Bölüm 372
Çeviri: Sansanson
69.Kısım – Anlatılamayan Hikâye (4)
Bilincim yavaşça yerine gelirken, [Bilge Okuyucunun Bakış Açısı]’nı etkinleştirmeye karar verdim.
「 Yaaanisi, ‘Orta Ada No.4’ü temizlemenin yolu...」
‘Hikâye Kontrolü’nde ustalaşmayı başaran Jung Heewon, nihayet Orta Ada’nın senaryosuna giriş yapmış ve diğer katılımcıları katletmeye başlamıştı.
「 ...Bilmem ki. Her neyse, üzerime gelirlerse hepsini öldürürüm olur biter. 」
「 Benim generalim de Masal sınıfı bir varlık, biliyorsun değil mi? Bizi küçümsemeye kalkma! 」
Jung Heewon [Yargı Vakti]’ni, Lee Jihye ise [Şeytan Katli]’ni etkinleştirerek savaş alanında çılgınca terör estiriyordu; aşağı yukarı aynı zamanlarda çocuklar da Orta Ada’nın senaryosunu kendi zekice yöntemleriyle temizlemeye başlamışlardı.
「 ‘Görünmez Peri’yi evcilleştirdim. Bu ufaklığı kullanarak o kişinin Niteleyicisini çalalım. 」
「 Ama doğrudan böcekleri de gönderebiliriz? 」
Senaryoyu temizlemek için ne kadar da kurnazca bir yöntem. Öyle ki onlara yardım etmeme hiç gerek kalmamıştı.
「 Kah-hık, kahık, ahh... 」
Lee Hyunsung kendisini farklı bir Orta Ada’da tamamen yapayalnız bulmuştu ve diğer Takımyıldızları ile Enkarnasyonlar tarafından feci şekilde hırpalanıyordu. Düşmanlarına hüzünlü gözlerle dik dik bakarken cenin pozisyonu almıştı, ama sonra aniden devasa bir ayı gibi kükredi.
「 Tamamen yapayalnız kalmaktan daha üzücü olan tek şey, tek başına dayak yemektir! 」
Lee Hyunsung’un bedeninden dışarı güçlü ışık huzmeleri patladı ve etrafındaki katılımcıların kitleler hâlinde havaya uçmasına neden oldu.
Bu tekniğe aşinaydım. Bu, ‘Çeliğin Efendisi’nin sahip olduğu ve biriken tüm hasarı tek seferde serbest bırakan özel tekniklerden biri olan [Darbe Salınımı]’ydı.
Beklendiği gibi, orijinal hikayedeki kişiler gerçekten hileli karakterlerdi. Her hâlükârda, Lee Hyunsung’un da güçlendiğini net bir şekilde görmüş olmuştum.
[Karakter Jang Hayoung, Göğü Yaran Kuvvet Yumruğu’nu etkinleştirdi.]
Jang Hayoung’a gelirsek, o da ezici bir güç sergileyerek senaryoyu temizliyordu. Bana öyle geliyordu ki, sahip olduğu o ‘duvarın’ gerçekten efendisi olma yolunda ilerliyor gibi görünüyordu. Eh, zaten en başından beri yetenekli biriydi ve başkalarının tekniklerini de oldukça hızlı bir şekilde özümseyebiliyordu.
[Tanımlanamayan Duvar evrimleşiyor!]
Onun ‘duvarı’ öncesine kıyasla çok daha kararlı bir hâle gelmişti. Duvarı aracılığıyla diğer Aşkın varlıklarla sohbet edebiliyor, onların yeteneklerini öğrenip anlayabiliyordu. Bir bakıma, onun yöntemi ile benim kitap okumam arasında bazı benzerlikler olduğu söylenebilirdi.
[Tanımlanamayan Duvar varlığını hissetti.]
Görüşüm anında beyaz bir parazitle kaplandı.
[Tanımlanamayan Duvar, Dördüncü Duvar’a dik dik bakıyor.]
[Dördüncü Duvar, Tanımlanamayan Duvar’a dik dik bakıyor.]
Bu iki duvarın birbirine dik dik baktığı an, görüşüm aniden bulanıklaştı, belirsizleşti.
[...Dünya çizgisinin sonu yaklaşıyor.]
Görüşüm parça parça yıkılırken, bilinmeyen bir ses duyabiliyordum.
[Kim Dokja, seni bulmaya gelecekler.]
***
Vrrr...
Bilincim yerine geldiği an, akıllı telefonumun titrediğini hissettim. Çok fazla düşünmeden ekranı açtım, ancak bugünün tarihini görünce kalakaldım.
15 Şubat...
Dünya’da olmadığımız için yerel hava durumu raporu görünmüyordu. Tek teyit edebildiğim şey tarihti. Ona bile doğru diyemezdim gerçi. Farklı boyutlar arasında rastgele dolaştıktan sonra uzay-zaman göstergesi anlamını yitireli çok olmuştu ne de olsa.
<Yıldız Akışı> içindeki herkes diğerlerinden farklı bir zamanda yaşıyordu. Durum buydu, ama şimdi...
15 Şubat, demek öyle?
Bu tarih üzerine biraz düşüncelere daldım, ardından pes edip telefonu yere bıraktım. Kafamın içi tam bir karmaşaydı ve Enkarnasyon Bedenimin neredeyse her bir parçası canımı yakacak kadar sızlıyordu.
Göğüs bölgeme sıkıca sarılmış bandajları fark edince gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım.
...Şu an neredeyim ben?
Çevre yavaşça görüşümü doldurdu. İlk olarak temiz, beyaz yatak çarşafları, ardından içinde bulunduğum odanın zarif oryantal dekorasyonu belirdi.
Pencereye yaslanmış dışarıyı seyreden birisi bana doğru bir soru sordu. “Uyandın mı sonunda?”
“Sen...?!”
Gözleri muzip bir şekilde kıvrıldı. “Ahh, demek öldükten sonra hayata geri dönmek böyle bir hismiş.”
“Ama, sen ölmemiş miydin...”
“Ölmüş müydüm?”
Han Sooyoung’un bu şekilde kıkırdadığını görmek, kafamın içini daha da karmaşık hâle getirdi. Bayılmadan hemen öncesini anında hatırladım; onun Yoo Joonghyuk’un kılıcıyla can verişini, benim Yoo Joonghyuk’la savaşımı, ardından onun saldırısıyla bilincimi kaybedişimi ve son olarak Kütüphane’nin içinde Yoo Sangah ile paylaştığım o konuşmayı...
Han Sooyoung ben fark etmeden yatağa yaklaştı ve yanağımı sıktı. “Her neyse, Kim Dokja. Bazen gerçekten çok sevimli olabiliyorsun.”
Onun beni resmen ayakta uyuttuğunu ancak o zaman anlayabildim. Daha yakından baktığımda, koluna saplanmış küçük bir serum iğnesi de gördüm.
“...Neredeyiz biz?”
“Ana Ada’nın bekleme odası. Şu ‘herifin’ ve kalesinin olduğu yer.”
Tam o anda, aniden başka bir şeyi daha anımsadım.
[Adanın Efendisi, Enkarnasyon Yoo Sangah’ı çağırıyor.]
O zamanlar o adam Yoo Sangah’yı götürürken, gözlerimin önünde beliren başka bir mesaj daha vardı.
[Adanın Efendisi seni davet ediyor.]
Reenkarnatörlerin Kralı. ‘Harap Olmuş Bir Dünyada Hayatta Kalmanın Üç Yolu’ kitabının üçüncü başkahramanı bizi kendi topraklarına çağırmıştı.
“Ama senaryoyu temizlemeyi başaramadığıma neredeyse eminim? Buraya gelebilmek için Orta Ada’nın senaryosunu temizlemem gerekmiyor muydu, peki nasıl...”
“Yoo, temizledin işte.”
Hızla mesaj kayıtlarını kontrol ettim.
[Gizli Senaryo – Niteleyicileri Gasp Etme’yi temizledin!]
[Ödül dağıtımı şu anda beklemede.]
Doğruymuş.
“Ama nasıl? ‘Ta’ hecesini toplamamıştım, o hâlde nasıl oldu da...”
Han Sooyoung hiçbir şey söylemeden boynumda asılı duran kolyeyi işaret etti.
[Şehvet ve Öfkenin Şeytanı]
Tamamlanmış Niteleyici Kolyesi hafif bir parıltı yayıyordu. Yine de böyle bir şeyin olması imkânsızdı. Kolyemdeki hecelerden birinin eksik olması gerekiyordu.
Han Sooyoung konuştu. “Yoo Joonghyuk gitmeden önce bunun bir fazlalık olduğunu söyleyerek sana verdi.”
...Yoo Joonghyuk mu verdi?
Ama neden?
Düşüncelerim yeniden birbirine giriyordu. Son anlarda söylediği şeyler zihnimde capcanlı yankılandı.
– Yoo Joonghyuk, eski bir Regresör.
Regresör Yoo Joonghyuk değil, eski bir Regresör.
Bana bunu söylerken aklından ne geçiyordu?
“O nerede şimdi?”
“Bir sonraki senaryoda.”
Bunu duyduğumda içimden aynı anda hem bir boşluk hem de bir rahatlama hissi gelip geçti. Senaryoyu temizlemek için herkesten önce yine ileri atılmıştı.
“...Peki hedefi kimdi?”
“Daha yeni uyandın ama şimdiden sorularla dolusun. Ne sinir bozucu.”
Yatakta oturdum, bir aptal gibi gözlerimi kırpıştırıyordum. Tekrar göğsümü işaret etti. Daha yakından baktığımda, boynumda asılı duran iki adet [Niteleyici Kolyesi] vardı. Bunlardan biri Asmodeus’un Niteleyicisi olan [Şehvet ve Öfkenin Şeytanı] iken, diğeri ise...
[□□ şun □□]
Niteleyicimin olması gereken yerlerin yerini boş delikler almıştı.
“Yok artık?”
“Aynen öyle.”
Eh, en azından geride ‘Şun’ kısmını bırakmıştı. Lanet orospu çocuğu.
“Şimdi soru sorma sırası bende. Yoo Sangah hâlâ içinde mi?”
“...Reenkarnatörlerin Kralı onu çoktan aldı.”
“...Gitmeden önce başka bir şey söyledi mi?”
Yataktan sendeleyerek kalktım ve pencereye doğru yürüdüm. Han Sooyoung’un yanında dururken, gözlerimin önüne serilen şehir manzarasını seyrettim.
Reenkarnatörler, o bariz kadim Çin esintilerine sahip sokaklarda dolaşmakla meşguldü. Diğer dünyalardan varlıklar buradaydı; farklı isimler ve farklı yüzlerle bu yerde yeni bir hayat yaşamayı seçmiş varlıklar.
“Bir sonraki hayatta tekrar karşılaşalım, dedi.”
Benim için hâlâ aynı hayat olacaktı ama Yoo Sangah için gerçekten de bir sonraki hayattı. ‘Reenkarnatörlerin Kralı’nın gücü sayesinde yeni bir beden, yeni bir hayat kazanacaktı.
Başka bir deyişle, bu dünyada yeni bir hayat yaşayacaktı.
Han Sooyoung ve ben tek kelime bile etmeden aşağıdaki sokakları seyrettik. Sanki bu isimsiz sokakların bir yerlerinde saklanan Yoo Sangah’ı arıyor gibiydik.
Han Sooyoung aniden dudaklarını aralayarak konuştu. “Kar yağıyor.”
Haklıydı; gökyüzünden aşağı kar taneleri süzülüyordu.
Aslında, bu özel dünyada kar diye bir şey yoktu. Yine de tam da şu anda, kar yağıyordu.
Kar, yıldız ışığı gibi düşüyordu. Ve kar tanelerinin düşmeye devam ettiği o yüksek göklerin ötesinde, Takımyıldızları benim hikâyemi izliyordu. Bana ulaşan hiçbir dolaylı mesaj yoktu ama yine de bana baktıklarını hissedebiliyordum. Şimdiye kadar azar azar topladıkları Olasılık, gökyüzünde usulca dağılıyordu.
Başımı yana çevirdiğimde Han Sooyoung’un beni incelediğini gördüm. [Niteleyici Kolyemi] kavradı ve sırıttı. “Sanırım artık [Kurtuluşun] [Şeytan Kralı] değilsin. Kendine yepyeni bir Niteleyici bulman gerekmez mi?”
O konuşurken ‘Kurtuluşun Şeytan Kralı’ olarak geçirdiğim günleri hatırlamaya başladım.
Çok uzun bir süre olmamıştı ama o günler hayatımın en parlak anlarıydı.
Görüşüm daha da ıslanıp bulanıklaşırken, Han Sooyoung’un kıkırdadığını görebiliyordum.
“Senin için bir tane uydurayım mı o zaman? Hmm... Sana ne yakışır acaba. ‘Çok Sık Bayılan Adam’a ne dersin? Ya da ‘Mucizevi Ağız... eh? H-hey, sen... ağlıyor musun?”
Yüzüm onun gözbebeklerine yansımıştı, gözleri şaşkınlıkla büyüdü.
Aslında bir yazar olan ona sormak istiyordum.
Bir yazar olduğu için, belki de bana açıkça söyleyebilirdi.
Bana şimdiye kadar iyi iş çıkardığımı söyle — yanlış seçimler yapmış olsam da olmasam da, bu hikayenin sonuna geldiğimde arzuladığım sonuca ulaşacak olsam da olmasam da.
“Hey, neden öyle ağlıyorsun? Anladım, tamam mı? Anladım, o yüzden dur artık. Şşş, tamam, tamam.”

Aklına bir şey gelmiş olmalıydı ki, hemen ardından ceplerini karıştırmaya başladı. Çok geçmeden, ağzıma tatlı ve hafif ekşi bir şey girdi.
“Böyle güzel bir günde neden ağlıyorsun ki? Demek istediğim, kar bile yağıyor üstelik… Sonra güzel bir Niteleyici düşüneceğime söz veriyorum, tamam mı?” dedi Han Sooyoung, bakışlarını benden kaçırıp uzaklara dikmeden önce.
Bugün 15 Şubat’tı.
Akıllı telefon öyle söylüyordu. Ancak bu yerin zamanı ile Dünya’nınki aynı değildi, dolayısıyla bu gösterge sadece bir ‘hatadan’ ibaretti. Arkasında hiçbir anlam barındırmayan, tesadüfi bir tarihti.
Yine de, ya bir tür mucize olduysa ve bu tarih gerçekten doğruysa?
O zaman, bugün benim doğum günüm olurdu.
Han Sooyoung gözlerini ovuşturarak konuştu. “Diğerlerini şimdiden görmek istiyorum.”
Cevap vermek için içimdeki her bir güç kırıntısını topladım. “...Evet, ben de.”
Sanki bu kelimeler bir işaret fişeği olmuş gibi...
[Revize edilmiş metin güncellemesini tamamladı.]
Birisi tarafından gönderilen bir hediye kapıma ulaştı.
– Harap Olmuş Bir Dünyada Hayatta Kalmanın Üç Yolu (Son Revizyon).txt
***
Savrularak yağan karın altında, Yoo Joonghyuk ‘Reenkarnatörlerin Kalesi’ne bakıyordu.
Büyük olasılıkla, Kim Dokja şu ana kadar bilincini çoktan geri kazanmıştı. Ve Yoo Sangah, ‘Adanın Efendisi’ ile çoktan karşılaşmış olduğundan reenkarnasyonun tam ortasında olmalıydı.
‘...O kadın’.
Yoo Joonghyuk’un yüzünde derin bir çatıklık belirdi.
Birkaç gün önce kafasının o gizemli duvara çarpma anını asla unutamayacaktı. Korkunç Olasılık kıvılcımları fırtınasının ortasında, o duvarın içini zorla gözlemlemek zorunda kalmıştı. Ve işte orada, daha önce bilmediği bir hikayenin parçalarına tanıklık etmişti.
Bazıları beklentileri dahilindeydi, bazıları ise onun için tamamen yeniydi. Hatta bazıları onu tamamen gafil avlamıştı.
Her şey bir an içinde olup bitmişti ama o duvarda uzun zamandır aradığı bilgileri ve bulmak istediği cevapları bulmuştu. Ve şimdi, bulduğu cevapları pratiğe dökme vaktinin geldiğini anladı.
“Gizemli Entrikacı.”
Başını kaldırarak o sinsi Takımyıldızının bakışlarını karşıladı.
[Takımyıldızı Gizemli Entrikacı sana bakıyor.]
‘Gizemli Entrikacı’, bu regresyon turunda ilk kez ortaya çıkan Takımyıldızı. Ve 1863 dünyanın hiçbirinde hakkında hiçbir bilgiye ya da kanıta rastlanamayan, tanımlanamayan bir varlık.
[Takımyıldızı Gizemli Entrikacı sana bakıyor.]
“Planlarına yeterince uzun süre ayak uydurmadım mı? Sana bir ya da iki soru sorma hakkım olduğuna eminim.”
‘Gizemli Entrikacı’ kısa bir süre cevap vermedi. Ancak daha sonra, gökyüzünün bir kısmı aniden karanlığa büründü ve Yoo Joonghyuk’un üzerine doğru siyah bir ışık huzmesi düştü.
Tsu-çuçuçuçuçut!
Etrafında Olasılık kıvılcımları çatırdarken, yakın çevredeki uzay-zaman gözle görülür bir şekilde bükülmeye başladı.
Şu anda ‘Adanın Efendisi’ tarafından yönetilen dünyadaydı; hiçbir üst düzey Takımyıldızı bu yerde bu kadar çok Olasılık kullanamazdı. Yine de, ‘Gizemli Entrikacı’ tam olarak bunu yapabilecek bir varlıktı.
Karanlığın içinden kapkara bir gölge yükseldi.
[Neyi merak ediyorsun, ey En Eski Rüya’nın kuklası?]
“O kitabı bana neden gösterdin?”
‘Gizemli Entrikacı’nın gölgesi sanki onunla alay edercesine dalgalandı.
Yoo Joonghyuk sorularına devam etti. “Umutsuzluğa kapılmamı mı istedin? O kitabı okuduktan sonra Kim Dokja’yı öldürmemi mi istedin?”
[Belki. Belki de değil.]
“Neden böyle bir şey planladın?”
[Cevabı duyduktan sonra anlayabileceğini mi sanıyorsun?]
Kibirli sesi, onun gibi aşağılık bir varlığın gerçeği duysa bile asla anlamayacağını bilmenin verdiği güvenle doluydu.
Yoo Joonghyuk başka bir soru sordu. “Kim Dokja’yı neden 1863. tura gönderdin? Neden orada ‘beni’ öldürmesini emrettin?”
[Öyle bir senaryoyu izlemek eğlenceli olurdu diyelim.]
Gölge sanki kıkırdıyormuş gibi dalgalandı.
Yoo Joonghyuk sakinliğini koruyarak düşündüğünü dile getirdi. “Yaptığın tüm planlar Kim Dokja’yı yok etmek içindi.”
[Neden böyle düşünüyorsun? Durumun bu olduğuna inanmak için herhangi bir nedenin var mı?]
“Belki de var. Belki de oldukça iyi bir nedenim var.”
Bu Takımyıldızı, Kim Dokja’ya karşı gizemli bir düşmanlık besliyordu ve aynı zamanda, tıpkı onun gibi, ‘orijinal eserde’ yer almıyordu.
Yoo Joonghyuk çok uzun zamandır bu Takımyıldızının peşindeydi. Ve tam bu anda, nihayet arayışının cevabına ulaşmıştı.
“Gizemli Entrikacı. Sen, gelecekteki ‘Kim Dokja’ mısın?”
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.