Bölüm 22
Bölüm 22: Kumsaldaki çakıl taşları (8)
Duvara kırmızı rujla atılan yirmi dördüncü çentiğe baktım. Yirmi dört gün.
Bu küçük, nemli, pas kokan beton hücreyi tırnaklarımızla kazıyarak bir yuvaya
çevirmemiz yirmi dört günümüzü almıştı. Kapısını her vuruşta beslediğimiz,
tuzaklarıyla etrafını sardığımız, “Burada güvendeyiz“ diye kendimizi
kandırdığımız o sığınak... Şimdi ise terk etmeye hazırlanıyorduk.
“Emin misin Alphan?“ diye sordu Pelin, sesi yorgun ve hüzünlüydü. Elindeki boş
konserve kutusunu çantaya koyarken gözleri dolmuştu. “Burayı daha yeni kurduk.
Dışarısı cehennem gibi. Yine mi yollara düşeceğiz?“
“Mecburuz Pelin,“ dedim, belimdeki tabancayı kılıfına sokup emniyetini kontrol
ederken. “O Kızıllar salak değil. O teli çeken, o demiri oraya yerleştiren bir
el olduğunu anladılar. Geri gelecekler. Bu sefer tek başlarına değil, sürüyle
gelecekler. Ve o kapıdaki moloz duvarı onları durdurmaya yetmez.“
“Peki nereye gideceğiz?“ diye sordu annem. Sırtındaki küçük çantayı takmış,
beresini kulaklarının üzerine kadar çekmişti. Korkuyordu ama artık itiraz
etmiyordu. Bize güveniyordu.
Osman yanıma geldi, cebinden o manyetik kartı çıkardı. Melis’in sığınağının
kartını.
“Levent’teki o plaza otoparkının altındaki sığınak,“ dedim. “Melis’in sığınağı.
Kart elimizde. Isıtma var, yiyecek var, su arıtma var. Ve en önemlisi... o
sığınağın çelik bir kapısı var. Kızıllar o kapıyı ray demiriyle de vursalar
açamazlar. Orası bizim gerçek kalemiz olacak.“
“Ama oraya gitmek için tünelleri geçmemiz lazım,“ dedi Osman. “Ve tüneller şu an
Beyazlarla Kızılların savaş alanı.“
“Gölgelerden gideceğiz,“ dedim. “Savaşın en yoğun olduğu yerlerden uzak durarak,
bakım tünellerini kullanacağız. Osman önden gidecek, yolu kollayacak. Ben arkada
olacağım. Pelin ve annem ortada.“
Çantalarımızı son kez kontrol ettik. Sarnıçtan doldurduğumuz sular, kalan son
birkaç konserve, pillerimiz ve silahlarımız... Alabileceğimiz her şeyi almıştık.
Kapının dışındaki o duvara çivilediğimiz Beyaz’ın cesedine dokunmadık. O buz
tutmuş beden, oraya yaklaşacak olanlar için hem bir uyarı hem de hedef şaşırtıcı
bir yem olarak kalacaktı. Girişteki tuzakların tetiğini ise aktif bıraktım. Eğer
o Kızıllar içeri girmeye çalışırsa, arkamızdan onlara ufak bir veda hediyesi
olacaktı.
“Hazır mıyız?“ diye sordum.
Gruptakiler başlarıyla onayladı.
Kapının önündeki o ağır dolabı son kez çektik. Brandayı aralayıp tünelin o
dondurucu, dumanlı karanlığına çıktık.
Rüzgar tünel boyunca ıslık çalıyor, uzaktan gelen o yırtıcı çığlıkları
kulağımıza fısıldıyordu. Hava o kadar soğuktu ki, aldığım ilk nefeste
akciğerlerimin donduğunu hissettim. Maskemi burnuma kadar çektim.
Sığınağımızın kapısını arkamızdan kapattık. O yirmi dört günlük yuvamız, artık
karanlığın içinde kaybolmuş bir anıdan ibaretti.
Rayların üzerine çıktık. Adımlarımızı sessizce atarak, o donmuş sivil
cesetlerinin, o yeraltı göçünün geride bıraktığı “çakıl taşlarının“ arasından
yürümeye başladık.
Assos’taki o kumsal geldi aklıma son kez.
Dalga kıyıya vurmuş, her şeyi süpürmüştü. Ama biz, o dalganın altında ezilen
sıradan taşlar olmayacaktık. Sürüklenmeyecektik. Biz, o dalgaya karşı,
karanlığın içinde kendi yolunu çizenler olacaktık.
“Yürü Osman,“ dedim fısıldayarak. “Yolun sonuna kadar durmak yok.“
Biz artık kumsaldaki o hareketsiz çakıl taşları değildik. Biz, o buzdan
cehenneme meydan okuyan, hayatta kalmak için karanlığın en dibine yürüyen son
insanlardık. Ve yolumuz ne kadar uzun olursa olsun, o çelik kapıya ulaşana kadar
durmayacaktık.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.