Bölüm...
Adventure,Fantasy,Horror,Isekai

Bölüm 416

79.Kısım – Gizemli Entrikacı (1)
Yazar: Sansanson Grup: : Novel Gecesi Okuma süresi: 15 dk Kelime: 3.870

Çeviri: Sansanson
79.Kısım – Gizemli Entrikacı (1)
 
‘Azizler ve Şeytanların Büyük Savaşı’nın sona ermesinin üzerinden iki gün geçmişti.
 
Kâbuslarla dolu ‘Reenkarnatörler Adası’ artık görünmüyordu; Takımyıldızları gece gökyüzündeki hak ettikleri yerleri almak üzere Gemi’den yavaş yavaş ayrılıyordu.
 
– Bu durak <Olimpos> içindir.
 
Geminin anonsu yapmasının ardından <Olimpos> Takımyıldızları oturdukları yerlerden kalktılar. Onların temsilcisi olarak duran Dionysos, bakışlarını Jung Heewon’a çevirdi ve ona seslendi. [Sizin için zor bir dönem olmasına rağmen, önce ayrıldığım için kusura bakmayın.]
 
“Hayır, biz iyi oluruz, teşekkürler.”
 
[Yine de aşırı endişelenmeyin. Ne de olsa o sıradan bir Takımyıldızı değil. Hiç şüphe yok ki hâlâ hayatta.]
 
Omzuna hafifçe vurdu ve kısa süre sonra diğer Takımyıldızlarına öncülük ederek Karanlık Boyut’un ötesinde gözden kayboldu. Jung Heewon orada öylece durdu ve Gemi’nin başından aşağı inmeden önce onların görüş alanından çıkmasını sessizce bekledi. Merdivenlerin dibine geldiğinde, kendisini bekleyen birini buldu – Han Sooyoung’du.
 
“Dionysos?”
 
“Gitti.”
 
“Cheok Jungyeong ve <Yeraltı Dünyası> da mı?”
 
“Sanırım onlar da yakında ayrılacaklar.”
 
“Ya Uriel?”
 
Han Sooyoung sormaya, Jung Heewon da cevap vermeye devam etti. Sohbet ettikleri şeylerin çoğu önemsiz bilgilerdi; Hades ve Persephone, Uriel, Cheok Jungyeong’un ikametgâhı gibi şeyler... Ayrılacak olanlar, kalacak olanlar, onlara eşlik edecek olanlar... Bilgilerin bir kısmı zaten herkesin bildiği konular hakkındaydı. Ancak mesele şu ki, birinin şunu ya da bunu bilip bilmemesi pek de önemli değildi.
 
“Hayoung-ie hâlâ tamamen bitkin durumda ve ustalar ‘Chu-gung-gwa-hyeol[1]’ uygulayarak ona yardım ediyorlar.”
 
“Ya Jihye?”
 
“Arkada, savaş gemisini tamir ediyor.”
 
“Lee Hyunsung’dan ne haber?”
 
Biri soruyor, diğeri cevaplıyor ve Gemi’nin koridorlarında yürürken bu süreci tekrarlıyorlardı. Sanki bunu yapmazlarsa kendilerini bir saniye bile tutamayacaklarmış gibiydi.
 
“Çocuklar nasıl?”
 
“Şey, onlar...”
 
Jung Heewon cümlesini bitiremeden, koridor boyunca sıralanan kamaralardan birinden çocukların seslerinin geldiğini duydular.
 
– Biliyordum işte. Hyung’un intikamını alabilmek için hemen şimdi karanlıkla sözleşme imzalamalıyım...
 
– İntikam mı? Ne intikamı? Ahjussi kesinlikle hayatta. Bunu hissedebiliyorum.
 
– ...Şey, uh, ben de biliyordum zaten. Söz konusu Dokja hyung ise, o kesinlikle...!
 
– Artık kendine gelmen gerek. Hemen şimdi sağlam bir plan yapmalıyız.
 
Jung Heewon ve Han Sooyoung’un adımları, sanki sözleşmişler gibi aynı anda durdu. Çocukların konuşmasını dinlediler. Bu ikisi daha bir gün önce durmaksızın hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Ancak kamaranın penceresinden göründükleri kadarıyla o ikisi...
 
“...Sanırım sonunda iyi olacaklar,” dedi Jung Heewon.
 
Han Sooyoung bir an durakladıktan sonra sordu. “Peki ya sen?”
 
Jung Heewon cevap vermedi. Bunun yerine bakışları yavaşça yere düştü. Han Sooyoung da konuşma ortağına bakmayı bıraktı ve kendi bakışlarını aşağı kaydırdı.
 
Jung Heewon sonunda dudaklarını açtı. “Benden onu kurtarmamı istedi.”
 
“...”
 
“Onu kurtarmam için bana yalvardı.”
 
Yumruğunu sıkıca sıktı. Aralarındaki bu duygu rezonansını hissetmek için birbirlerine bakmalarına gerek yoktu.
 
Sanki bir yerlere kuru bir yağmur yağıyordu; Han Sooyoung bu sesi ifadesizce dinledi, ardından konuştu. “Geri döndüğümüzde yapacak çok işimiz olacak.”
 
“.. Doğru. Biliyorum.” Jung Heewon yüzünü kollarıyla sildi ve zayıfça gülümsedi. “Şimdilik Seul’e dönmeliyiz, değil mi?”
 
“Evet.”
 
“Dokja-ssi ortadan kaybolduğuna göre Seul’u gözüne kestiren bazı piçler kesinlikle çıkacaktır. Evdeki asayişi de düzene sokmamız gerekecek.”
 
“Ama bunu Lee Sookyung’a kim söyleyecek?”
 
“O, şey...”
 
İki kadın konuşmayı kesti ve bir süre boşluğa baktı. Sessizliği ilk bozan Han Sooyoung oldu. “Böyle zamanlarda Yoo Sangah’ın hâlâ bizimle olmasını dilerdim.”
 
“...Sangah-ssi’yi özlüyorum.”
 
Buraya gelene kadar çok fazla şey kaybetmişlerdi.
 
Bakışları, Karanlık Boyut’un akıp giden manzarasını görmek için pencereden dışarı kaydı. Uzak galaksilerdeki yıldızların hafifçe parıldadığını gördüler.
 
Sırf tek bir yıldız aniden yok oldu diye evren yıkılmazdı. Onlardan sayısız miktarda vardı ve ışıkları ondan sonra da var olmaya devam ederdi.
 
Ancak belirli bir gezegende yaşayanlar için, o özel yıldız ışığın kendisi hakkında bildikleri her şey demekti.
 
Han Sooyoung, Jung Heewon’un penceredeki yansımasına bakmamak için elinden geleni yaptı. Bu sırada diğeri mırıldandı. “Dokja-ssi’ye tam olarak ne oldu?”
 
Han Sooyoung cevap vermedi ve yeniden yürümeye başladı. Çok geçmeden koridordaki son kamaraya vardılar. Kapıyı sessizce açıp içeri girdiklerinde, Yoo Joonghyuk’u bir yatakta tepeden tırnağa sargılar içinde yatarken buldular.
 
Han Sooyoung cebinden bir limonlu şeker bulmak için üstünü ararken konuştu. “...Bu aptal uyandığında öğrenebiliriz.”
 
***
 
Bu olay, ben hâlâ ‘Hayatta Kalma Yolları’nı okuduğum zamanlarda gerçekleşmişti.
 
Günün işini tamamlamış olmanın verdiği tam bir tatminle sayfayı aşağı kaydırıyordum ki, en alttaki [Yazar Notu] köşesinde yazılı bir şey keşfettim.
 
– Dokja-nim, siz ne düşünüyorsunuz?
 
Bu sorunun neyle ilgili olduğunu çoktan unutmuştum. Konunun ilerleyişi hakkında olabilir ya da romanın kendisiyle ilgili bir imada bulunuyor olabilirdi. Peki, o zaman ona nasıl cevap vermiştim?
 
– Mm. Şey, böyle basit bir gelişme biraz...
 
– Siz de mi öyle düşündünüz?
 
Hafızamın bu kısmıyla yeniden irkildim. Gerçekten böyle bir şey olmuş muydu? ‘Hayatta Kalma Yolları’nın kendisini bu kadar iyi hatırlıyorken, neden hafızamın bu kısmını tamamen unutmuştum? Buna hiç anlam veremiyordum.
 
Doğru ya, şimdi geriye dönüp baktığımda, yazar arada sırada benimle sohbet ediyordu, değil mi?
 
Bana gelince, yazarla etkileşime girmek için yorumlar yazıyordum; çoğu zaman onu neşelendirmek ya da bir sonraki regresyon turuyla ilgili sorular sormak içindi, ama bazen roman üzerinden ona sataşmaya çalıştığım da oluyordu.
 
Sanırım Yoo Joonghyuk’un 600. turu henüz geçtiği zamanlardı.
 
Ne kadar düşünürsem düşüneyim romanla ilgili bir şeyi bir türlü anlayamamıştım, bu yüzden yorum bölümünde yazarla tartışmaya başlamıştım.
 
– Yazar-nim. Bu bir yazım hatası mı? Joonghyuk-ie nasıl parlak bir şekilde gülümseyebilir?
 
‘tls123’ cevap verdi.
 
– 600’den fazla kez regresyon geçirdikten sonra herkes böyle değişir.
 
Bunu duyduktan sonra cevabın mantıklı olduğunu düşünmüştüm. Ve bu, Yoo Joonghyuk’un kaç kez regresyon geçirdiğini ciddi ciddi düşünmeye başladığım ilk an olmalıydı.
 
600’den fazla kez regresyon geçirmek, öyle mi? Böyle bir hayatı tekrar tekrar yaşamak zorunda olan bir varlık için hayat ne anlama gelebilirdi ki?
 
Kim Dok ja, u yan.
 
Kafamın içinde künt bir acı zonkladı ve bilincim yavaş yavaş geri döndü. Vücudum uyuşmuş gibiydi ve Enkarnasyon bedenimin her köşesinden korkunç bir acı uğulduyordu. Gözlerimi zorlukla aralayabildim, soluk ışık huzmeleri gözlerime saplandı.
 
Ardından kulağıma çok tanıdık bir ses çalındı.
 
“Görünüşe göre sonunda uyanmış.”
 
Evet, bu konuda hiç nazik olamazdı zaten.
 
Hafifçe sırıttım ve kafamı sesin geldiği yöne doğru çevirdim.
 
Ancak, bir şeyler... ters görünüyordu.
 
“Demek o Kim Dokja denilen aptal bu?”
 
Gözlerimi tamamen açtığımda, kendimi sayısız Yoo Joonghyuk tarafından kuşatılmış hâlde buldum.
 
***
 
Bilincimi yeniden kazanmak için bir on dakikaya daha ihtiyacım oldu.
 
Bir kez daha bayılmıştım ve uyandıktan sonra gözlerimi kapalı tutup burada neler döndüğünü çözmek için gerçekten çok uğraştım. En azından mevcut durumu kavramam gerekiyordu.
 
İlk olarak, ‘Azizler ve Şeytanların Büyük Savaşı’ bitmişti.
 
Bundan emindim; günlükte bekleyen mesajlar en azından bu gerçeği kanıtlıyordu.
 
[Dev Hikâye Işık ve Karanlığın Mevsimi’ni kazandın!]
 
[Üçüncü Dev Hikâyen Zirve/ aşamasını tamamladı!]
 
[Gizli senaryo – Tek Bir Hikâye için üçüncü koşul karşılandı!]
 
[Son Hikâye seni bekliyor.]
 
[Başarın nedeniyle <Yıldız Akışı>’nın tamamı çalkalanıyor!]
 
[<Yıldız Akışı> Takımyıldızlarının büyük çoğunluğu artık Nebulana dikkat kesilmiş durumda!]
 
[Hikâyenle ilgili olarak, Takımyıldızlarının mutlak çoğunluğu...]
 
Sonunda ‘Tek Bir Hikâye’nin Zirve/ aşamasını tamamlamıştım. Hayal edilemeyecek kadar devasa bir Hikâyeye ait enerji artık içimde güçlü bir şekilde dalgalanıyordu.
 
Dev Hikâye, Işık ve Karanlığın Mevsimi.
 
Böyle bir Dev Hikâyeyi ilk kez duyuyordum. Ancak bu mantıklıydı – İsimsiz Sis ile Kıyamet Ejderhası’nın çarpışması orijinal hikâyede gerçekleşmemişti ne de olsa... Bunun başlangıç noktası olmasıyla birlikte, tüm dünya çizgisi ani ve şiddetli bir değişim yaşamaya başlayacaktı.
 
Kıyamete giden yürüyüş hızlanmıştı, bu yüzden tüm senaryonun ilerleme hızının da artacak olması son derece doğaldı.
 
İkinci olarak, birisi beni kurtarmıştı.
 
Benim sorunum tam olarak bu noktadan sonra başlıyordu. Beni tam olarak kim kurtarmıştı?
 
“Bilinci kapalı numarası yapmanın faydası yok.”
 
Bu arada, bayılmadan önce gördüğüm son yüz beni kurtarmaya gelen Yoo Joonghyuk’unkuydu. Bu yüzden belki de şimdi onun yüzünü görmem doğaldı.
 
Ama, uh, sorun şu ki...
 
“Sadece görünüşü değil, kafası da aptal gibi görünüyor.”
 
“Tam da duyduğum gibi.”
 
 ...Neden bu yerde bu kadar, bu kadar çok ‘Yoo Joonghyuk’ var??
 
Sadece bu da değil...
 
Tam bir şaşkınlık içinde, şu anda yatağın üzerinde etrafımda dikilen beş, altı tane ‘kkoma[2]’ Yoo Joonghyuk’a baktım. Hiç şüphe yok ki onlar Yoo Joonghyuk’tu, ama hepsi de... Kyrgios ile neredeyse aynı boyutta, kısa uzuvlu ve koca kafalı chibi figürlerdi.
 
...Hâlâ rüya mı görüyorum??
 
Doğru, bu bir rüya olmalıydı. Doğru ya, bana her Allah’ın günü çektirdiği stres birikmiş ve bu korkunç sanrıya neden olmuş olmalıydı. Başka yolu yoktu. Aceleyle yanaklarımı tokatladım, bu da kkoma Yoo Joonghyuk’ların birbiri ardına konuşmasına neden oldu.
 
“Hâlâ bunun bir rüya olduğunu düşünüyor olmalı. Aptal gibi.”
 
“Önce mevcut durumunu kavramak için biraz zamana ihtiyacı olabilir.”
 
“Ne sinir bozucu bir piç. Onu beklememiz mi gerekiyor yani?”
 
Onları tamamen görmezden gelerek içinde bulunduğum odayı taradım. Devasa, dairesel şekilli bir odaydı; masa, sandalyeler, diğer küçük ıvır zıvırlar ve hatta üzerinde oturduğum yatak dahil her şey dairesel şekilliydi.
 
...Ben neredeyim lan?
 
Derin derin ve uzun uzun düşündüm ama hiçbir şey bulamadım. Bu kadar tuhaf döşenmiş bir oda fazlasıyla akılda kalıcı olurdu, ancak ‘Hayatta Kalma Yolları’nda böyle bir yer okuduğumu hiç hatırlamıyordum.
 
Yanlışlıkla yeni bir senaryo alanına mı daldım diye merak ederek senaryo penceresini çağırdım, ancak kafama şu mesaj çarptı.
 
[Şu anda, <Yıldız Akışı> senaryo sistemi bakımının ortasındadır.]
 
Yani, mevcut durumumda öğrenebileceğim pek bir şey yoktu.
 
“Görünüşe göre durumunu analiz etmeyi neredeyse bitirdi.”
 
“Yeniden soracağım. Kim Dokja denilen kişi sen misin?”
 
Öfkeli bir yüz ifadesine sahip olan kkoma Yoo Joonghyuk bana sordu. Şimdi daha yakından baktığımda, her bir kkoma Yoo Joonghyuk’un göğsüne yapıştırılmış farklı numaralı kartlar vardı ve az önce bana soruyu soranın üzerinde [999] yazıyordu.
 
Şimdilik onlara cevap vermeye karar verdim. “Doğru. Ben Kim Dokja’yım.”
 
Kkoma Yoo Joonghyuk’lar birbirlerine baktılar ve aynı anda kafalarını salladılar. Bu küçük herifler, orijinalinden çok daha küçük olmalarına rağmen, tıpkı Yoo Joonghyuk gibi davranıyorlardı.
 
“Görünüşe göre doğru olan getirilmiş.”
 
Sesi bile aynı...
 
Burada neler döndüğünü bilmiyordum ama artık bunu kabul etmek zorundaydım. Bir rüyada falan sıkışıp kalmamıştım. Ve Olasılığın bilinmeyen çılgınca cilveleri sayesinde, bir şekilde kkoma Yoo Joonghyuk’ların yaşadığı tuhaf, fantastik bir krallığa düşmüştüm.
 
“Siz kimsiniz?”
 
Önce onlara sormaya karar verdim. Orijinal Yoo Joonghyuk’a benziyorlarsa bana doğrudan cevap vermeyeceklerini biliyordum ama yine de şansımı denedim. Kkoma’lardan biri mırıldandı. “Ne acınası. Bakarak bile anlayamıyor musun?”
 
Evet, tam da tahmin ettiğim gibi. Eğer böyle bir dünyada sıkışıp kalacaksam, etrafımın Yoo Sangah’ın kibar, nazik kkoma versiyonuyla sarılmasını tercih ederdim. Bu heriflerden düzgün bir cevap alabilmek için lafı gediğine nasıl oturtacağımı düşünüyordum ki, kartında [888] yazan ‘Yoo Joonghyuk’ oldukça beklenmedik sözler sarf etti. “O körelmiş kafanla, ne kadar kafa yorarsan yor asla doğru cevaba ulaşamazsın. Bu yüzden sana ben söyleyeceğim. Bizler ‘yüce Entrikacı’nın birer parçasıyız.”
 
...Yüce Entrikacı mı? Yoksa?
 
Tam o anda kafamın içinden buz gibi bir his gelip geçti.
 
Göğsünde [777] olan ‘Yoo Joonghyuk’ sessizliğimi kendi yöntemiyle yorumlamış olmalı ki alaycı bir tonla konuştu. “O acınası zekân bunu şu an anlamaya yetmez zaten.”
 
Doğru, bu herifler kesinlikle Yoo Joonghyuk’tu. Artık buna hiç şüphe yoktu.
 
“Tamamen uyandıysan ayağa kalk. Birisi seni bekliyor.”
 
“Kim beni bekliyor?”
 
“Oraya vardığında görürsün.”
 
Sendeleyerek ayağa kalktım ve o kkoma’nın arkasından gittim. Yuvarlak kapı açıldı ve önümde devasa bir koridor belirdi. Liderliği ele alan [999] numaralı kkoma Yoo Joonghyuk’tu. Onu takip ettim. Geri kalan kkoma’lar da arkamızdan tıpış tıpış yürüdü.
 
Onlardan birine sordum. “Burası neresi?”
 
Bu soru, beni takip eden Yoo Joonghyuk’lardan birinin konuşmasına neden oldu. “Eun gui ei soup.[3]”
 
“O ne demek?”
 
“N’Gai’s Forest demek[4]. Sözde bir kâhinsin ama bunu bile anlayamıyor musun?”
 
Ne saçmalık ama. O zaman neden İngilizce söyledin?[5]
 
[666] numaralı kkoma Yoo Joonghyuk, sanki hayal kırıklığına uğramış gibi bana dik dik baktı ve bariz bir memnuniyetsizlikle kafasını başka yöne çevirdi.
 
Tam o sırada, bu numaraların her bir Yoo Joonghyuk’un yaşadığı regresyon turlarını temsil ediyor olabileceğini düşünmeye başladım.
 
...Yoo Joonghyuk 666. turda ne yapmıştı? Abisal Kara Alev Ejderhası ile ortaklık kurduğu zaman mıydı o?
 
Koridor boyunca sıralanan pencerelerin dışında gümüş rengi bir orman manzarası yakaladım. N’Gai’ Ormanı[6], öyle mi? Tanıdık geliyordu, sanki bir yerlerde duymuş gibiydim. Ancak bu yerin ‘Hayatta Kalma Yolları’nda hiç geçip geçmediğinden emin değildim...
 
İşte tam o anda grubumuz, koridorun diğer tarafından kendilerine doğru yürüyen bir başkasıyla karşılaştı.
 
[Demek Entrikacı’nın beraberinde getirdiği kişi bu?]
 
Hayır, onların hareketlerini ‘yürümek’ olarak tanımlayabilir miydim ki?
 
Vücudumdaki tüm kılların diken diken olduğu hissiyle sarsılarak, farkında olmadan Kırılmaz İnanç’ın kabzasını daha sıkı kavradım.
 
Çünkü karşı taraftan bize doğru yürüyenler ‘Dış Tanrılar’dı.
 
Herhangi bir Takımyıldızından kıyaslanamayacak kadar daha kararsız ve uğursuz auralar yayan varlıklar. İçlerinden biri at kafasına sahipti, diğerleri ise iğrenç görünümlü dokunaçlarla kaplı canavarca yaratıklardı. Havaya doğru uzanan o dokunaçlar ‘kafalarını’ bir anlığına eğer gibi oldu, ardından benim olduğum yöne doğru yanaştı. Kim bakarsa baksın, onların niyetlerini dostça olarak tanımlayamazdı.
 
Beklenmedik bir şekilde, yollarına çıkan kişi [999] numaralı kkoma Yoo Joonghyuk’tan başkası değildi.
 
“O bizim misafirimiz. Ona sataşmayı aklınızdan bile geçirmeyin.”
 
[Ama, sadece küçük bir sohbet etmenin bir sakıncası olmasa gerek?]
 
“İzin vermiyorum.”
 
[999] numaralı kkoma Yoo Joonghyuk böyle ilan etti ve sırtındaki [Göğü Yaran Kılıç]’ın minyatür versiyonunu kınından çıkardı.
 
Bunun ardından [888], [777] ve hatta [666] numaralı kkoma’lar da sırtlarındaki ve bellerindeki silahlarını çektiler.
 
...Bu herifler, gerçekten dövüşebilirler mi ki? Yani, hepsi birer aksiyon figürü gibi görünüyor, bu yüzden...
 
Belki karşı taraf da benimle aynı şeyi düşünmüş olmalı ki, bize karşı inatçı ve ısrarlı bir düşmanca aura yaymaya başladılar.
 
[Ne cüretle... Sırf ‘yüce Entrikacı’nın bağımlıları[7] olduğunuz için...]
 
Karşı karşıya gelme durumu hızla daha da tehlikeli bir hâl alırken, dokunaçlar ve kkoma’lar tam dövüşmeye başlayacakken, bir yerlerden yüksek bir ‘Güm’ sesi yankılandı. Dokunaçlarını oynatmakla meşgul olan Dış Tanrılar aniden hepsi diz çöktü.
 
Aralarında hâlâ ayakta duran tek kişi, bana karşı düşmanlık gösteren at kafalı olandı.
 
[■■■...!!]
 
Bir başka ‘Güm’ sesi daha yankılandı. Sonunda, at kafalı olan bile kafasını zemine vurmak zorunda kaldı. O sarsıntılar basit bir depremin şok dalgası olamazdı.
 
Hayır, birisi inanılmaz bir Statü ile bu Dış Tanrıları gözdağı vererek korkutuyordu şu anda.
 
[Wu, wuwu...]
 
Dış Tanrılar acı içinde inlediler ve yoldan çekildiler. Koridorun sonunda devasa bir salona açılan bir giriş vardı. Açık tipte bir salondu; devasa dairesel tavan, ağaçların aşağı doğru kıvrılan, dolanan dallarıyla süslenmişti. Kkoma Yoo Joonghyuk’ların eşliğinde bu salona adım attım.
 
Dalların arasından sızan ince güneş ışığı huzmeleri, o büyük salonun tam ortasındaki kadim, yıpranmış bir tahtı aydınlatıyordu.
 
Kimsenin bana söylemesine gerek yoktu, bunu hemen oracıkta anladım. O tahtta oturan varlık, bu ormanın kralıydı.
 
Sadece bu da değil, onun kim olduğunu zaten biliyordum.
 
Yüzündeki yara izi, güneşin soluk huzmeleri altında açığa çıkıyordu ve üzerindeki beyaz ceket benimkinin tamamen aynısıydı.
 
Bir daha karşılaşamayacağımı düşündüğüm varlık, tam o tahtta oturuyordu.
 
[Görüşmeyeli uzun zaman oldu, Kim Dokja.]
 

 
+
 
!!! Bölüm Notu [6] spoiler sayılabilecek bilgiler içermektedir. Okuyup okumamak tamamen sizin inisiyatifinize bağlıdır !!!
 
Bölüm Sonu Notları:
 
[1] Chu-gung-gwa-hyeol: Genellikle Wuxia romanlarında geçen bir tabirdir. Vücuttaki tıkalı enerji meridyenlerinin veya akupunktur noktalarının (hyeol) açılması ya da temizlenmesini ifade eder.
 
[2] Kkoma (꼬마): Çocuklara, küçük hayvanlara veya fiziksel olarak kısa/minyon kişilere şefkatli veya bazen de hafif eğlenceli bir tonla hitap etmek için kullanılan sevimli bir ifadedir.
 
[3] Eun gui ei soup (응가이): N’Gai’s Forest ifadesinin Korece çevirisidir. Doğru okunuşu Eung-gai Sup olmasına rağmen, Yoo Joonghyuk İngilizce konuşuyormuş gibi bozuk bir telaffuzla söylüyor.
 
[4] Dokja bu telaffuzu anlayamayınca, kkoma Yoo Joonghyuk ifadeyi İngilizce olarak (N’Gai’s Forest) söylüyor.
 
[5] Daha sonra da ‘telaffuz çok anlaşılırsa neden İngilizce olarak yeniden ifade ettin’ diye düşünüyor Dokja.
 
[6] N’gai Ormanı: August Derleth’in The Dweller in Darkness (Karanlıkta Yaşayan) adlı, Lovecraft Mitosu’nun bir parçası olan öyküsünde geçen kurgusal bir ormandır. Burası, Gizemli Entrikacı’nın esin kaynağı olan Nyarlathotep’in yaşadığı yerdir.
 
Nyarlathotep: Diğer Dış Tanrılar’ın aksine insanlarla doğrudan iletişim kurar, sayısız farklı kılığa bürünebilir ve insanları kandırmaktan, kaos çıkarmaktan hoşlanır.
 
Lovecraft eserlerinde Nyarlathotep, çoğu zaman ‘Bin Suretli Sürünen Kaos’ olarak anılır. Diğer kozmik varlıkların habercisi ve temsilcisi gibi davranır; entrikacı, gizemli ve manipülatif kişiliğiyle öne çıkar.
 
Not: Nyarlathotep ile Gizemli Entrikacı arasındaki bağlantının ilerleyen bölümlerde açıkça ele alınıp alınmadığını bilmediğim için spoiler uyarısı ekledim.
 
Ayrıca, ‘Sürünen Kaos’ ifadesi ilk olarak 283.bölümün başında geçiyor. Bölüme göz atmanızı şiddetle tavsiye ederim.
 
[7] Burada ‘dependent’ kelimesi kullanılıyor. Kelime tek başına ‘bağımlı’, ‘bakmakla yükümlü olunan’, ‘başkasına muhtaç olan’ gibi anlamlara geliyor. Ancak bu bağlamdaki anlamı tek bir Türkçe karşılıkla tam yansıtılamadığından, not olarak belirtmek istedim.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi