Bölüm 7
Side A - Final
Hiçbir kral ebediyen hüküm süremezdi bu dünyada.
Dışarı çıktığımızda çoktan akşam çökmüştü. Dünyamızın üzerinde dikilen güneş batıyor ve ışığını yitiriyordu. O iç ısıtan turuncu ton uzaklara çekilirken gökyüzü, sanki üzerine mor bir sıvı dökülmüş gibi bir renge bürünmüştü. Ay bir yara izi misali havada asılı kalmışken erkenci yıldızlarsa gümüş rengi parıltılarıyla semayı boyuyordu.
Şehre doğru ilerledik. Binaların arasından sıcak ve yıpranmış bir atmosfer yavaş yavaş süzülüp gidiyordu. Tüm o şık görünümlü insanlar yanımızdan geçerken başlarını ihtiyatla bize çevirip bakıyorlardı. Ne de olsa her yerimiz yara bere içindeydi ve yeraltı sığınağı yüzünden üstümüz başımız toz toprak olmuştu. Üstüne üstlük bir hasır gibi yıpranmıştık. Bizim gibi yorucu bir günü geride bırakmış olanların, geçip giden el alemin bakışlarını kafaya takacak vakti yoktu.
“Ne kadar da yorucu.” dedim.
“Evet, epey yorucu.” diye cevap verdi Dazai. “Nereye gidiyoruz?”
Hiçbir şey söylemedim. Bir paket sigara çıkardım cebimden. Bir süredir sigara içmiyordum ama bugün öyle çok şey olmuştu ki...
Sigarayı tam yakacakken yanımda Dazai’nin de olduğunu hatırladım birden. Daha yaşı küçüktü.
Vazgeçip çakmağı yerine koydum.
“Beni dert etme. İç gitsin işte.” dedi Dazai.
Sigara hâlâ ağzımdan sarkarken düşündüm biraz. Sigara titreştikçe benim düşüncelerim de titreşti durdu. Ama en sonunda Dazai’nin dediklerine uymaya karar verdim.
Sigarayı yakıp içime çekerek dumanını dışarıya üfledim. Sigaranın ucundan yükselen duman salınarak alacakaranlığa karışıp gitmişti.
Ana caddeden ayrılıp dar bir sokağa yöneldim. Dazai de beni takip etti.
Batan güneşin ışığının ulaşamadığı bir yerdi burası. Gecenin belirtilerinin biraz daha erkenden çöktüğü bir yer. Beyaz bir ışık sokağı yarıp geçiyordu. Işık dükkânın tabelasından geliyordu. Durup önümdeki kapıyı açtım.
“Burası mı?” diye sordu Dazai. İlerlemeye devam etmesi için sessizce teşvik ettim onu.
Dükkânın içi sessizdi. Bana gizli geçitleri anımsatan dar ve dik merdivenlerden aşağı inerken duyduğum ilk şey müzik oldu. Eskilerden kalma bir caz parçası. Sevdiğinden ayrı kalmanın verdiği hüznü anlatan oldukça eski bir şarkıydı. Şarkı yüzünden attığım her bir adımda zamanda geriye gidiyormuş gibi hissettim. Yahut belki de bu dükkân, dışarıdaki dünyaya nazaran, varlığını biraz daha mazilerde sürdürüyordu.
İçeride tek bir müşteri yoktu, büyük ihtimalle dükkân daha şimdi açıldığı içindi. Loş ışığın altındayken dükkândaki her şey, denizin dibindeki o sarıya çalan kahverengine bulanmış gibi duruyordu. Tezgâhın arkasında bardakları silen barmen bana dönüp gözleriyle onaylamıştı beni.
“Burası ölmeden önce ziyaret edilmesi gereken yer mi acaba?” diye sordu Dazai, sesi hayal kırıklığına uğramış gibi geliyordu. “Sadece sıradan bir bar değil mi burası? Daha iyi bir yer olur sanmıştım ben...”
“Doğru. Buranın hiçbir özel yanı yok. Sadece bir bar.” diye itiraf ettim dürüstçe. “Hiçbir sırrı yok. Seni oyuna getirdim.”
Dazai donuk bir ifadeyle dümdüz dikildi. Sanki yüreği başka diyarlara seyahate çıkmış gibi. Uzun bir sürenin ardından Dazai nihayet ağzını açıp dilini yutmuşçasına bir ses çıkarmıştı.
“Ne?”
“Düşünsene. Benim gibi sıradan biri nasıl olur da yüce ve kudretli Liman Mafyasının bilmediği bir şeyi biliyor olabilir ki? Ayrıca susadığını söylememiş miydin? Barmen Bey, her zamankinden lütfen.”
Bar taburelerinden birine oturdum. Barmen sessizce önüme bir bardak içki koydu, sert bir içki.
Bardağın içindeki sıvı ışığı yansıtıyor ve hafifçe ışıldıyordu. İçindeki buzlar bir şeyin habercisiymiş gibi tıkırdıyorlardı.
“Otursana.” dedim Dazai’ye bakarak.
Dazai hâlâ barın içinde memnuniyetsizce dikiliyordu. Ama taburelere, barmene ve ardından da bana bir bakış fırlattıktan sonra yavaşça oturmuştu.
Dazai de siparişini verince içeceği önüne getirildi.
Bir süre kimsenin ağzını bıçak açmadı.
“Nasıl desem... Yani bir nevi...” dedi Dazai gözleri bardağına dikilmiş halde. “İntihara meyilliyken... ölmeme... engel olmak için bana yalan mı söyledin?”
“Hayır. Ben öyle takdire şayan biri değilimdir.” Bir yudum alıp bardağı masaya geri koydum. “Karşımda benden daha genç olmasına rağmen hayata dair her şeyi biliyormuş gibi duran biri vardı, ben de birazcık kendisiyle dalga geçtim o kadar.”
Sözlerim kulağa hem doğru hem de yalanmış gibi geliyordu. Bir başkasının hislerini anlayamadığım gibi kendi hislerimden de bihaberdim.
Dazai sözlerimin altında yatan gerçek anlamı bulmaya çalışarak bir süre bana baktı. Ama en sonunda pes edip başını salladı. “Dediklerine zerre inanmıyorum ama şimdilik senin dediğin gibi olsun.”
“Üzülmene gerek yok. Bu dünyada hâlâ inanabileceğin şeyler de var. Hem de iki tane.” Cebimden bir deste iskambil kâğıdı çıkardım. “Birincisi, beni hâlâ pokerde yenemedin. Ve ikincisi de ölü birisinin, yaşayan birisiyle poker oynama şansını sonsuza dek kaybedeceği.”
Dazai bir süre bana dik dik baktı ancak en sonunda yüzü yumuşarken güldü. “O kozunu en yakın zamanda elinden alacağım.”
Ve sonra içip poker oynarken havadan sudan konuşmaya başladık. Şu an sahip olduğumuz mesleklerden, en sevdiğimiz dükkânlardan, hobilerimizden, yeni çıkan kitaplardan falan. Bir yanda kadehlerin şıngırtısı, diğer yanda gizli saklı hikayeler anlatmak için birbirine doğru eğilen bedenler... Sohbetini açtığımız konuların bir türlü sonu gelmiyordu. Mesela şunun gibi.
“Bu arada senin kadar yetenekli birisi neden postacılık gibi sıkıcı bir işte çalışıyor?”
“Çünkü elimden başka bir şey gelmiyor. Postacılığa başlayalı dört sene oluyor. Gerçekten de sıkıcı ama diğer çalışanların hepsi bir iki aya ya emekli oluyor ya da görevin birinde ölüyorlar. Eleman eksikliğinden dolayı istifa da edemiyorum.“
“Ne...?” Dazai gözlerini devirdi. “Görev sırasında ölüyorlar mı dedin sen az önce?”
“Geçen hafta depomuzu bombaladılar.” dedim içeceğimden bir yudum alırken. “Paketlerin birine şirketi tehdit eden bir bomba yerleştirilmişti. Patlamadan hemen önce dışarı fırlattım onu. Bir saniye bile geç kalsaydım diğer tüm çalışanlarla beraber bütün paketler havaya uçacaktı.”
“Ne? O ne biçim iş be?” Dazai hayrete düşmüş ve kafası karışmış bir halde konuştu. “Günümüz postacıları cephede falan çalışıyorlar da benim mi haberim yok?”
“Öyle de denilebilir. Yokohama’nın pek tekin olmayan yerlerine tehlikeli kargolar taşımakta ustalaşmış kuryeleriz biz. Yokohama’da yabancı kuvvetlere bırakılmış alanlar, korsanların kol gezdiği sular, askeri araştırma tesisleri adına ayrılan özel güvenlik bölgeleri... Kargoları, sıradan posta şirketlerinin çeşitli nedenlerden dolayı ulaşamadığı yerlere tam vaktinde teslim ediyoruz. Sanayi casuslarının saldırılarına hedef olmadan geliştirme parçaları teslim etmeye çalıştığımız da oldu, kaçırılan bir milyardere gerçek bir silah teslim ettiğimiz de. Patronum işinin ehlidir. Bu yüzden birlikte neredeyse her şeyi teslim edebiliyoruz. Ama karşı karşıya kaldığımız onca tehlikeye rağmen pek fazla maaş aldığımız söylenemez. Tam tamına dört aydır maaşımı alamıyorum ben.”
“Bir dakika, bir dakika ya! Neden bana bu hikayeleri ben yaralıyken, sabah akşam uyurken ve sıkıntıdan patlarken anlatmadın mesela!?”
Dazai’nin suratı değişmişti. Artık öfkeli bir çocuk gibi bakıyordu.
“Özür dilerim.”
“Özürlerine karnım tok benim! Barmen, bir tane daha yolla!” Dazai bardağı masaya vurdu. “Yeri gelmişken şimdi bana her şeyi anlatacaksın. Şu zamana kadar işini yaparken ne gibi şeyler teslim ettiğini ve her şeyi! Çünkü bana hepsini anlatmadan bu bardan dışarı adımımı atmıyorum. İlk önce şu gerçek bir silah teslim ettiğin milyarderin hikayesiyle başlayacaksın!”
“Başa gelen çekilirmiş...”
İçeceğimi bitirerek boğazımı ıslattıktan sonra konuşmaya koyuldum. Gecenin bir habercisi gibi.
Müzik akıp gitti. Zaman da akıp gitti. Bardaklara doldurulan içecekler de boğazımızdan aşağıya doğru akıp gittiler. Ağzımızdan sessiz sedasız çıkan her bir kelime hiçliğe karıştı.
“Ahhhhhahahaha! İki tane milyarder birden mi kaçırılmıştı? Böyle bir şey nasıl olabilir ya? Hangisi gerçek milyarderdi?”
Şarkılar birbirini kovaladı. Saatler de birbirini kovaladı. Gece iyice çökerken müşteriler gümüş rengi dalgalar misali gelip gittiler.
“Benimle kafa bulmuyorsun, değil mi Dazai? Liman Mafyasına karşı çıkan herif canavara mı dönüştü? Ve ağzından ölümcül ışınlar fışkırtarak Yokohama’yı yerle bir etmeye mi çalıştı? Bunun ne kadarı kolpa?”*
Söylenmek istenenlerin ardı arkası kesilmiyordu. Kelimeler sanki boğazlarımızın arkasında bir yerlerde depolanmıştı da dudaklarımızdan dökülüp duruyorlardı. Sanki bunca zamandır bu anı bekliyorlarmış gibi. Konuştuk, birbirimizi dinledik ve her şeyimizi paylaştık. Poker kartları dağıtılmış ve pek çok oyun son bulmuştu ancak ikimiz de pokerle ilgileniyor gibi değildik.
Onunla tanıştığım ilk an geldi aklıma, Dazai’nin kan revan içinde evimin önüne yığıldığı zaman. Her şey birkaç gün önce olup bitmişti. Daha birkaç gün öncesine kadar birbirimize ne kadar yabancı olduğumuzu hatırlıyorum. Ya Dazai’yi orada bırakıp kapımı kapatmış olsaydım bize ne olurdu?
“Tamam. Kararımı verdim. Senin adın artık Odasaku.” Dazai sonunda bir şeyde karar bulmuş gibi öne doğru eğildi. “Oda gibi kısa bir isme sahip olamayacak kadar tuhaf birsin. Oda Sakunosuke’yi söylemesi de çok uzun. Sen artık Odasaku’sun. Bundan böyle ne zaman biri adını sorarsa öyle diyeceksin.”
“Odasaku mu? Tuhaf bir isim. Bir çiftçi adı gibi. Adımı değiştirmeye hakkım yok mu yani?”
“Hayır.”
“Hayır mı...?”
Bir yudum daha alıp “Başa gelen çekilirmiş.” dedim yine.
Dazai bir konserve yengeç sipariş etti. Ben de bir kadeh Gimlet* sipariş ettim. Bir süredir böyle bir kokteyl sipariş etmemiştim ama nedense birden canım çekmişti.
Ve sonu gelmeyen sohbetimize devam ettik.
Üzerinde “sallamayınız” yazan bir kutuyu açtığımda elinde çıngırak tutan bir bebek bulduğum zaman hakkında sohbet ettik.
Sırf kaçak mücevher dağıtım ağına erişim sağlayabilmek için Orta Doğu’lu bir milyarderle Achi Muite Hoi* düellosunda canımı ortaya koymak zorunda kaldığım zaman hakkında.
Teslim etmem gereken bir şişe sütü korumak için silahlı bir dini örgütün beş yüz askerden oluşan birliğinden kaçtığım zamanı...
Dazai’nin, yer çekimini kontrol edebilen partneri ile nasıl tanıştığının hikayesini...
Bir süre sonra kurduğumuz cümleler bağlamlarını yitirmiş, ikimizin arasında gidip gelen birbirinden kopuk bir yığın kelimeye dönüşmüştü. Tıpkı bazen bir şarkıda, nota dizelerinden ziyade her bir notanın ayrı bir anlamı olduğu gibi bizim sarf ettiğimiz sözcüklerin her birinin de kendine has bir anlamı vardı. Daha şairane bir şekilde ifade etmek istersem, ikimiz de sözler çalan birer enstrümana dönüşmüştük.
“Vay be. Bu kadar çok konuşmayalı uzun zaman olmuş.” dedi Dazai uzun bir konuşmanın ardından rahatlayarak. Yorulmuş gibiydi.
“Bunu duyduğuma sevindim.” dedim ben de bilmem kaçıncı defa kartları dağıtırken. “Ama burada biraz fazla takıldık sanki. Dükkânın kapanış saati geldi neredeyse. Bundan sonra artık eve gidersin herhalde, değil mi?”
Dazai’nin yaraları çoktan en kritik dönemini atlatmıştı. Kendi hallerine bırakılarak bile kendi kendilerine iyileşebilirlerdi artık. Benim görevim burada sona ermişti. Tıpkı ilişkimiz gibi.
Dazai başıyla beni onaylayıp elimden kartları aldı. Sonra da samimi bir şekilde şöyle dedi:
“Bir daha ne zaman buluşuyoruz?”
Elimdeki işi bırakıp Dazai’ye baktım.
Dazai bunun normal bir soru olmadığını biliyor olmalıydı. Bir çift büyülü sözdü sanki, şimdiye dek duyduğum bütün cümlelerden daha özel bir cümle. Ancak Dazai sadece yüzünde o hafif, masum tebessümle ağzımdan çıkacak cevabı bekliyordu. Adeta nefes alıp vermek kadar normal bir durummuş gibi.
“Bilmem ki.” Doğru sözcükleri ararken gözlerimi etrafta gezdirdim. “Bilmiyorum. Sen epey meşgul biri gibisin. Ama eğer istersen...”
“Hahaha! Enteresan. Yüzünün aldığı hâl öyle şaşırtıcı ki! Pekâlâ! Hesaplaşma vakti!” deyip bütün kartları çevirdi.
“Kare Papaz. Kazandım.”
Bir elimdeki kartlara bir Dazai’nin elindeki kartlara baktım. Cidden o kazanmıştı.
“Şu zamana kadar oynadığımız tüm oyunlar yeteneğinin nasıl çalıştığını anlamak içindi.” Dazai neşeyle gülümsedi. “Genel olarak beş-altı saniye sonrasını görebiliyorsun. O yüzden son bahisten sonra yedi veya daha fazla saniye bekleyip kartlarımı tam o an çevirirsem geleceği göremeyecektin.”
Dazai elindeki sinek papazını kaldırıp gösterdi bana. Elini çevirip kartı döndürdü. Ve tekrar bana çevirdiğinde kart kupa sekizlisine dönüşmüştü. Elini tekrar çevirmesiyle de kart tekrardan sinek papazına dönmüştü. Yakından izliyor olsam bile kartların nereden gelip gittiğini kestiremiyordum.
“Bu değişikliğe karşı da temkinli olurdun elbette. O yüzden ben de sohbet ederek dikkatini dağıttım.”
“Diyorsun ki şimdiye kadarki tüm oyunlar ve sohbet akışı planının bir parçası mıydı?”
“Hehe. İstediğin şeyi elde etmek, söylediklerini kamufle etmekten geçer. Müzakere tekniğinin temelidir bu.”
“Hangisi gerçek hangisi kamuflajdı peki?” diye sordum kartları düzenlerken.
Dazai’nin suratını donuk bir ifade aldı bir saniyeliğine. Sanki gafil avlanmış gibi. İfadesini gizlemek için başını yana çevirip gülümsedi. Yanlış değilsem utanmış bir ifade yayılmıştı yüzüne. Ancak barın loş ışığı altında yanlış görmüş de olabilirdim.
“‘Buraya gelmeden ölmek aptallıktır.’ ...Gerçekten de hoş ve doğru bir cümleymiş.”
Kartları birer birer ayırıp kararken “Ben de ara sıra doğru laflar edebiliyorum yani.” dedim.
Barın kapanış saati gelmiş ve müşteriler kendilerini dışarı atmaya başlamıştı. Ayrılma vakti gelmişti. Dışarıda gece çökmüştü. Etraftaki sessizlik her şeyi yutuyordu.
Kart destesine baktım.
Pokerde usta olsam da bu hiç yenilmeyeceğim anlamına gelmezdi. Bu dünyada kesin olan hiçbir şey yok. Bu dünyada, doğası gereği, herhangi bir şeyi kontrol etmek imkansız. Bizim elimizden gelen tek şey bunu kabullenip en azından buna karşı koyarken bir yandan da hayatın tadını çıkarabilmek.
Bir bar köşesinde, maziden kalma bir yerlerde, bizi bekleyen meçhul bir geleceğin girdabının pençesinde...
“Bin defa kartları çevirip bin defa kartlar beklediğin gibi çıksa da bin birinci kez de öyle olacağının bir garantisi yok.” dedim.
“Evet. Bunu bu kez bendeniz de öğrendi.”
(Ç.N: Burada ufak bir kelime oyunu var. Japonca’da “Boku” ve “Watashi” kelimeleri “ben” anlamına gelen zamirlerdir. Ancak “Boku“ daha çok genç erkekler tarafından kullanılırken “Watashi“ daha resmi ve daha olgunluğa ermiş bireyler tarafından kullanılan bir zamirdir. Dazaide bu zamana kadar kendisinden bahsederken “Boku” zamirini kullansa da bu cümleyi söylerken “Watashi” zamirini kullanıyor. Bu da bir nevi büyüdüğünün, daha olgun birisi olduğunun göstergesi. Anlamı bozmamak için böyle bir kelime oyunu yapmaya çalıştım, umarım size saçma gelmemiştir :’) )
“Bendeniz mi?”
“Kulağa garip mi geldi?”
Dazai gülümsemişti. Nedense gülümsemesi biraz önceye kadarki tebessümlerinden daha olgun duruyordu.
Başımı salladım. Bugün başıma öyle çok şey gelmişti ki...
“Soruna gelecek olursak.” dedim ayağa kalkarak. “Bir daha görüşebilir miyiz emin değilim. Oldukça dengesiz biriyimdir, bilirsin. Ve hâlâ çaresine bakmam gereken şahsi sorunlarım var.”
Dazai başını salladı onaylarcasına. “Şu eski polis memurlarını mı kastediyorsun?”
“O heriflerin pes edeceği yok. Etseler de bu işin peşine takılan son kişi olmayacaklar. Şu tablo hakkındaki bilgilerin başkalarına da sızdırılmış olduğunu varsaysak yeridir. Dünyanın öbür ucuna kaçsam bile o bilgi ne yapar ne eder yapışır benim yakama.”
Yeraltı dünyasında çalışan insanların her zaman bir yerlerde bağlantıları vardır. 48’in geçmişim hakkındaki bilgilere nasıl ulaştığı hakkında hiçbir fikrim yok. Ama büyük ihtimalle bir başka suç örgütünden bilgileri satın almışlardı. Almadılarsa bile 48’in bilgilerimi bir başka suç örgütüne satma ihtimali de vardı hâlâ. Durum böyleyse sadece onların icabından gelmekle yetinemezdim. Bir gün işler haddinden gelemeyeceğim kadar sarpa sarabilirdi.
“Hadi ama. Hâlâ bu konuyu mu takıyorsun kafana?” Dazai kollarını kavuşturdu. “Daha kolay bir çözüm yolu yok mu elimizde?”
“Var mı?”
“Eğer ki dünyanın öbür ucu işine yaramayacaksa daha derinlere kaçabilirsin.” dedi Dazai sessizce, omuzlarını silkip. “Suç örgütlerinin ulaşamayacağı kadar derinlerde bir yere. Çok uzak bir yer de değil. Tam burada, Yokohama’da.”
Bunları dedikten sonra gülümsedi. “Orayı bir kez bile ziyaret etmeden ölürsen aptallık edersin.”
Bir süre derin derin düşündükten sonra aklıma yalnızca tek bir yer geldi.
Oraya gidersem artık hiçbir suç örgütünün benimle uğraşamayacağı doğruydu.
Yokohama’nın en karanlık yeriydi orası. Şiddetle kaplı kara fırtınalarla dolu bir yer, gecenin tapınağıydı. Herhangi bir üyesi bir yabancı tarafından saldırıya uğradığı takdirde dişlerini çıkartıp düşmanın kafasını koparırlardı.
“Hiç kimse geçmişinin pençesinden kurtulamaz.” dedi Dazai gülümseyerek. “Ama oraya gelirsen farklı tabii.”
“Aralarına mı katılmam lazım yani?”
“Orası sana kalmış.” Tebessüm etti Dazai. “Ama sana söz veriyorum, eğer katılırsan bundan böyle geçmişindeki hiçbir şey seni rahatsız etmeyecek. Çünkü hiçbir geçmiş o yere adımını atamaz.”
“Neresiymiş o yer?”
Dazai gururla gülümsemişti. Davet edercesine kollarını iki yana açtı.
Ve o sözleri söyledi. Geleceği değiştirip kaderlerimizi şekillendirecek o sözcükleri.
“Adı ne mi? Organizasyonun adı...”
☾⫘⫘⫘⟡⫘⫘⫘🥂⫘⫘⫘⟡⫘⫘⫘☽
(Ç.N:
*Odasaku’nun sorduğu şey: Burada Storm Bringer light novelında yaşanan olaydan bahsediyor, okumayanlar için spoiler olmasın diye daha fazla açıklama yapmıyorum. Merak ediyorsanız internette türkçe çevirisi mevcut light novelın. Ya da yoru_no_melodi pinterest veya tumblr hesabımdaki strom bringer tiyatro gösterisinden de izleyebilirsiniz olayları.
Gimlet: Cin ve misket limonu şurubundan yapılan bir kokteyl.
Acchi Muite Hoi: Geleneksel bir Japon oyunudur. Oyuncular ilk önce taş kağıt makas oynarlar. Kazanan kişi dört ana yönden birini (sağ, sol, yukarı, aşağı) parmağıyla işaret ederken kaybeden kişi de başını bu yönlerden birine çevirir. Eğer kaybeden oyuncu başını, kazananın işaret ettiği yöne başını çevirirse taş kağıt makas oyununu kazanan kişi galip gelir. Ama işaret edilen yön ile kaybedenin başını çevirdiği yön birbirinden farklı ise oyuncular berabere kalır ve bir el daha taş kağıt makas oynanarak oyun devam ettirilir.)
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.