Bölüm...
Adventure,Fantasy,Horror,Isekai

Bölüm 386

74.Kısım – Azizler ve Şeytanların Büyük Savaşı (1)
Yazar: Sansanson Grup: : Novel Gecesi Okuma süresi: 16 dk Kelime: 4.096

Çeviri: Sansanson
74.Kısım – Azizler ve Şeytanların Büyük Savaşı (1)
 
Mavimsi elektrik kıvılcımları havada dans etti ve onlara doğru hücum eden son android de yere yığıldı.
 
Zz-zzz-zzzt.
 
Lee Jihye, kılıcını ikiye bölünmüş kabloların arasından çekip çıkardı ve alnını sildi.
 
[Seviye atladın!]
 
Onu kenardan izleyen Gilyoung, burnunu karıştırarak konuştu. “Noona, bu işte iyice uzmanlaştın, değil mi?”
 
Egosu tavan yapmış sözlerini dinledikten sonra çocuğun kafasına bir tane geçirmeyi canıgönülden istedi ancak kendini durdurdu.
 
[Hedefe saldıramazsın.]
 
Diğer her şey bir yana, bu iki çocuk bu dünya görüşünde kelimenin tam anlamıyla yenilmezdi. Onları terslemenin kimseye bir faydası olmazdı.
 
Bakışlarını Lee Gilyoung ile Shin Yoosung arasında gezdirip bir soru yöneltti. “Şu an seviyeleriniz kaç?”
 
“84.”
 
“Ben 87’yim unnie.”
 
“Ne?! Ama daha birkaç gün önce 83’tün!!”
 
“Yalan söyledim, salak.”
 
Lee Jihye iki çocuğun atışmasını izledi ve uzun bir iç çekerek karşılık verdi. “Ben hâlâ 79’um ama...”
 
Yine de bu iki çocuk sayesinde hızlıca seviye atlayabilmişti. Tıpkı o argo tabir gibi, adeta bir otobüse binmişçesine yıldırım hızıyla seviye kasıyordu ve bu durum onları Gelecek Şehir’in en çok arananlar listesine sokmuştu.
 
[Android Lee Jihye – 1888G]
 
Daha doğrusu, sadece kendisini. Çocuklara en başından beri saldırmak mümkün olmadığı için arananlar listesinde bile görünmüyorlardı.
 
“Sanırım artık bu dünya görüşünden kaçma vaktimiz geldi.”
 
“Şu şeyi aşağı indirirsek bu iş biter bence unnie.”
 
Gelecek Şehir’in merkezinde, Shin Yoosung’un işaret ettiği yerde devasa bir kule yükseliyordu. O kulenin tepesine park edilmiş bir savaş gemisi vardı ve Lee Jihye ona her baktığında sponsorundan bir mesaj alıyordu.
 
[Takımyıldızı Deniz Savaşı Tanrısı bu Yıldız Kalıntısını elde etmeni şiddetle tavsiye ediyor.]
 
“...Bak bu şaşırtıcı işte. Hele ki bunu söyleyen bizim pinti general olunca.”
 
[Takımyıldızı Deniz Savaşı Tanrısı kuru kuru öksürüyor.]
 
Gerçi sponsorunun ne hissettiğini anlamıyor da değildi. O savaş gemisinin görünüşünü gören herkes, neden böyle dediğini anlayabilirdi.
 
“O şeyin neden oraya park edildiğini bir türlü çözemiyorum ama...”
 
O gemiyi ele geçirmeyi başarırlarsa, tüm dünyaların gökyüzü ‘Deniz Savaşı Tanrısı’nın okyanusu hâline gelirdi.
 
Lee Jihye kılıcının kabzasını sıkıca kavradı ve konuştu. “Evet, ahjussi’nin ve ustamın aklını başından almak eğlenceli olabilir. Hey çocuklar? Neden burayı şimdi temizlemiyoruz?”
 
“Olur! Zaten sürekli böceği kullanmak da sıkıcı olmaya başlamıştı!”
 
“Evet, hadi yapalım.”
 
Üçü de ortak bir karara varıp kuleye doğru yürümeye başladılar, ancak tam o anda kulaklarına tamamen beklenmedik bir mesaj ulaştı.
 
[Acil durum yaması güncellendi.]
 
[Bu gece yarısından itibaren, geçerli senaryoda ‘Kapanış’ sistemi uygulanacaktır.]
 
[Saat 00:00 ile 06:00 arasında, 18 yaşın altındaki çocuklar geçerli senaryodan yararlanamaz.]
 
Yan yana neşeyle ileri doğru koşan Lee Gilyoung ve Shin Yoosung, bir anda tehlikeli bir şekilde yalpalamaya başladılar.
 
Çocuk, şaşkın bir ses tonuyla mırıldandı. “N-Noona, uykum geldi...”
 
“Unnie, kaç...!”
 
İki çocuk bunu söyledikten sonra pat diye yere yığıldılar ve derin bir uykuya daldılar. Lee Jihye elini burunlarının yakınına götürdü ve ölmediklerini teyit etti.
 
[Geçerli oyuncu ‘Kapanış’ durumunda.]
 
Lee Jihye için bu, akıllara zarar bir durumdu.
 
“Ne oluyor ya? Bu dünya görüşünün en başından beri +18 olduğunu sanıyordum? Bu kapanış olayı da nereden çıktı şimdi??”
 
Ne yazık ki öylece dikilip şikayet edecek vakti yoktu; çünkü kulenin kapıları ardına kadar açılmış ve yüzlerce dron onu öldürmek için aynı anda havalanmaya başlamıştı.
 
“...Ah, siktir.”
 
Görünüşe göre bu gece onun için çok uzun bir gece olacaktı.
 
***
 
[113. Bölgesel çatışma sonuçlandırıldı.]
 
[Geçerli bölgesel çatışmanın sonucu belirlenemiyor.]
 
Bu özel çatışmanın kazananı ya da kaybedeni yoktu. Ağır yaralı Şeytan Krallar birbirlerine destek olarak geri çekilmiş, panik kurbanı Uriel ise düşük rütbeli Meleklerle birlikte çoktan gözden kaybolmuştu. Boşalan savaş alanında kalan tek şey, bozguna uğramış bir ordunun kalıntıları gibi etrafa saçılmış Reenkarnatörler ve onların arasında yerde yatan beş erkek ve kadındı.
 
“…Böyle bir şey olacağı hiç aklıma gelmezdi,” diye mırıldandı Han Sooyoung şaşkın bir sesle.
 
<Kim Dokja’nın Şirketi>’nin bölgesel çatışmaya girdikten sonra yaptığı şey aslında oldukça basitti – ‘İyilik’ ve ‘Kötülük’ arasındaki savaşa dahil olmak ve kendileri dışındaki tüm katılımcıları bastırmak. Ardından, geriye kalanlar kazananı olmayan bu savaşta birbirleriyle kıran kırana dövüşecekti.
 
[Geçerli savaşın sonucu belirlenemiyor.]
 
[Geçerli savaşın katılımcılarında savaşma iradesinin eksik olduğu onaylandı.]
 
<Kim Dokja’nın Şirketi>’nin mücadelesi bir ölüm kalım savaşı değil; kazananı ya da kaybedeni belli olmayan bir oyun, bir nevi idman seansıydı. İşte bu yüzden bu, ‘İyilik’ ve ‘Kötülük’ arasında bir savaş değildi ve doğal olarak ‘Azizler ve Şeytanların Büyük Savaşı’ da değildi.
 
[Geçerli bölgesel çatışma, Azizler ve Şeytanların Büyük Savaşı kategorisinden çıkarılmıştır.]
 
[Yeni 113. Bölgesel çatışma gerçekleşmek üzere bekliyor.]
 
Bir savaş alanını zorla dağıtma gücü – işte bu, <Kim Dokja’nın Şirketi>’nin şu an sahip olduğu güçtü.
 
“…Sponsorum şu an gerçekten çok üzülmüş ve hayal kırıklığına uğramış olmalı.”
 
“Bu seferlik elden bir şey gelmezdi, Heewon-ssi.”
 
“Mümkünse, Uriel’e karşı savaşmak istemiyorum.”
 
“Benim için de durum aynı.”
 
Jung Heewon ve Lee Hyunsung, yüzlerinde hafif bir pişmanlık ifadesiyle savaş alanındaki Reenkarnatörlere baktılar. Birçoğu ölüp yeniden doğuş döngüsüne dönmüş olsa da, hâlâ hayatta kalmayı başaran birkaç kişi vardı.
 
Ellerindeki [Ellaine Ormanı Özü]’nü bölüşüp hayatta kalanlara dağıttılar. Kim Dokja da etraftaki Reenkarnatörlere tek tek destek oluyor, baskı noktalarına bastırarak kanamalarını durduruyordu.
 
Han Sooyoung ona bakarak konuştu. “Tüm bu işe kesin bir planla başladın, değil mi?”
 
“Bir şeye başlamadan önce her zaman bir planım vardır.”
 
“O zaman bunu sonsuza kadar böyle sürdüremeyeceğimizi de biliyor olmalısın.”
 
Bu özel çatışmanın zamanlaması onlar için şanslı bir ana denk gelmişti ama bir sonraki sefer şanslarının bu kadar yaver gideceğinin hiçbir garantisi yoktu.
 
Ayrıca, ‘İyilik’ tarafındaki Takımyıldızları ya da Şeytan Krallar arasında, <Kim Dokja’nın Şirketi>’nin gücünün yetmeyeceği varlıklar kesinlikle vardı ve eğer savaş gücü arasındaki uçurumun çok büyük olduğu bir savaşa balıklama dalarlarsa, kendilerini ölümcül bir tehlikenin içinde bulabilirlerdi.
 
Ancak Kim Dokja sakin ifadesini korudu.
 
– Çok uzun süre dayanmamıza gerek yok, o yüzden sorun olmayacak.
 
Han Sooyoung onun o rahat, Gün Ortası Buluşması sesini duydu ve fısıldayarak karşılık verdi.
 
– Tamam, peki ya sonra?
 
– Sadece Kaos Puanları 90’ı geçene kadar dayanmamız gerekiyor.
 
[Kaos Puanı şu anda 56.]
 
Sanki bu anı bekliyormuş gibi mesaj havada belirdi ve Han Sooyoung ona ters bir bakış fırlattı.
 
– Bu puanın olayı ne? ‘İyilik/Kötülük’ Puanlarından farklı bir şeye benziyor?
 
– Haklısın.
 
Kim Dokja, bu ‘Kaos Puanları’nın ne olduğunu kısaca açıkladı – ne ‘İyilik’ ne de ‘Kötülük’ zafer kazanamadığında ve bunun sonucunda dünya düzeni çöktüğünde bu puan yükseliyordu.
 
– Peki o puan tamamen dolarsa ne olur?
 
– Vahiy Felaketi başlayacak.
 
– Vahiy Felaketi mi? ...Bir dakika, sen ‘Kıyamet Ejderhası’ndan mı bahsediyorsun?
 
Vahiy Kitabı’ndaki Yıkım Ejderhası, diğer adıyla Vahiy’in Son Ejderhası – yani ‘Kıyamet Ejderhası’ olarak bilinen varlık.
 
1863. turda 95. senaryo sırasında ortaya çıkan bu devasa felaket, sadece tek bir kuyruk darbesiyle <Yıldız Akışı>’nın Takımyıldızlarını silip süpürme gücüne sahipti.
 
Kim Dokja sırıttı ve başını salladı.
 
– Doğru. Onu biliyor muydun?
 
– ...Bunu bildiğin hâlde mi Kaos Puanlarını artırmak istiyorsun? Sen delirdin mi?! Kıyamet Ejderhası uyanırsa ne yapacaksın?? 1863. turda ne olduğunu unuttun mu?
 
Kıyamet Ejderhası bu senaryo sırasında uyanırsa, ‘Azizler ve Şeytanların Büyük Savaşı’ ile kıyaslanamayacak büyüklükte bir yıkım getirecekti.
 
Ancak Kim Dokja’nın yüzünde kararlı bir ifade vardı.
 
– Uyanmayacak.
 
– Bunu nereden biliyorsun peki??
 
Kim Dokja sorusuna cevap olarak omuzlarını silkti ve arkasını döndü. Han Sooyoung tam öfkeden köpürüp ona bağıracaktı ki, birisi aniden lafa girdi.
 
“Yazar olacaksın güya, ama hayal gücünden yoksunsun.”
 
“Ne dedin lan, piç?”
 
Yoo Joonghyuk, Han Sooyoung’un havada uçan küçük yumruğunu rahatça yakaladı.
 
Kadın tehditkâr bir şekilde hırladı. “Neden başkalarının konuşmasına maydanoz oluyorsun?”
 
“Senin bu zavallı mırıldanmalarına daha fazla katlanamadım da ondan.”
 
“Yine ne saçmalıyorsun sen?”
 
“1863. tur regresyonunda neler olduğunu tek bilen o değil.”
 
Han Sooyoung onun ne demek istediğini hemen anladı.
 
Gerçekten de Kim Dokja 1863. tura tek başına geçmemişti; yanına iki Başmeleği alarak gitmiş ve onlardan biriyle geri dönmüştü.
 
Ve bunun anlamı şuydu...
 
“…O zaman <Eden> de oradaki olayları biliyor. Ve o da bu gerçeği kendi lehine kullanıyor.”
 
Kim Dokja’nın planı gayet netti.
 
Kaos göstergesi 100’e ulaştığında Kıyamet Ejderhası serbest kalacaktı. Ve <Eden>, 1863. turdan gelen bilgilere sahip olduğu için bu yaratık serbest kalırsa neler olacağının gayet farkındaydı.
 
Eğer yok olma kaderinden kaçınmak istiyorlarsa, ‘Azizler ve Şeytanların Büyük Savaşı’nı derhal durdurmaları gerekiyordu.
 
Kim Dokja’nın iletmek istediği mesajın özü buydu.
 
Han Sooyoung, yüzünde son derece sakin bir ifadeyle Reenkarnatörleri teselli eden adama bakarken kendini hafifçe şaşkına dönmüş hissetti.
 
Bu dünyada koca bir Nebulayı tehdit etmeye başka kimin gücü yeterdi ki?
 
“Şu kötü herif var ya... Resmen onlara birlikte hayatta kalmakla birlikte yok olmak arasında seçim yapmalarını söylüyor!”
 
“İşler yolunda giderse olması gereken bu. Ancak sadece bizim öldüğümüz bir gelecek de gerçekleşebilir.”
 
Yoo Joonghyuk’un [Kara Göksel Şeytan Kılıcı]’nı bilerken yüzündeki ifade sertti. Bu, uzun zamandır takındığı en ağırbaşlı ve ciddi ifadeydi.
 
Han Sooyoung bu ifadeden onun kararlılığını görebiliyordu. Büyük olasılıkla kafası en kötü senaryolarla doluydu – Kim Dokja’nın planı başarısızlıkla sonuçlanır, ardından <Kim Dokja’nın Şirketi> üyeleri burada yok edilir ve son olarak, bir kez daha regresyon geçirmekten başka çaresi kalmazdı.
 
Han Sooyoung yüksek sesle şikayet etti. “Korkunç gelecekler hayal etmek regresörlere has benzersiz bir alışkanlık mıdır?”
 
“Sadece en kötüsünü düşünerek sonrasına hazırlık yapabilirsin.”
 
“Duyan da on bin kez regresyon geçirdiğini falan sanır.”
 
“Başka bir evrende bu çoktan gerçekleşmiş olabilir.”
 
“...Böyle şeyler de söyleyebildiğini bilmiyordum,” diyerek sırıttı Han Sooyoung ve gözlerini tekrar uzaktaki Kim Dokja’ya çevirdi.
 
Onun hâlâ öyle sallanıp durması, ona rüzgârda savrulan şişme bir reklam kuklasını hatırlattı.
 
İçi boş bir kuklanın iç mekanizmasını okuyamadığı gibi, Kim Dokja’nın iç düşüncelerini de okuyamıyordu. Bazen okuyabildiğini hissediyordu ama bu, kukladan sızan biraz havadan başka bir şey değildi.
 
Sahi, neden o adama bu kadar güveniyordu ki?
 
Belki de asıl anlayamadığı kişi kendisiydi. Neden Kim Dokja ile birlikte savaşıyordu?
 
[Öngörücü İntihal]’i kullansa belki bir cevap bulabilirdi ama Han Sooyoung bilerek bunu yapmadı. Bunu yapmaması gerektiğini düşündü.
 
Yan tarafına baktığında Yoo Joonghyuk’un da kendisiyle aynı manzarayı izlediğini fark etti.
 
“Hey, sana bir şey sormak istiyorum.”
 
“Hâlâ sana içtenlikle cevap vereceğime inanıyor olman gerçekten hayret verici.”
 
“Doğru ya, inatçı herifin tekiydin. Demek istediğim, ‘Kaizenix Takımadaları’nda o kadar ağır işkence görmene rağmen bir kez bile acıyla inlemedin.”
 
Yüzü sertleşti. “Tahmin etmiştim. Bunun arkasında sen vardın, değil mi?”
 
“Ben emretmedim ama benim nazik Yuri’m kalbimin sesini dinledi, hepsi bu.”
 
[Hikâye Kaizenix’in Kralı yavaşça başını sallıyor.]
 
Yoo Joonghyuk, Yuri’nin o korkunç işkencelerine maruz kaldığında bile kimliğini ya da kendisine ait bilgileri bir kez olsun ağzından kaçırmamıştı.
 
Han Sooyoung üstünü başını silkeleyip ayağa kalktı. “Her neyse, bununla gerçekten sorunun yok mu yani? Daha az önce Kim Dokja’yı öldürmeye çalışıyordun, değil mi?”
 
“Seni ilgilendirmez.”
 
“Senin gibi bir adam fikrini öyle kolay kolay değiştirmez. Bu da demek oluyor ki kalbinde bir yumuşama olmadı, aksine onu en başından beri öldürmeyi hiç planlamamıştın...”
 
“...”
 
“Pekâlâ, o zaman. Seni kim kışkırtıyordu? Metatron mu?”
 
Metatron’un adı geçtiğinde Yoo Joonghyuk’un kalın kaşı hafifçe seğirdi.
 
“H-mm, demek bir alakası varmış.”
 
“...Görünen o ki dersine iyi çalışmışsın.”
 
“Öyle saçmalıklarla uğraşacak boş vaktim yok benim. Yok ya, sadece aniden <Eden>’den bahsettiğin için lafı oraya getirdim... Ama tepkine bakılırsa, asıl kışkırtıcı ‘Metatron’ değilmiş.”
 
Han Sooyoung’un bu çıkarım yeteneği, adamın iki kaşının birden titremesine neden oldu.
 
“H-mm, kim olabilir ki o zaman... Bizim değerli Regresörümüzü bu kadar altüst edebilecek kim var...?”
 
“O, senin gibi birinin tanıyabileceği bir varlık değil.”
 
“Evet, biliyordum. ‘Gizemli Entrikacı, değil mi?”
 
Yoo Joonghyuk ayakta duran Han Sooyoung’a dik dik baktı.
 
Kadının dudakları, sanki ‘Neden bu kadar şaşırdın ki?’ dercesine hafifçe kıvrıldı. “Hey, ben aptal değilim, haberin olsun! O kafanın içinden nelerin geçebileceğini rahatlıkla tahmin edebilirim.”
 
[Enkarnasyon Han Sooyoung, Öngörücü İntihal’i kullanıyor.]
 
“Daha doğrusu, bunu yapan birden fazla ‘ben’im aslında.”
 
Yüzlerce, binlerce, hatta belki de on binlerce Han Sooyoung’un gelecek olayları tahmin etmek için bir araya geldiği bir Hikâye.
 
Bu sefer soru sorma sırası Yoo Joonghyuk’taydı. “‘Gizemli Entrikacı’ hakkında bir şey biliyor musun?”
 
“Gerçekten çok güçlü bir Dış Tanrı, değil mi?”
 
Adam bir anlığına hayal kırıklığına uğramış bir yüz ifadesi takındı, ardından emin bir ses tonuyla konuştu. “...Görüyorum ki binlerce aptal bir araya gelse bile tek bir dahi etmiyormuş.”
 
“Gebermek mi istiyorsun sen?? İyi be, sen kim olduğunu biliyor musun o zaman?”
 
“Aklıma gelen tek bir varlık var.”
 
“Ho-oh? Kimmiş?”
 
Yoo Joonghyuk hemen cevap vermek yerine anılarını tazelemeyi seçti. “…O piç benim tüm geçmişimi biliyordu. 0. regresyondan tut, henüz deneyimlemediğim o çok uzak geleceklere kadar.”
 
“H-mm...”
 
“Tahminim doğruysa, tüm bu dünya çizgisinde böyle bir varlık yalnızca bir tane olabilir.”
 
Han Sooyoung da onaylarcasına başını salladı. “Kulağa mantıklı geliyor. Olasılığı bu kadar yüksek olan tek bir kişi var zaten.”
 
İkisi bir süre birbirlerine baktılar, ardından akıllarına gelen cevapları mırıldandılar.
 
Ancak...
 
“...Kim olduğunu söyledin?”
 
“Ne sikim saçmaladın az önce?”
 
Verdikleri cevaplar birbirinden tamamen farklıydı.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi