgilenmiyormuş gibi devasa başını çevirdi, havayı kokladı… ve gözlerini Talia’ya dikti.
Talia, o kızıl gözbebeklerine bakarken olduğu yerde donup kaldı.
Canavarın gözleri heyecanla büyüdü ve bir sonraki anda devasa bedeni, suyun üzerinde süzülen bir yılan gibi onun üzerine atıldı.
O kadar hızlıydı ki Talia çığlık bile atamadı.
Bir sonraki anda bedeninin, yaratığın kanca gibi kıvrılmış pençeleri arasında sıkışıp havaya kaldırıldığını fark etti.
Toprak altından uzaklaşırken gözleri çılgınca etrafta dolaştı.
Aşağıdaki askerler küçücük görünüyordu; karınca gibi debeleniyorlardı.
Göğsünü panik kapladı ve var gücüyle çırpınmaya başladı. Tekmeliyor, kurtulmaya çalışıyordu.
Ama kaburgalarını saran baskı gittikçe arttı; sanki göğsü eziliyordu.
Her an o pençelerin tenini delip bedenini parçalayacağını düşündü.
Kendisini kavrayan canavara bakarak kalan son nefesiyle çığlık attı.
“Yardım edin! Ne olur—biri yardım etsin bana…!”

Ama sözleri kendi kulağına bile acınacak kadar zayıf geldi.
Daha fazla hava çekmeye çalışarak nefes nefese kaldı ve yeniden ağzını açtı.
Tam o sırada mavimsi karanlığın içinde bir ışık parladı; ardından yüzünü yalayıp geçen yakıcı bir rüzgâr patladı.
Talia çığlık attı. Onu tutan yaratık korkunç bir çığlık savurmuş, çılgınca savrulmaya başlamıştı.
Belini ezen baskı dayanılmaz hâle geldi ve bir anlığına gözleri beyaza döndü.
Bedeni gevşedi, uzuvlarındaki güç çekilip gitti.
Sonra aniden düşmeye başladı—bedeni önce havaya savruldu, ardından yere doğru hızla çakıldı.
Birkaç saniye sonra tüm bedenini sarsan ağır bir darbe hissetti.
Her şey karardı.
Baygın mıydı, yoksa hâlâ bilinçli miydi anlayamıyordu. Belki de ölmüştü.

Ama hayır—acı bir anda geri döndü; vahşi ve inkâr edilemez bir şekilde sinirlerini parçalayarak bedenine yayıldı.
Talia, boğazlanmak üzere olan bir hayvan gibi nefes almaya çalıştı.
Canı yanıyordu—öylesine çok yanıyordu ki acının tam olarak nereden geldiğini bile anlayamıyordu.

“Ah… hhhk…”
İçgüdüsel olarak sürünmeye, üzerine çöken şeyden kurtulmaya çalıştı.
Ama acı dayanılmaz hâle gelince yüzünü soğuk toprağa gömdü.
Sonra sislerin arasından acı, dumanlı bir koku burnuna ulaştı.
Başını zorla kaldırdı.
Karanlığa alışmış gözleri, yakınlarda hareketsizce yatan Wyvern’in bedenini seçti.

Hâlâ titreyerek boğuk bir rahatlama hıçkırığı bıraktı.
Ölmüştü.
Yarı yanmış, büzüşmüş kanatları kömürleşmiş kâğıt gibi görünüyordu; açıkta kalan pullarıyla arka bacağında hâlâ sönük korlar parlıyordu.
Talia bir süre boş gözlerle bu grotesk manzaraya baktıktan sonra ellerini yere dayayıp doğrulmaya çalıştı.
İşte o zaman gördü—
Bacağı kaya ve toprak yığınının altında sıkışmıştı.
Düştüğünde bir yamaçtan yuvarlanmış olmalıydı.
Çıkmam gerek…
Kendini kurtarmak için bedenini çaresizce kıvırdı ama acı dayanılmazdı.
Bedeni yeniden gevşedi.
Bacağı devrilmiş taşların altında ezilmişti; göğsü, omuzları ve kolları da parçalanmış gibi zonkluyordu.

Bütün kemiklerim kırıldı mı?
Şaşırtıcı olmazdı.
Aslında hâlâ nasıl hayatta olduğunu bile bilmiyordu.
Ya da belki… değildi.
Belki de ölüyordu.
Korku dolu gözlerle etrafına baktı.
Karanlık her şeyi yutmuştu.
Diri diri gömülmek böyle bir his miydi?
Aldığı her nefes bir öncekinden daha zor geliyordu.
Keşke bilincini kaybedebilseydi ama zihni gittikçe daha da berraklaşıyordu; acı verecek kadar.
Artık dayanamayınca kırılmış tırnaklarıyla zayıfça toprağı eşeledi, gözyaşları durmaksızın yanaklarından aktı.
“Çok acıyor… çok acıyor… Varkas…”

Neden onun adını söylediğini bile bilmiyordu.

Ama Varkas’ın ona sırtını dönüp Ayla’ya koştuğu an zihninde yeniden canlandı.
Onun için asla gerçekten önemli biri olamayacaktı.
Varkas’ın ne olursa olsun koruyacağı kişiler yalnızca Ayla ve Gareth’ti.
Sıcak gözyaşları yüzünü yaktı.

“Hayır… benim için gelecek,” diye fısıldadı kendi kendine.
Gelmek zorunda.
O görevine bağlı bir adamdı. Beni burada bırakıp gitmezdi… cesedimi bile.
Bu kırılgan düşünceye tutunarak derinleşen karanlığa baktı.
Bir süre sonra canavarın pulları üzerinde titreyen son kor parçaları da söndü ve her yer mutlak karanlığa gömüldü.

Kimse gelmedi.
Ne ayak sesi vardı ne de bir ses.
Kuruyup çatlayan boğazından kısık bir fısıltı döküldü.
“İyi… iyi olacak… yakında gelir… yakında…”
Ama sesi hıçkırıklara karıştı.
Talia dudağını sertçe ısırıp titreyen elini ağzına bastırdı. Ağlamak istemiyordu.
Çünkü ağlamak, şu gerçeği kabul etmek demekti:
Kimse benim için gelmiyor.
Umutsuzluk ve kederin boğucu karışımını içine gömerek hıçkırıklarını bastırdı.
Sonra tekrar tekrar kendi kendine fısıldadı:
Biraz daha beklersem Varkas gelir.
Beni kurtarır—tıpkı o gün beni çamurun içinden çekip çıkardığı gibi.
Gelecek.
Gelmek zorunda…

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi