Bölüm 146
Bölüm 146 – Güç
Çeviri: Raban
Yüzlerce Uyuyan, dehşet içinde yerdeki parçalanmış cesede bakıyordu. Jubei’nin pullu zırhı bir ışık yağmuruna dönüşerek kayboldu ve geriye yalnızca yırtılmış, kana bulanmış paçavralar kaldı. Şaşkın ve sersemlemiş ifadesi yüzünde donup kalmıştı.
Daha bir dakika önce gururla başkaldıran adam, şimdi kanlar içinde, paramparça olmuş acınası bir cesetten ibaretti. Parlak kan gölünün içinde yerde yatıyordu ve oradaki herkese tek ama basit bir gerçeği hatırlatıyordu.
Parlak Lord Gunlaug’ı asla karşına alma. Yoksa sonun böyle olur.
Sunny, büyük salonda cesede bakmayan iki kişiden biri olmalıydı. Onun gözleri Harus’un üzerindeydi.
Harus ise yaptığı kötü işin korkunç sonucuyla zerre kadar ilgilenmeden duvardaki desenleri inceliyordu.
‘Ben de aptal gibi umut besliyordum. Tam bir salağım. Umut nedir ki… umut zehirdir. Eninde sonunda seni öldürür.’
Sunny bütün bunları zaten biliyordu. Fakat Altın Yılan’a meydan okumayı düşünmenin bile ne kadar umutsuz bir iş olduğunu ancak şimdi gerçekten kavramıştı.
Karanlık Şehir’deki düzenin tamamı, Gunlaug ile ordusunu yenilmez kılacak şekilde kurulmuştu. O lanet kamburun, dış yerleşimden gelen tecrübeli avcıyı yalnızca fiziksel gücüyle bu kadar kolay alt edebilmesinin sebebi de buydu. Yönelim Yeteneğini göstermesine bile gerek kalmamıştı.
Peki aralarındaki güç farkı nasıl bu kadar büyüktü?
Çünkü Karanlık Şehir’deki herkes aynı uyuyan çekirdeğe sahipti. Birini diğerlerinden daha üstün, daha güçlü kılabilecek yalnızca iki şey vardı. Biri Ruh Özüydü, diğeriyse Hatıralar. İkisi de Gunlaug’ın tekelindeydi.
Karanlık Şehir’de dilediği gibi avlanabilecek insan gücüne ve bilgiye yalnızca o sahipti. Böylece düzenli olarak Ruh Parçacığı ve Hatıra elde edebilen tek kişi o olmuştu.
Bağımsız avcıların elde edebildiği birkaç kırıntı da eninde sonunda onun eline geçiyordu. Çünkü bu lanetli yerdeki ilkel ekonomiyi de Gunlaug kontrol ediyordu. İnsanlardan aldığı sözde “haraç” karşılığında yiyecek ve güvenlik sağlayarak bütün kaynakların yalnızca tek bir yöne akmasını güvence altına almıştı.
Kendi avuçlarına.
Ruh Parçacıkları ve geniş Hatıra cephaneliği sayesinde ordusunu güçlendiriyordu. Güçlenen ordusu ona daha fazla Ruh Parçacığı ve Hatıra kazandırıyor, bunlar da ordusunu daha da güçlendiriyordu…
Bu böyle sürüp gidiyordu.
Basit, kusursuz ve dehşet verici bir döngüydü. Her tekrarlandığında Gunlaug’ın gücü biraz daha sarsılmaz bir hale geliyordu.
Sunny, Nephis ve Cassie Karanlık Şehir’e ulaştıklarında, Gunlaug’ın kuvvetleriyle geri kalan herkes arasındaki güç farkı artık kapanamayacak kadar açılmıştı. Sunny, Maiyetteki seçkin savaşçıların çoğunun çekirdeklerini Ruh Özüyle son sınırına kadar doldurduğundan oldukça emindi.
Kâbus Büyüsü’nü taşıyan birinin, rütbesinin sınırına dayanmadan önce özümseyebileceği Ruh Parçacığı miktarı sınırlıydı… gerçi bu sınıra ulaşabilen çok ama çok az kişi vardı. Bir üst rütbeye yükselmek bu engeli ortadan kaldırır, kişinin bedenini de çekirdeğinde biriktirdiği Ruh Özü miktarına göre güçlendirirdi. Fakat Karanlık Şehir’de rütbe atlamanın hiçbir yolu yoktu. Çünkü kimse gerçek dünyaya dönemiyordu. Bu yüzden burada yaşayanlar, ancak daha fazla Ruh Özü biriktirerek güçlenebiliyorlardı.
Bu da demek oluyordu ki bu kadim duvarların arasında, tek bir adama hizmet etmeye yemin etmiş, insanlık tarihinde şimdiye dek var olan en güçlü Uyuyan topluluğu yaşıyordu.
…işte Nephis’in öldürmeyi planladığı kişi de bu adamdı.
Sunny ürpererek Effie’nin sözlerini hatırladı:
“…Hiçbir Uyuyan Gunlaug’ı yenemez. Asla. Bu imkânsız.”
Ardından şatonun kapılarına asılmış rüzgârda sallanan onlarca kafatası gözünün önüne geldi.
‘Lanet olsun böyle işe… Bu sefer beni nasıl bir belanın içine sürükleyecek? Onu bir kereliğine de olsa vazgeçmeye ikna etmeliyim. Hayatım buna bağlı olabilir.’
Ama nedense Değişen Yıldız’ın ‘vazgeçme’nin ne demek olduğunu bildiğinden bile şüpheliydi. Hele de o gizemli amacı söz konusuysa…
‘S*ktir!’
Sunny bu karanlık düşüncelere öylesine dalmıştı ki Gunlaug’ın veda konuşmasını dinlemeyi bile unuttu. Gerçi o p*çin vereceği vaazdan ne çıkacağını, hangi sözde hakikat saçmalıklarından bahsedeceğini az çok tahmin edebiliyordu.
Çok geçmeden Parlak Lord beyaz tahtından kalktı ve tahtın arkasındaki karanlıkta gözden kayboldu. Komutanlar da onun ardından salondan ayrıldı. En son giden Harus oldu. Onlar gider gitmez Jubei’nin cesedi hiçbir özen gösterilmeden sürüklenip götürüldü. Bir grup Nedime de mermer zemindeki kan gölünü sessizce temizledi.
Masalar yeniden yerlerine çekildi ve Uyuyanlara kahvaltılarına devam edebilecekleri söylendi. Hiçbir şey yaşanmamış gibiydi.
Fakat Sunny’nin iştahı tamamen kaçmıştı. Cassie’yi de yanına alıp oradan uzaklaşırken yiyeceklerle dolu tabaklara baktı ve buruk bir şekilde düşündü:
‘Her şeyin bir ilki varmış.’
***
Sunny, kalan iki gün boyunca dur durak bilmeden bilgi topladı. Yakında şatodan ayrılacağını bildiği için gölgesini gönderdiği yerler konusunda biraz daha gözü kara davranmaya başlamıştı.
Avcıları ve Yol Bulucuları gözetleyerek uzun saatler geçirdi; kullandıkları taktikleri ve sakladıkları sırları öğrendi. Muhafızların nasıl eğitildiğini izledi. Hangi Zanaatkârların önemli olduğunu, hangilerinin daha basit kaldığını öğrendi. Uzak durmaya çalıştığı tek grup Nedimelerdi.
Hatta şatonun duvarlarını süsleyen yazıları, kakmaları ve taş kabartmaları bile inceledi. Sonunda haraç karşılığında kazandıkları bir haftalık süre doldu. Sekizinci günün şafağında Sunny ile Cassie, güzel vitraylarla süslü büyük salona bir kez daha geldiler. Şatonun kapıları hemen önlerinde duruyordu.
Kapıların ardında dış yerleşimin berbat görüntüsünü görünce Sunny’e bir rahatlama gelmişti. Bu lanet yerden bir an önce kurtulmak için sabırsızlanıyordu.
‘Burada yaşamak isteyen insanları hiç anlamıyorum.’
Bu düşünce aklından geçer geçmez fark ettiki dış yerleşimde hayatın nasıl olduğuna dair hiçbir fikri yoktu. Belki de oraya kıyasla şato bir cennetti.
‘Hiç sanmam… En fazla ne olabilir ki? Herhalde hiç kenar mahallelerde yaşamamışlar.’
Başını sallayıp kapılara doğru yürüdü. Ancak biri adını seslenince durdu.
Başını çevirdiğinde ince yüzlü, tedirgin bakışlı tanıdık genç adamı gördü. Harper bugün her zamankinden daha huzursuz görünüyordu. Üstü başı biraz dağılmış, parşömeninin üzerine de birkaç mürekkep lekesi bulaşmıştı.
“Ah! Gü-Güneşsiz ve Cassia, değil mi? Vay canına, bir hafta geçmiş bile. Ah… Ne diyordum ben? Ah, evet! Gelecek haftanın haracını ödemeye mi geldiniz?”
Sunny birkaç saniye öylece ona baktı. Sonra yüzüne zoraki bir gülümseme yerleştirip üzüğlmüş gibi davrandı.
“Ah hayır. Maalesef elimize hiç Parçacık geçmedi. Bu yüzden… gidiyoruz. Belki bir gün tekrar karşılaşırız.”
Harper’ın gözleri faltaşı gibi açıldı. Kekeleyerek konuştu:
“Ah, o-olamaz. Ben n-neden… şey, ah… çok özür dilerim. Da-daha uzun süre kalamadığınız için gerçekten çok üzüldüm. Ama lütfen umudunuzu kaybetmeyin! Lordumuz Gunlaug gerçekten çok merhametlidir; hayatın ne getireceği de hiç belli olmaz. Eminim yakında buraya geri dönebilirsiniz.”
Sunny kısa bir baş hareketi yapıp arkasını döndü.
‘Umarım dönmeyiz. Yani en azından yakın zamanda dönmeyiz diye umuyorum.’
Böylece kapılardan geçip Parlak Şato’dan ayrıldılar… Uğruna onca zaman harcadıkları, bulmayı düşleyip durdukları o vaat edilmiş şatodan.
Meğer ne büyük bir hayal kırıklığıymış.
Sunny ile Cassie yeniden Unutulmuş Kıyı’nın gri göğünün altında durup soğuk ve temiz havayı içlerine çektiler. İkisi de gülümsüyordu.
Cassie, Sunny’nin kolunu hafifçe çekiştiriyordu.
“Sunny… Şimdi ne yapacağız?”
Sunny önünde uzanan sefil durumdaki dış yerleşime baktı. Cevap vermek için uzun uzun kafa yormasına gerek yoktu.
“Ne oalcak? Gidip Nephis’i bulacağız.”
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.