Bölüm...
Action, Adventure, Comedy, Dark Fantasy, Fantasy, Magic, Monster, Novel, Shounen

Bölüm 11

Konferans Salonu ve Yırtıcı
Yazar: KERIM_KAKOSHI Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 11 dk Kelime: 2.819

Koridordan çıkarak çocukların peşinden gittim. Önümüzde devasa bir kalabalık vardı ve hepimiz, adeta bir ordu gibi Konferans Salonu’na doğru ilerliyorduk. Ama müzenin önünden geçerken, Renta ve Tsukuya bizi birden durdurdular.

— Çocuklar, Kazuma yüzünden Tsukuya ile size numaralarınızı veremedik. Şimdi sınav üniformalarının dağıtım noktasından geçeceğiz ve orada da sizden numaranızı göstermenizi isteyecekler. Eğer numaranız yoksa, size üniforma vermezler ve bu yüzden de sınava giremezsiniz, — dedi Renta, cebinden birkaç kart çıkartarak.

Tsukuya ve Renta sırayla bize kartları dağıtmaya başladılar. Kartlar basitti: her birinde sınav öğrencisinin adı ve numarası yazıyordu ve sağ üst köşede bir portre bulunuyordu. Kart bana çok boş göründü: tüm bilgiler üst taraftaydı ve alt kısım tamamen boştu.

— Hey Ginto, Kazuma’nın klanda kalmayı seçmesinde senin suçun olmadığını biliyorsun, değil mi? Bu tamamen onun kendi seçimiydi. Kendini bunun için suçlamayı bırak, — dedi Renta, Ginto’ya kartını verirken.

— Merak etme. Kimse bu sınav öncesinde moralimi bozamaz. Hepsini alt edeceğim! — dedi Ginto, kendinden emin bir gülümsemeyle.

Galiba Ginto sonunda savaşma motivasyonunu geri kazanmayı başarmıştı, diye sevindim. Ama sonra Hayato’nun hızlı hareketlerle kartlarımızı incelediğini fark ettim. Acaba neye bakıyordu?

— Hey, Tsukuya! Neden numaralarımız art arda geliyor? — dedi Hayato, kendi numarasını ve Kurosawa’nın numarasını göstererek. Kurosawa ise bize baka kalmıştı, belli ki Hayato bir anda kartını kapı vermiş...

— Hımm… Çünkü sınava art arda kayıt olduk, — diye cevap verdi Tsukuya, hafifçe Hayato’nun ani sorusuna şaşırarak.
— Ha, anladım! O zaman bu bizim şu anki sıralamamız değil, — diye iç geçirdi Hayato.

— Evet, sıralamalar henüz açıklanmadı, — diye belirtti Tsukuya.

— Pekala, çocuklar, gidelim artık yoksa gerçekten geç kalacağız! — dedi Renta ve koşmaya başladı.

Hepimiz onun peşinden koştuk ve sonunda Konferans Salonu’na giden devasa merkezi koridora ulaştık. Orada bizi iki uzun sıra bekliyordu—anladığım kadarıyla, koridorun sağında ve solunda sınav üniformalarının dağıtım noktaları bulunuyordu.

— Hadi sıraya girelim, — dedi Renta eliyle işaret ederek.

— Silahlarınızı ve ekipmanlarınızı hazırlayın. Bildiğim kadarıyla onları da alıyorlar, — dedi Tsukuya, çantasından çeşitli teknolojiler çıkararak.

Neden böyle olduğunu anlamadım ama birden iki gruba ayrıldık: üçümüz sola, diğer üçümüz de sağa gitti. Sonuçta birkaç dakika sırada bekledik.

Ve nihayet üniforma dağıtım noktasını görebildim. Basit görünüyordu: içeride farklı numaralara sahip üniformalar asılıydı ve tezgahın arkasında iki sınav görevlisi vardı. Biri üniforma veriyor, diğeri ise katılımcıların ekipmanlarını alıyordu. Nokta duvara gömülü olduğu için her yerini tam olarak göremedim, ama bu kadarı da yeterliydi. Herkes bir mekanizma gibi hareket ediyordu… Tam bunu söyleyecektim ki, ani bir kız çığlığı her şeyi bozuverdi.

— Benim ekipmanlarımı iznim olmadan almaya nasıl cüret edersin! — diye sinirli bir şekilde bağırdı, iki at kuyruğu yapılmış uzun, açık mavi saçlı bir kız.

— Maalesef sizi ekipmanlarınızla kabul edemeyiz, sınavın kuralları böyle. Zamanı geldiğinde ekipmanlarınızı size geri vereceğiz. Merak etmeyin, — dedi sınav görevlisi, sakinliğini koruyarak.

— Sizce bir suikastçı ekipmanlarını başka birine nasıl verebilir? — diye belirtti kız. Anlaşılan gerçekten sinirlenmişti, çünkü yüzü tamamen kıpkırmızı olmuştu.

— Kohana, sakin ol, — dedi kızın arkasında duran bir çocuk. Sesi o kadar sakin ve sessizdi ki, adeta akan su sesi gibi sakinleştiriyordu. Aklıma suyla ilgili bir çağrışım geldi çünkü çocuğun dalgalara benzeyen uzun mavi saçları da vardı, bu yüzden sanırım hayal gücüm yerindeydi, — diye kendi kendime, kendimi haklı çıkarmaya çalıştım.

— Sakin ol, Kohana. Onların ekipmanlarını boşuna istemediğini anlıyorsun, değil mi? Kurallar böyle. Onlara uymamız gerekiyor, — dedi masum bir gülümsemeyle kızın omzunu tutarak.

— Çekil önümden, Seigan! Sen de bir suikastçısın, ekipmanlarımızın bizim için ne ifade ettiğini anlaman gerekiyor! — diye bağırdı, çocuğun eline vurarak. Anlaşılan çocuğun adı Seigan’dı.

Böyle bir tepki ile karşılaşınca Seigan ufak bir iç çekti ve ciddileşti.

— Eğer suikastçıların kurallarına bu kadar bağlıysan, o zaman bize itaatsizlik etmemiz durumunda ne yapabileceklerini bilirsin, değil mi? — dedi aniden Seigan. Masum gülümsemesinden eser kalmamıştı.

Ve bu ikisi konuşurken Seigan’ın arkasında duran bir çocuk sinirli bir şekilde belirdi.

— Kohana şimdi ekipmanlarını onlara vermezsen, sınava alınmazsın, ve klanda da sınavı geçemediğin için seni geri kabul etmezler. Eğer bir suikastçıysan, biraz daha akıllı olmalısın. Ami-sama seni böyle görseydi ne düşünürdü? — diye ciddi bir şekilde konuştu.

Karşılık olarak Kohana sadece sinirle homurdandı ve sonunda ekipmanlarını sessizce teslim etti. Neden böyle bir drama çıkarmak zorundaydı ki… “Bu kadınları anlamıyorum,” diye mırıldandım.

— Tahmin etmiştim, bu üçü kesinlikle onlar: Komutan Ami ve suikastçı kuralları hakkındaki konuşmalar, — diye aniden tam arkamda duran Renta düşünceli bir şekilde söyledi.

— Bu üçünden mi bahsediyorsun? — diye sessizce Renta’ya sordum.

— Evet, yanılma ihtimalim yok. Akira, bu üçü yüzde yüz Mizukawa klanından! — diye Renta, birden ciddileşerek belirtti.

— Mizukawa klanı da neyin nesi? — diye nerede duyduğumu hatırlamaya çalışarak sordum.

— Hadi ama, Akira, bu klanı gerçekten bilmiyor musun? — diye Renta şaşkınlıkla sordu. Bende cevap olarak kafamı salladım. Çünkü klanı nerede duyduğumu hatırlayamadım.

— Kısacası, Akira, bu klan birincisi, tüm Kuontayo’daki, hatta belki de dünyadaki en iyi suikastçılar olmalarıyla biliniyor ve ikincisi, bu klan ülkemizdeki Sekiz Büyük Klanlardan biri. Ve bu üçünün de bizim neslimizin en iyi suikastçıları olduğunu duydum, — dedi Renta, eliyle bir yandan üniforma dağıtım noktasını işaret ederek.

Konuşmaya o kadar dalmıştım ki, üniforma sıramın geldiğini fark etmemiştim. Ama yine de, anlaşılan onlar da bizim için ciddi birer rakip olacaklardı.

— Aa! Sen o çocuklardan birisin! — diye sınav görevlisi tezgahın arkasından aniden söyledi, düşüncelerimi bölerek.

İlk başta bana seslenenin kim olduğunu anlayamadım, ama sonra onun Teğmen Shino’yu götüren o kutsal büyücü olduğunu fark ettim.

— Ah, sizsiniz! O zaman bize Teğmen Shino ile yardım ettiğiniz için teşekkürler, — dedim, ona teşekkür ederek.

— Bir şey değil dostum. Sınava hazır mısın? Biraz gergin gibi görünüyorsun, — dedi, benden kartımı isteyerek.

— Aslında değilim, ama… anlıyorsunuz ya, bu sınav geleceğimize karar verecek, bu yüzden biraz korkutucu, — dedim, kartımı ona uzatarak.

— Biliyor musun, Akira, kendine daha çok güven, o zaman hiçbir şey seni durduramaz. Sadece inan ve çabala. Bu benim kutsal birliğimin sloganı, — dedi, gülümseyerek.
Aslında haklıydı… Önce kendi gücüme inanmalıyım, diye düşündüm ve birden motivasyon dalgası hissettim.

— Çok teşekkür ederim, Yuichi-san, — dedim, ona tek ekipmanım olan kılıcımı da vererek.

— Pekala, sana sınavda bol şans dilerim. Elinden gelenin en iyisini yap! — dedi, bana üniformayı ve kartımı geri vererek.

Evet, anlaşılan o da Teğmen Shino gibi iyi bir insandı. Acaba kardeş olabilirler miydi? Soyadları aynıydı: Kozaki, — diye düşündüm, üniformayı giyerken. Üzerinde büyük harflerle adım ve numaram yazıyordu “97“.

Giyindikten ve çocukları bekledikten sonra koridordan ilerlemeye devam ettik. Koridor devasaydı ve Aynı zamanda da aydınlıktı, ve kırmızı halı sanki büyük bir sınava doğru ilerlediğimizi söylüyordu. Kalbim deli gibi çarpıyordu.

Ve sonunda karşımızda devasa bir kapı belirdi. İki tarafında iki kutsal büyücü duruyordu, sadece her şeyi izliyorlardı. Anlaşılan korumalardı.

— Vay canına… Sadece basit bir kapı olmasına rağmen, kendi aurası varmış gibi hissediyorum, — diye aniden Hayato belirtti.

— Ne dediğini anlıyorum, Hayato! Lanet olsun bu çok heyecan verici. — dedi Ginto, arkamızda gerinerek, yüzünde o vahşi gülümseme tekrar belirmişti.

— Pekala, eğer böyle devam edersek, gerçekten geç kalacağız, — dedi Renta, kapıyı açmaya çalışarak.
Ama kapı açılmadı.

— Ama neden açılmıyor?! Geç mi kaldık?! — diye aniden Hayato bağırdı.

— Hayır, geç kalmadınız. Kapıyı sadece Kutsal Armada’nın üyeleri, yani bizler, bu harika sınavın görevlileri açabiliriz, — dedi esmer bir Sınav Görevlisi gururla. 

Ardından kapıyı bizim için açtı.

— Bir an yeni Magmag oyununu alma şansımı kaçırdım zannetmiştim. — dedi Hayato derin bir iç çekerek. Onun üzüldüğü şeye şaşırıp güldükten sonra korumalara teşekkür edip kapıdan geçtik. Ve birden gözüme keskin bir ışık çarptı beni neredeyse kör ederek. Ama sonra aydınlığa alıştım.

Şimdi başka bir şey beni hayrete düşürmüştü… “Bu nasıl bir manzara!” — diye mırıldandım.

Konferans Salonu tek kelimeyle devasaydı. Salonun ortasında yüzlerce koltuk yer alıyordu, sağında ve solunda ise devasa sütunlar onları çevreliyordu. Her sütun, Birinci ve İkinci Işık İmparatoru’ndan başlayarak salonun sonuna doğru bulunan, Dokuzuncu ve Onuncu’nun heykellerine kadar, İmparatorlardan birinin heykeli şeklinde yapılmıştı. Onları gördüğümde kalbim sıkıştı—sanki gerçekten on İmparatorun hepsinin huzurundaymışım gibi hissetmiştim.

Bu manzarayı, salonun sonunda duran On Birinci Işık İmparatoru, Hinoakari Kōsei’nin heykeli tamamlıyordu. Tek kelime bile söyleyemedim, sadece onlara bakıyordum. Ve arkadaşlarıma döndüğümde, sadece benim değil, hepimizin şaşkınlık içinde olduğunu anladım.

Renta, Tsukuya ve Kurosawa, tıpkı benim gibi, heykellere hayranlıkla bakıyor, gözlerini onlardan alamıyorlardı. Hayato ve Ginto ise ağızları açık bir şekilde kalakalmışlardı.

— Bu nasıl bir yapı… Ben… ben hayatımda tüm İmparatorları bu kadar detaylı görmedim. Sanki gerçek gibiler, — diye aniden Renta konuştu. Sesi alçak ve biraz titrek çıkıyordu.

— Bu inanılmaz! Onları bu kadar görkemli yapmanın bir açıklamasını bulamıyorum, — dedi Tsukuya, istemsizce defterlerine uzanmaya çalışarak… ama sonra onları ekipmanlarıyla birlikte teslim ettiğini hatırladı.

— İşte bu kesinlikle bir boss savaşı, çocuklar! — diye bağırdı Hayato ve o da ekipmanlarını aramak için elleriyle etrafını yoklamaya başladı. Galiba bu salonu gördükten sonra hepimiz sağlıklı düşünme yeteneğimizi kaybetmiştik.

Ama keskin bir kız sesi anında hayranlığımızı kesti ve bizi göklerden yere indirdi.

— Hey, benim yerimden kalk, koca kafa! — diye bağırdı. Bu sesi hemen tanıdım—korkutucu derecede tanıdıktı. Bu yine oydu, Mizukawa Kohana.

— Bu o, değil mi, Renta-san? — diye Tsukuya, Kohana’nın bağırdığı çocuğu parmağıyla gösterdi. Nedense Tsukuya’nın eli titriyordu.

— Kesinlikle o. Ne kadar da aptalca… Mizukawa klanından olmasına rağmen, bu canavara karşı hiç şansı yok, — diye kaşlarını çatarak söyledi Renta.

Çocuk gerçekten tehlikeli görünüyordu. Aynı yaşta olmamıza rağmen, benden daha uzun birini ilk defa görüyordum. Boyu en az bir doksan metreydi. Ve Kohana’ya döndüğünde, anlık kırmızı gözleri parladı. Vücudumda tüyler ürperdi: içgüdülerim onun ölümcül derecede tehlikeli olduğunu söylüyordu. Onun öldürme isteği buradan bile hissediliyordu.

— Hey, velet. Bugün keyfim yerinde, o yüzden defol git, tamam mı? — diye sakince söyledi.

— Asıl sen defol git, pislik! Sana orası benim yerim diyorum! — Kohana sakinleşmiyordu.

— Durum kötü… o aptal kıza yardım etmeliyiz, yoksa o kızın yerine sınava sadece bir ceset katılacak, — diyerek Renta aniden fırladı ve onlara doğru koştu. Ama Renta ne kadar hızlı olsada, her şey çoktan karara bağlanmıştı.

— İyi yolla anlamıyorsan—kötü yolla anlatayım! — diye bağırdı çocuk ve aniden yumruğunu savurdu. Her şey bir anda oldu. Sadece yankılanan bir darbe sesi duyduk.
Toz yükseldi ve sonra bize sadece tek bir şey ulaştı—birisi özür diliyordu.

— Aptal davranışı için onu affedin, Takanaga Gairo-san, — diye Gairo adlı çocuğun önünde eğildi Seigan. Kohana’nın başını da tutarak onun da özür dilemesini sağlıyordu.

— Siz kafayı mı yediniz?! — diye kükredi Gairo ve elini tekrar kaldırdı. Ama onun arkasında başka bir çocuk belirdi.

— Hey, Gairo. Nerede olduğunu anlıyor musun? Klanımızın topraklarında değiliz. Burada kurallar ve yasalar var. Herkese saldıramazsın. Sakin ol. Senin bir parlaman yüzünden sınavdan atılmamalıyız, — dedi çocuk. Onun kırmızı gözleri Gairo’nunkiyle tamamen aynıydı.
Ve sözler işe yaradı.

— Kahretsin… o arsız kıza bir yumruk atmayı o kadar çok istiyordum ki. Pekala, gözümün önünden kaybolun, — diye Gairo homurdandı, elini sallayarak.

Bir saniye sonra Seigan ve Kohana aniden ortadan kayboldular. Her şey yoluna girmiş gibiydi, ama… O nasıl bir darbeydi? Onlar salonun diğer ucunda olmalarına rağmen, Gairo’nun darbesinden zeminin nasıl titrediğini biz hissettik. Aramızda yüz metreden az mesafe yoktu!
“Bu çocuk gerçekten bizimle yaşıt mı?” — diye aklımdan geçirdim. Ama sınav üniforması bunu kanıtlıyordu. Aklım bu bilgiyi kabul etmiyordu. Bunu düşünürken Renta’nın bir yere baktığını fark ettim. Birlikte ona doğru koştuk.

— Hey, Renta, neyin var? — diye sordu Hayato.

— Çocuklar… işimiz kötü, — diye cevap verdi, geri çekilerek. Ve onun gözünün bizden sakladığı şeyi gördük.
Gairo’nun yumruğunu vurduğu yerde, ahşap iskelet ve beton tamamen delinmişti. Yerde devasa bir delik vardı.

— Bu ne tür bir güç?… — diye panik içinde mırıldandı Tsukuya.

O şaşkınlık içindeyken, birçok adayın Gairo’nun gücünü gördükten sonra salonu terk etmeye başladığını fark ettim. Aslında bu oldukça doğaldı. Kendinden kat kat güçlü birini gördüğünde, kaçmak en mantıklı karar haline geliyordu.

— Çocuklar, onun çok güçlü olduğunu anlıyorum, ama sınavda onunla karşılaşmak zorunda değiliz. Sadece ondan uzak durun. Hepimiz sınırlarımızı biliyoruz, — dedi Renta sakin bir şekilde.

— Ne diye korkuyorsunuz? Bir şey olursa, ben onu alt ederim! — diye güldü Ginto. Anlaşılan, öz koruma kavramı ona tamamen yabancıydı.

— Hey, çocuklar, o kadar harika bir salonun zeminini deldiği için neden ona ceza verilmedi ki? — dedi Hayato zemine yaklaşarak.

Ama aniden salonda bir anons sesi duyuldu:

— Konferans Salonu’ndaki tüm adayların yerlerine geçmeleri rica olunur. Uzun zamandır beklenen R&K Sınavı yakında başlayacak.

Bu sözlerden sonra herkes kendi numaralarına göre yerlerini aramaya koyuldu. Biz de yerlerimizi bulduk ve beşinci sıraya oturduk. Her sırada yirmişer yer vardı ve numaralar sırayla gidiyordu.

“Madem numaralara göre yerler var, o zaman bu kavga ne içindi?” — diye düşünmeye fırsat buldum ki, salonda ışıklar söndü.

Her yer karanlığa gömüldü. Ve tam o sırada, On Birinci İmparator’un heykelinin altında kırmızı renkte bir tabela yandı: “198 / 168”. Anlaşılan, bu sayı şu anda salonda kaç katılımcı olduğunu gösteriyordu. Demek ki, 30 kişi çoktan ayrılmıştı.

“Sınav başlamadan otuz kişi elendiyse, bundan sonra ne olacak ki?” — diye düşündüm.

Aynı anda perdeler açıldı ve önümüzde devasa bir ekran belirdi. Aklıma “Burada neler oluyor?” düşüncesi geldi. Acaba bu ekran bize ne gösterecekti? 

Sabırsızlıkla bekliyorum!

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi