Bölüm...
Adventure,Fantasy,Horror,Isekai

Bölüm 378

72.Kısım – Üç Yöntem (2)
Yazar: Sansanson Grup: : Novel Gecesi Okuma süresi: 19 dk Kelime: 4.760

Çeviri: Sansanson
72.Kısım – Üç Yöntem (2)
 
Erich Striker, Kaizenix Takımadaları’nın kraliyet muhafızlarının kaptanıydı.
 
‘O’, takımadanın sadece unvandan ibaret en iyi şövalyesi değildi; aynı zamanda ülke hükümdarının ilk kılıcıydı. Ve bu konuma yükselebilmesinin yegane sebebi, gece gündüz demeden aralıksız sürdürdüğü eğitimdi.
 
Şiiing!
 
Erich, eğitim salonunun sessiz gecesini defalarca kez kesip biçti. Kalın ter damlaları durmaksızın yere düşüyordu. ‘O’, düşen damlalara tepeden baktı ve onların yerine bir başkasının kan damlaları olması gerektiğini düşündü.
 
‘Onların kaçıp gitmesine izin verdim. Üstelik majestelerinin gözleri önünde.’
 
Birinci Prens’in isyanı – üç gün önce kabul salonuna yapılan baskın – çoktan dedikoducuların diline düşmüştü. Bazı ozanlar da bu konuda şarkılar söylemeye başlamıştı. Çoğu, Birinci Prens’i öven şarkılar mırıldanıyordu.
 
Oh, oh~ yüce devrimci Schweichen Von Kaizenix~.
 
Şu geniş omuzlarına ve sırtına bakın~.
 
Kılıcın parlak ışığı, eğitim alanının karanlığını yarıp geçti. Birinci Prens ile birlikte kaçan Dördüncü Prens’in o nefretlik yüzü gözünün önünde belirdi. Kaç kez parçalara ayrılsa da bir türlü yok olmak bilmiyordu.
 
Garip olan şuydu ki, Erich ne zaman o yüzü hatırlasa, içinden oldukça karmaşık, tarif edilemez bir duygu dalgası da yükseliyordu.
 
Birinci Prens Schweichen, Dördüncü Prens Ricardo ve Bilston Framer’ın sırtlarının giderek uzaklaştığını gördüğünde, Erich’i açıklanamaz bir özlem duygusu kaplamıştı.
 
Bu duyguyu kabullenmek istemediğinden, kılıcını savurmaya devam etti. Her zamanki gibi, zihnindeki tüm dikkat dağıtıcı düşüncelerden kurtulmaya çalışarak kılıcı tekrar tekrar salladı.
 
Ne yazık ki, bugünkü eğitimin burada sona ermesi gerekecek gibi görünüyordu.
 
‘Gizli saldırı mı?’
 
Karanlığın içinde hafifçe dalgalanan ince bir gölge vardı.
 
Erich, beline asılı olan gerçek kılıcı hızla kınından çıkardı. Davetsiz misafir şüpheli bir davranış sergilediği an onu öldürmeyi düşündü. Ancak hiç beklenmedik bir şekilde, rakibi varlığını önce kendisi açık etti.
 
“Lütfen silahını indir. Buraya savaşmaya gelmedim.”
 
Ayın sönük ışığı altında, karanlıktan ince yapılı bir adam çıktı. Bu, takımadanın Dördüncü Prensi Ricardo Von Kaizenix’ti.
 
Erich yüksek sesle bağırdı. “Aklını mı kaçırdın sen? Hangi cesaretle buraya geldin?”
 
“Dünya değişmiş olsa da, hâlâ kılıç sallamaktan keyif alıyorsun.”
 
Erich, yoğun bir öldürme arzusu yayarak kılıcını havaya kaldırdı. Dördüncü Prens ise buna karşılık kendi kılıcını yere bıraktı.
 
Erich’in gözleri şüpheyle kısıldı. “Burada ne planlıyorsun?”
 
“On dakika içinde muhafızların gelip etrafımı saracağını biliyorum. Ayrıca yeteneklerinle beni etkisiz hâle getirmen hiç de zor olmayacaktır.”
 
“Eee?”
 
“Teslim oluyorum. Yani, beni tutuklamanı ve infaz alanına götürmeni istiyorum.”
 
Erich, Dördüncü Prens’in son zamanlarda aklının başında olmadığını biliyordu. Ancak böyle bir durumla karşılaşmayı hiç beklememişti. Daha birkaç gün önce Birinci Prens’in yardımıyla kaçmıştı, şimdi ise sırf idam edilmek için kendi rızasıyla tıpış tıpış geri mi geliyordu?
 
Hâlâ tetikte olan Erich, yavaşça Dördüncü Prens’e doğru yürüdü.
 
Hiç şüphe yok ki tamamen silahsız bir durumdaydı. Erich bu fırsatı kaçırmadı ve Dördüncü Prens’i hızla yakaladı. Ay ışığı altında parıldayan bir çift saf göz, şimdi ‘onun’ bakışlarıyla buluşmuştu.
 
“Bunun karşılığında, önümüzdeki on dakika boyunca hikâyemi dinlemeni istiyorum.”
 
“Peki bunu neden yapayım?”
 
“Nasıl olsa öleceğim. Ölmekte olan bir adamın son sözlerini dinlememek, içinde kötü bir tat bırakacaktır.”
 
Erich, Dördüncü Prens’e karmaşık gözlerle baktı. “Eğer masumiyetini kanıtlamak için yalvaracaksan, bunu hiç dinlemeyeceğim.”
 
Dördüncü Prens’in suçsuz olduğunu biliyordu. Ancak taht el değiştirmişti ve Erich, yeni hükümdara hizmet eden muhafızların kaptanıydı.
 
Dördüncü Prens gülümsedi ve başını salladı. “Bu hikâye onunla ilgili değil.”
 
“Öyle değilse, ne hakkında?”
 
“Doğruyu söylemek gerekirse, bildiğimiz ‘seni’ geri getirebilmek adına burada ne söyleyeceğim konusunda ciddi bir ikilemdeydim. En ufak bir tahminde bile bulunamadım.”
 
Bu beklenmedik açılış konuşması Erich’i şaşırtmayı başardı ve kaşlarını derinlemesine çattı.
 
Bu yeni bir tür sinsi plan mıydı? Krallıktaki herkes Dördüncü Prens’in tatlı diliyle bu topraklardaki pek çok kadını baştan çıkardığını bilirdi.
 
“Uzun zaman önce, bir kadın vardı.”
 
Dinleyicisinin ne düşündüğünü umursamayan Dördüncü Prens, öyküsüne başladı.
 
“Kendo yapmayı çok severdi ve kendi bölgesinin temsilcisi olarak yarışmaya katılacak kadar yetenekliydi.”
 
Hafif bir acıyla birlikte, bilinmeyen bir duygu ‘onun’ zihnine saplanmaya başladı.
 
“Ve kılıcıyla, değerli yoldaşlarını defalarca kez kurtardı.”
 
Çok uzun zaman önce ortadan kaybolan bir şey...
 
“Senaryoların adaletsizliğine karşı kılıcını tekrar tekrar savurdu ve aynı kılıçla beni de korudu.”
 
“Sen neyden bahsediyorsun böyle? Ben sadece majestelerinin kılıcıyım.”
 
Dördüncü Prens, keder dolu duygularla Erich’e baktı.
 
“Gerçekten hiçbir şey hatırlamıyor gibisin.”
 
Tam o esnada, karanlığın içinden bir başka ses yükseldi.
 
“Prens Ricardo. Ben de bir şeyler söylemek istiyorum.”
 
Erich şaşkınlıkla irkildi ve vücudunu hızla yukarı kaldırdı. Bu iki adam karanlıkta ne zamandan beri duruyordu? Tehditkâr bir şekilde hırlayarak konuştu. “Demek başından beri bir tuzaktı.”
 
“Hayır, değil.”
 
Karanlıktan kendini gösteren kişi, bu krallıkta Erich’in varlığını kabul ettiği tek şövalye olan Bilston Framer’dı.
 
“Erich-nim.”
 
Bilston ‘ona’ doğru bir adım attı. Erich irkilerek hızla uyarısını yaptı. “Bir adım daha atarsan, Dördüncü Prens’in kafasını uçururum.”
 
Bu bir tuzak. Buradan kaçmalıyım – Erich böyle düşündü ve eğitim alanının çıkışını gözleriyle taradı.
 
Ancak bir şeyler ters gidiyordu.
 
[Seninle ilgili Hikâyeler çılgına dönmeye başladı!]
 
Sanki tüm vücudu donmuş gibi, hiç hareket edemiyordu.
 
[Hikâyelerin Kaizenix Takımadaları’nın kontrolüne karşı direniyor!]
 
“Asla unutmayacağımıza dair birbirimize söz vermiştik, değil mi?”
 
Bilston kederli gözlerle ona bakıyordu.
 
‘Hayır, ama, onun... adı...’
 
[Seninle ilgili Hikâyeler eski anıları derinlemesine düşünüyor.]
 
“Heewon-ssi.”
 
[Unutulmuş Hikâyeler anlatımlarına başladı.]
 
O anda, ‘onun’ dünyası paramparça oldu. Sel gibi akan Hikâyeler, Erich’in anılarının üzerini kapladı.
 
Bu, unutulmuş on yılın hikâyesiydi. Erich’in henüz Erich olmadığı, Bilston’ın da henüz Bilston olmadığı zamanlardan bir hikâye.
 
***
 
Lee Hyunsung ve Jung Heewon’un bu dünyaya gelişleri tam on yıl önceydi.
 
“Hyunsung-ssi! Sensin, değil mi?”
 
“Uh? Heewon-ssi??”
 
Tıs-çaçaçaçaçat...!
 
Neredeyse aynı zaman diliminde birer ‘posesör¹’ hâline gelmişlerdi ve şans eseri birbirlerini oldukça çabuk tanımışlardı.
 
– Görünüşe göre bu yerde ses yansıtımı yöntemini kullanmaya mecbur kalacağız.
 
İkisi bu dünya hakkında yavaş yavaş bilgi toplamaya başladı.
 
İlk olarak, burasının ‘Azizler ve Şeytanların Büyük Savaşı’na katılmadan önceki son hazırlık aşaması olduğunu öğrendiler.
 
İkincisi, <Kim Dokja’nın Şirketi> üyelerinin her birinin buraya çağrılması arasında zaman farkları vardı.
 
Ve tüm oyuncular gelmeden senaryo başlamayacaktı.
 
– Bunların dışında Hyunsung-ssi, görünüşe göre sana çok benzeyen birinin bedenini devralmışsın.
 
– Heewon-ssi, sen de ev sahibine gerçekten çok yakışmışsın.
 
Ve son olarak, zaman geçtikçe benlik duyguları istikrarlı bir şekilde aşınacaktı.
 
[Dev Hikâye Kaizenix Takımadaları eylemlerini izliyor.]
 
[Dünyanın Olasılığı, sana verilen rolü oynaman için üzerinde baskı kuruyor.]
 
Dev Hikâye’nin bakışlarını ne zaman hissetseler, onun sinirlerini bozmamak için rollerini oynadılar.
 
– Görünüşe göre Sooyoung-ssi her şeyi tamamen unutmuş. Ne söylersem söyleyeyim, o...
 
– Biz de onunla aynı duruma mı düşeceğiz?
 
– Dokja-ssi’nin bundan önce geleceğine inanıyorum.
 
Ve böylece beklediler, sonra biraz daha beklediler.
 
– Jihye ve çocuklar iyi midir acaba, merak ediyorum?
 
– Onlarsa, iyi olmalılar.
 
Bu dünyada güvenebilecekleri sadece birbirleri vardı.
 
[Hikâye En Saf Yoldaşlık hikâye anlatımına başladı.]
 
Kimsenin onların hikâyesini bilmediği bir dünyada, kendilerini korumak için sadece birbirleriyle konuşmaya devam etmek zorundaydılar.
 
Çııınngg!
 
“Erich-nim! Lütfen onu hemen alt edin!”
 
“Hadi gidelim, Bilston-nim!”
 
Bedenlerini aldıkları kişilerin birbirine rakip olması oldukça doğal bir şekilde gerçekleşti; yan yana kalabilmek için daha fazla fırsat yaratmaları gerekiyordu, çünkü bu durum birbirleriyle konuşmak için [Ses Yansıtımı] kullanma fırsatlarını artıracaktı.
 
– Görünüşe göre kılıç ustalığın epey gelişmiş. ‘Çelik Kılıç İmparatoru’ unvanın sana tam uyuyor, değil mi?
 
– Geri döndüğümüzde, Dokja-ssi’den bana yeni bir kılıç almasını istesem iyi olacak.
 
Kılıçları her kesiştiğinde, ses yansıtımlarını paylaştılar.
 
– Bu gidişle, Dokja-ssi buraya gelmeden önce Kılıç Ustası bile olabiliriz.
 
Bir yıl geçti, ikinci yıl da öylece akıp gitti.
 
Ve kişiliklerine uygun farklı görevlere atandılar. Lee Hyunsung, Dördüncü Prens Ricardo’nun grubuna dahil edilirken, Jung Heewon ‘Kara Büyücü’nün sancağı altına girdi.
 
Bağlılıkları değiştikten sonra, deneyimledikleri ortam da değişti.
 
İkisi artık eskisi kadar sık kılıç tokuşturamıyordu. Ve Jung Heewon ile Lee Hyunsung olarak değil, giderek daha fazla ‘Erich Striker’ ve ‘Bilston Framer’ın hayatlarını yaşamak zorunda kaldılar.
 
Erich Striker olarak yemek yemek ve Bilston Framer olarak konuşmak zorundaydılar. Kendilerine ait olmayan bir şeyi edinme sürecinde, Lee Hyunsung ve Jung Heewon kendilerine dair bazı şeyleri yavaş yavaş unutmaya başladılar.
 
İkisi de yavaş ve emin adımlarla ‘Kaizenix Takımadaları’nın karakterlerine dönüşüyordu.
 
Bir keresinde Jung Heewon, tamamen sarhoş bir hâlde Lee Hyunsung ile konuşmaya gelmişti.
 
– Ben berbat bir insanım, Hyunsung-ssi.
 
– Neden böyle bir şey söylüyorsun?
 
– Şu an cezalandırılmamın sebebi bu değil mi zaten?
 
Daha sonra şimdiye kadar kimsenin açmadığı konulardan bahsetmeye başladı.
 
– Geumho İstasyonu’ndaki anneyi ve çocuğunu hatırlıyor musun? Bizimle birlikte Cheoldo grubuna karşı savaşmışlardı.
 
– ...Evet, hatırlıyorum. Onlarla Kara Kale’de de karşılaşmıştık, değil mi?
 
Lee Hyunsung, Geumho İstasyonu’ndaki anne-kız ikilisini hatırladı – çocuğunu korumak için savaşan bir anne ve böyle bir annenin elini tutan küçük bir kız.
 
Çocuğun annesi Kara Kale’de hayatını kaybetmiş, kız ise gezginlerin bakımına bırakılmıştı.
 
– İkisi de hayatta kalabilirdi. Eğer ‘Cennet’in gerçeğini daha önce fark edebilseydim...
 
– Bu senin suçun değil, Heewon-ssi. Bu bizim engelleyebileceğimiz bir şey değildi.
 
– Dürüst olmak gerekirse, bizimkinden daha küçük pek çok Hikâye vardı, değil mi? Düzgün birer Hikâye bile olamayan o hikâyeler.
 
Sarhoş Jung Heewon kahkaha attı. O güldüğünde, ellerini lekeleyen Hikâyelerin kalıntıları parlak bir şekilde ışıldadı. Hepsi yol boyunca edindiği hikâyelerdi. <Kim Dokja’nın Şirketi>nin bir üyesi olarak yüce ve asil Takımyıldızlarına karşı savaşarak yaratılan hikâyeler.
 
Jung Heewon bu hikâyeyle gurur duyuyordu ve hayatını utanç duymadan yaşamıştı.
 
Ancak son zamanlarda zihnine biraz farklı bir düşünce sızmıştı.
 
– Belki de şimdiye kadar topladığımız Hikâyeler, bizim de bu tür küçük Hikâyeleri ayaklar altına almamızla yaratıldı?
 
– Heewon-ssi...
 
– Ve belki de, şimdi ezilme sırası bizdedir.
 
Dört yıl, sonra beş yıl bu şekilde geçti. Hem Jung Heewon hem de Lee Hyunsung pes etmedi.
 
– Bu arada, Yoosung ve Gilyoung’un soyadları neydi?
 
– Lee Yoosung ve Shin Gilyoung değil miydi?
 
– Bir şeyler kulağa yanlış geliyor ama...
 
Anıları parça parça yok oluyordu. Ve altıncı yıl da onları geride bıraktı.
 
– Dokja-ssi nerede ve şu sıralar tam olarak ne yapıyor?
 
– Bu yıl da geleceğini sanmıyorum.
 
Yedinci yıl geçti.
 
– Maaşlarımızın yedi yıl geriden gelmesi, burası tamamen kötü bir şirket değil mi sence de?
 
– Kesinlikle daha sonra bir işçi sendikası kuralım.
 
– Evet, kurmalıyız. Bunu unutmayalım.
 
En azından haftada bir kez buluşup konuşma yönündeki ilk sözleri ayda bire dönüştü ve bu durum sonunda iki ayda bire kadar geriledi.
 
Buluştukları hâlde hiçbir şey söyleyemedikleri günler de arttı.
 
Ve sekizinci yılları içindeki belirli bir günde, Jung Heewon ona dalgın bir sesle sordu.
 
– Birini beklememiz gerekmiyor muydu?
 
Lee Hyunsung bu soruya cevap veremedi.
 
– Biliyor musun, Hyunsung-ssi. Eğer bir gün seni unutursam, o zaman...
 
– Seni hatırlayacağım.
 
– ...O zaman lütfen beni öldür.
 
Bu onların son görüşmesiydi.
 
Kısa bir süre sonra ‘Kara Büyücü’ bir isyan başlattı. Ve Lee Hyunsung, Jung Heewon ile yüzleşmek için eski kraliyet ailesinin tarafında yer aldı.
 
– Heewon-ssi.
 
Kılıçları havada birkaç kez şiddetle çarpıştı.
 
Kör edici kılıç ışıklarının fırtınası altında Lee Hyunsung’un vücudundaki yaralar birikiyordu. Kılıç darbelerinin yörüngeleri geçmişte yaptıkları idmanlara kıyasla kesinlikle farklıydı; her bir saldırısı onu öldürmeye yönelik net bir irade barındırıyordu.
 
– Heewon-ssi!
 
Tekrarlanan [Ses Yansıtımı]’na maruz kalmasına rağmen Jung Heewon cevap vermedi. Sessizliği, cevabının yerine geçti.
 
Sanki şimdiye kadar kendini tutuyormuş gibi, Erich’in acımasız kılıç savuruşu Lee Hyunsung’u yere serdi. O anda görüşü bulanıklaşmaya, uzaklaşmaya başladı. Sendelemesine rağmen yine de Jung Heewon’a doğru yürümeyi sürdürdü.
 
Bir adım, iki adım...
 
Nihayet ona yaklaşmayı başaran Lee Hyunsung, gözlerinin içine baktı ve çok uzun zamandır söyleyemediği, büyük ihtimalle bir daha asla söyleyemeyeceği sözleri ilk kez dile getirdi.
 
– Seni seviyorum, Heewon-ssi.
 
***
 
[Hikâye En Saf Yoldaşlık hikâye anlatımını tamamladı.]
 
Ortaya çıkan Hikâyeyi sessizce okudum. Bazı kelimeler sessizce hüzünlüydü, bazı kısımlarsa kalbimi yerinden sökecek kadar acı vericiydi.
 
[Karakter Benliği Jung Heewon yavaş yavaş uyanıyor.]
 
Hem Bilston hem de Erich’in bedenlerinin etrafında sönük bir ışık dalgalandı. Ruhlarının Hikâye ile rezonansa girdiğini hissedebiliyordum.
 
Lee Hyunsung yere yığıldı ama yüzünde hâlâ bir tebessüm kazınmış durumdaydı. Sessizliği bozmadan önce bir süre o yüzü sessizce inceledim. “Görünüşe göre şirketin iç kurallarının biraz değiştirilmesi gerekiyor...”
 
Her hâlükârda, ikinci hedefimize ulaşmıştık. Sırada ise...
 
“Oraya bakın!”
 
“Erich-nim tehlikede!”
 
Yoo Joonghyuk hem baygın hâldeki Jung Heewon’u hem de Lee Hyunsung’u kucağına aldı. Fakat biz oradan güvenle çıkamadan eğitim alanının kapıları ardına kadar açıldı ve kraliyet muhafızları içeri daldı.
 
Ancak buraya gelenler sadece onlar değildi. Muhafız hattından çıkıp bize doğru yürüyen başka biri daha vardı.
 
Kaizenix Takımadaları’nın İlk Üçlü Ustası
 
Henüz 18 yaşında Kılıç Ustalığının zirvesine ulaşmış dahi
 
Gelmiş geçmiş en genç Dokuzuncu Çember Başbüyücü
 
Takımadaların kara bir ejderhayı kontrol eden hükümdarı
 
Şu anda Kaizenix Takımadaları’nda onu yenebilecek hiç kimse yoktu. Gümüş renkli taç takmış olan ‘kral’ bize bakarak sessizce gülümsüyordu.
 
“Sadık şövalyemi benden çalmaya nasıl cüret edersiniz?”
 
Kraliyet muhafızlarının hepsi onun önünde diz çöktü.
 
Yoo Joonghyuk’un ifadesi sertleşti ve bana bir mesaj gönderdi.
 
– Bu planımızdan farklı.
 
– Aslında, böylesi daha iyi oldu.
 
Çünkü bir sonraki hedefimiz zaten Han Sooyoung’du.
 
Şu anda alanda <Kim Dokja’nın Şirketi>nin dört üyesi bulunuyordu. Nebula’nın üyelerinden daha fazlası bir arada olursa, Nebula’nın Hikâyesi daha da güçlenecekti.
 
Kraliçenin yüzüne baktım ve konuştum. “Majesteleri, buraya savaşmaya gelmedik.”
 
Hiç şüphe yok ki Han Sooyoung’un benliği o kraliçenin içinde, uykudaydı. Ne olursa olsun onun benliğini o karakterden geri almalıydım. Bu tür şeylerle, Hikâyemizi kullanabilirdik ve...
 
“Farkındayım. Bana bir hikâye anlatmaya geldiniz.”
 
Hafifçe irkilerek ona baktım.
 
[Dev Hikâye Kaizenix Takımadaları, sana doğru alaycı bir küçümseme gönderiyor.]
 
“Neden bu kadar şaşırdın? Bu kulunuz da hikâyeleri çok sever. Ancak bu kulunuz hikâyeleri dinlemekten ziyade anlatmaktan keyif alır. O yüzden kulaklarınızı dört açın ve iyi dinleyin, Ricardo Von Kaizenix.”
 
Kraliçe kollarını iki yana açtı ve bana doğru parlak bir şekilde sırıttı.
 
“Hayır, yoksa ‘Kurtuluşun Şeytan Kralı’, Kim Dokja mı demeliydim?”

+

Bölüm Sonu Notları: 
ÇN: Posesör (İng. Possessor): Hikâyeden de anlayacağınız üzere, başkalarının bedenlerini ele geçiren kişilere deniliyor. Türkçede tam oturmuş bir karşılığı yok ama yani Regressor’e Regresör, Reincarnator’a Reenkarnatör diyorsak, Possessor’a neden Posesör demeyelim?

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi