Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Romance

Bölüm 72

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 6 dk Kelime: 1.427

Hizmetçiler koridorda sessizce yürüyordu.

Talia, ayaklarını mümkün olduğunca dikkatle basarak onların arkasından ilerledi.

Kaplumbağadan bile yavaş bir tempoyla merdivenlere nihayet ulaştığında, sırtı tamamen ter içindeydi.

Merdivenlere kasvetli bir ifadeyle baktı.

Tam o sırada Varkas’ın konağa doğru yürüdüğünü gördü.

Talia onu tepeden tırnağa süzerken nefes almayı unuttu.

Roem Şövalyeleri üniforması yerine Varkas, Sigurd ailesinin armasını taşıyan siyah bir göğüs zırhı giymişti. Omuzlarında ise vahşi hayvan postundan yapılmış koyu kül rengi, bol bir ceket vardı.

Bir zamanlar tüm Robiden kıtasını dehşete düşüren göçebe Han savaşçılarını andıran bu görüntü, Talia’nın içini sıkıştırdı.

Uzun adımlarla merdivenleri çıktı ve onun önünde durdu.

Aceleden olsa gerek, her zaman düzgünce taradığı saçları biraz dağınıktı.

Ona doğru eğildi; çelik gibi sert bakışlarını Talia’nın üzerine indirdi.

“Daha iyi misin?”

Talia boş boş gözlerini kırpıştırdı. Normalde böyle bir soruya hemen terslerdi ama nedense dili kurumuş, hareket edemez hâle gelmişti.

Uzun bir sessizlikten sonra ancak tek bir kelime çıkarabildi.

“……İyiyim.”

Bakışları daraldı; sanki bu itaatkâr cevaptan şüphe etmiş gibiydi.

Yüzünü dikkatle inceledi, ardından eldivenini çıkarıp elini Talia’nın alnına uzattı. Talia refleksle elini itti.

Keskin bir tokat sesi yankılandı, ardından ağır bir sessizlik çöktü.

Talia acıyan parmaklarını ovuşturup tedirgin şekilde ona baktı.

Varkas öfkelenmiş gibi görünmüyordu.

Hayır… ya da o gerçekten hiçbir şey hissetmiyor muydu? Onun ifadesini hiç doğru okuyabilmiş miydi?

Gözlerini kaçırarak mırıldandı:

“S-söylemeden dokunman beni korkuttu.”

Tam o anda o uzun, solgun parmaklar yeniden görüşüne girdi.

Talia boynunu geri çekti. Ama bu kez elini itmesine izin verilmedi.

Varkas alnına hafifçe dokundu, ardından pelerininin bağını sıkıca yukarı çekerek tek bir boşluk kalmayacak şekilde kapattı. Talia itiraz edecek fırsat bulamadan onu kucağına aldı ve kuru bir sesle konuştu:

“Bundan sonra bana dokunmaya alışmak zorunda kalacaksın.”

Talia’nın gözleri büyüdü. Kalbi şiddetle sarsıldı.

Ne demek istiyordu?

Hayır… hayır. Kendine gel. Bir şey bekleme.

O sadece sakat bir kadına bakan bir adamdı. Göğsünde filizlenen o zayıf umudu acımasızca ezdi.

Ama Varkas onu daha rahat taşıyacak şekilde kollarını ayarladı ve yavaşça merdivenlerden inmeye başladı.

Düşeceğinden korkan Talia, kollarını onun boynuna doladı. Varkas bir elini sırtına koyarak dikkatle yürüdü.

Bir süre sonra bahçenin manzarası gözlerinin önüne yayıldı. İçinde tanımadığı birçok adam vardı.

Talia şaşkınlıkla onları süzdü. Bunlar Roem Şövalyeleri değildi.

Her birinin sırtında uzun bir poleks (savaş baltası) vardı ve koyu zırhlarının üzerine bol tunikler giymişlerdi.

İçlerinden biri öne çıktı.

“Bu, gelecekteki Grand Düşesimiz olacak kişi mi?”

Talia adama dikkatle baktı. Buğday tenli, koyu kahverengi saçlı ve siyah gözlü genç bir adamdı.

Pelerinin altından yalnızca gözleri görünen Talia’yı inceleyip saygıyla eğildi.

“Sizinle tanışmak bir onurdur, Majesteleri. Ben Tyron El Drakan.”

Bu yabancı ismi duyunca, Talia onların Doğulular olduğunu anladı. Varkas’a eşlik etmek için gelen Sigurd Hanesi’nin vasalları olmalıydılar.

Pelerini aralayıp karşılık vermeye çalıştı, ama Varkas araya girdi.

Başlığı onun başına geçirip adamın yanından geçerken kayıtsız bir sesle konuştu:

“Yakında yola çıkıyoruz. Atları hazırlayın.”

“Saray’a uğramamız gerekmiyor mu?”

“Şövalyelerle devir işlemi tamamlandı. Burada kalmamız için bir sebep yok.”

Kesin bir tonla cevap verdi. Ardından at arabasının yanında duran hizmetçiye soğuk bir bakış attı.

“Ne yapıyorsun? Kapıyı aç.”

Şaşkın hizmetçi hemen kapıyı açtı.

Varkas arabaya binip Talia’yı yumuşak koltuğa yerleştirdi. Giysilerini dikkatle düzeltti.

“Birkaç saat durmadan yol gideceğiz. Kendini kötü hissedersen arabacıya işaret et.”

Talia ona şaşkın gözlerle baktı.

Neden bu kadar acele ediyordu, anlamıyordu.

Biri onları mı kovalıyordu?

Aklına Gareth ve Ayla geldi.

İkisi bir şey mi planlıyordu?

Ayla’nın zehirli sesi kulaklarında yankılandı: “Bundan pişman olacaksın.”

Talia dudağını ısırdı.

Oyun kurmak hep onun rolüydü. Ama şimdi roller değişmişti.

Eğer Ayla, Varkas’ı onun sevdiğinin yarısı kadar seviyorsa, onu geri almak için her şeyi yapabilirdi.

Belki de onlara suikast bile gönderirdi… Varkas da bundan endişeleniyor olabilirdi.

“Majesteleri.”

Zihnindeki karmaşayı fark eden Varkas, çenesini tutup bakışlarını kendi gözlerine çevirdi.

“Sana daha önce söylemiştim. Hiçbir şey düşünmek zorunda değilsin.”

Onun derin, tok sesi zihnine bir büyü gibi yayıldı.

Talia şaşkınlıkla ona baktı.

Ne demek istiyordu?

Onu daha bir şey yapamadan durdurmaya mı çalışıyordu?

Yoksa… yoksa—

Düşüncelerini daha ileri gitmeden bastırdı.

O, onu bilinmeyen bir yere bırakıp bir hafta ortadan kaybolan adamdı.

Zihnini altüst edip hiçbir şey olmamış gibi davranan adamdı.

Bu kadar derin yaralar varken birkaç anlamlı cümleye umut bağlanmazdı.

Talia elini sertçe itti.

“Garip şeyler söylemeyi bırak. Gideceksek gidelim artık.”

Ama sert tonu bile onu hareket ettirmedi.

Varkas’ın ifadesiz bakışı alnına sürtündü. Talia dudaklarını ıslattı. Ancak boğazı yanana kadar ses çıkmadı, sonunda o geri çekildi ve arabadan indi.

Kapı kapanınca tuttuğu nefesi bıraktı.

Arabaya yaslanıp pencereden dışarı baktı. Varkas Doğulu adamlarla konuşuyordu.

Koyu saçlı, buğday tenli adamların arasında yabancı gibi duruyordu.

Ama belki de onlar kadar farklı değildi.

Çocuk yaşta ülkesinden ayrılmış, hayatının çoğunu sarayda geçirmişti. Doğu onun için de yabancı olmalıydı.

Bir an, uzak diyarlara gönderilmiş küçük bir çocuğu hayal etti. Sonra bu görüntü kendi saraya gelişine dönüştü.

Altı yaşındaki Varkas da yalnız mıydı?

Bir canavarın içine yutulmuş gibi mi hissediyordu?

Düşünceler içinde kaybolurken araba hareket etti.

Talia camdan akıp giden tanıdık ama yabancı manzarayı izledi.

Acı bir gülümseme dudaklarına geldi.

Ve ben… Doğuyu yönetecek adamı düşünüyorum.

Yakında yabancı bir ülkeye tek başına girecekti.

Kimseye dayanamayacağı bir hayat başlayacaktı—ama o hâlâ yanlış şeyleri düşünüyordu.

Zaten hiç kimseye dayanmadım ki…

Köşeye çekilip dizlerini kucakladı.

Saray da farklı değildi.

Senevier için sadece bir araçtı.

İmparator için geçmişin hatalarının hatırlatıcısı.

Üvey kardeşleri için ise bir gün silinmesi gereken bir lekeden ibaretti.

Birden kendi kendine sordu:


Doğuda ne olacaktım?

~~

Birinci Cildin Sonu

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi