Bölüm...
Action, Mystery, Novel, Supernatural, Türkçe Novel

Bölüm 11

Side B - Bölüm 4
Yazar: yoru_no_melodi Grup: : yoru_no_melodi Okuma süresi: 11 dk Kelime: 2.736

Side B - Bölüm 4

Tarif edilemez bir huzursuzlukla açtım gözlerimi.

Savaş zamanında tutsakları geçici olarak hapsetmek amacıyla kullanılan bir hücredeydim.

Burası esasında sığınağın içinde, gaz saldırılarından korunabilmek gibi işlevleri olan bir dinlenme odası olmalıydı. Oda neredeyse bir otel odası genişliğindeydi ve dip köşesinde sadece paslı bir yatak 
çerçevesi duruyordu. Giriş kapısı yeni kaynak yapılmış gibi duran izlerle kaplı demir bir kapıyla değiştirilmişti. Teknelerde demir atmak için kullanılan kalın bir zincir ve kapı kolundan sarkan kocaman bir kilit vardı. Duvarda sıra sıra dizilmiş kancalara dolanan bir dizi siyah elektrik kablosu odanın arkasındaki loş, tozlu kafes lambaya uzanıyordu. Tek ışık kaynağı buydu. Havalandırma olmadığı için odaya kirli bir hava hakimdi.

Ve bense bu odanın orta yerinde kilitli kalmıştım. Odada ışıklardan gelen melankolik cızıltılar hariç çıt çıkmıyordu. Kasvet dolu saniyeler, bir o kadar kasvetli bir ifade takınmış gözlerimin önünden akıp gidiyordu.

Bu içimdeki huzursuzluğun neden kaynaklandığını çözdüm sonunda. Etraf fazla sessizdi. Neredeyse iki saat geçmişti ama ne bir adım sesi duymuştum ne bir insan sesi. Buraya ilk getirildiğimde hissettiğim o uzlaşmacı ve bir o kadar da düşmancıl olan havadan eser kalmamıştı. Ayağa kalkıp kulağımı giriş kapısına dayadım. Hâlâ hiç kimseden bir iz yoktu.

Tam o esnada istemeden de olsa bir şeyi fark ettim. Kafamı karıştıran bir şey. Bu durumu nasıl yorumlamam gerekiyordu ki?

Kapının kilidi kırıktı.

Kapıdaki zinciri dürtünce tıkırdayıp yere düştü. Zinciri kapıya bağlayan kilit de aynı şekilde yeri boyladı. Kulpu çevirip ittirdiğimde demir kapı bir süre itiraz edermişçesine gıcırdadıktan sonra yavaşça açıldı.

Bir süreliğine düşüncelere daldım. Sırf kapı açılıverdi diye hemen buradan çekip gitmem gerektiği anlamına gelmiyordu bu. Burada bekleyebilirdim de. Ancak böyle bir durumda oturup neyi bekleyecektim ki burada? Bir tur daha canım yansın diye mi? Yahut beni kaçırıp burada tutan adamlara “Aferin, iyi iş çıkardınız.“ gibisinden bir konuşma yapma fırsatı bulabilmek için mi?

En sonunda buradan çıkıp gitmeye karar verdim. İki elim hâlâ kelepçeliydi ama bu durum hareket etmeme engel olmuyordu.

Yeraltı sığınağı, tıpkı meçhul bir yeraltı canavarının içi gibi uzun ve karmaşıktı.

Loş bir ışıkla aydınlatılmış koridorda yolumu bulmaya çalıştım. Arada sırada siyah böcekler ellerimin yakınından hızla geçip gidiyorlardı. Bir yerlerde damlayan suların sesini duyabiliyordum.

Sığınağın içinde bir rüzgâr esiyordu. Bir insanın nefesi kadar iç karartıcı, soğuk ve nemli bir rüzgâr.

Kaybolduğumu sandım. Ama kaybolmamıştım. Yolda bir işaret buldum.

Koridorun iki yola ayrıldığı yerde zemine beceriksizce çizilmiş kocaman bir ok duruyordu. Oka doğru ilerleyip elimle dokunmaya çalıştım. Kanla çizilmişti. Birisi o oku kanla çizmişti. Ve kimsenin gözünden kaçmayacak kadar da büyük bir ok çizmişti. Kan henüz kurumamıştı. Çizileli çok olmadığı aşikardı.

Okun gösterdiği yöne doğru bakınca, okun ne amaçla orada durduğunu hemen anlamıştım. O tarafta biri yatıyordu.

Çoktan ölmüş olduğunu varsayarak yerde yatan adama doğru koştum.

Yan yatmış, uzanıyordu. Daha doğru dürüst adama yaklaşmasam da iki elinin harap halde olduğunu görebiliyordum. Cildi, etini açık edecek kadar soyulmuştu. Dirseklerinden bileklerine kadar teni sanki bir şeyin arasına sıkışmış gibi soyulmuştu, ellerinin arkası ve avuç içleri de dahil olmak üzere. Ne var ki kollarının diğer taraflarına neredeyse hiç dokunulmamıştı, hâlâ sağlamlardı. Böyle bir hale gelene kadar ne tür bir saldırıya uğramıştı merak ediyorum.

Ayaklarında, ayakkabılarını bile delip geçen iki koca delik duruyordu. Ayak tabanlarına kadar uzanan deliklerden hâlâ az da olsa kan akıyordu. Hayretler içerisinde kalmıştım.

Cesetler kan akıtmazlardı. Hâlâ kan akıtıyor olması bu adamın henüz ölmediği anlamına geliyordu.

Onu sırt üstü çevirdim. Bu simayı bir yerlerden hatırlıyordum. Evime saldıran polislerden biriydi, genç olan. Ve şimdi buraya yığılmış halde uzanıyordu.

“Uyan hadi. Bunu sana kim yaptı?”

Genç polisin gözleri yanağına vurmamla birlikte hafifçe aralanmıştı.

Suratı, bütün kanı çekilmişçesine bembeyazdı. Ancak en sonunda bakışları netleşti. O bakışlar beni buldu. Neye doğru baktığını anlaması biraz zaman aldı.

“Ne olur dur!”

Polis aniden beni itip yuvarlanarak geri çekildi. Hızlı ve kesik bir nefes aldıktan sonra çaresizce artık kendi isteğiyle oynatamadığı uzuvlarını kullanmaya çalışarak kaçmaya çalıştı.

“Dur, bekle!”

“Bir adım daha yaklaşayım deme! Lütfen dur! Yalvarırım!”

“Bekle bir dakika! Sakinleş! Sana zarar vermeyeceğim.” Yaklaşıp onu omzundan yakaladım.

Şiddetle hareket etmeye ve direnmeye devam eden kollarını itip gözlerinin içine baktım. “Kim yaptı bunu sana? Burası sizin sığınağınız değil mi? Diğerlerine ne oldu?”

Polis en sonunda birazcık kendine gelebilmişti. Gözleri gitgide netleşirken bir sağa bir sola hızlı hızlı hareket ettiler. Etrafında olan biteni kavramaya çalışıyordu.

“O... O herif nereye gitti? Senin dostun değil miydi o?”

“O herif derken?”

Polisin gözlerini takip edip etrafımı kontrol ettim. Ama etrafta kimsecikler yoktu.

Büyük bir depoydu burası. Bir zamanlar tahliye anında su ve yiyecek depolayabilmek için kullanılan devasa bir alan. Şimdiyse içinde hiçbir şey depolanmamış, kocaman ve bomboş bir yerdi. Tek bir insanın iki eliyle kavrayabileceğinden çok daha büyük duran sütunlar cansız kadim askerler gibi dizilmişlerdi.

“O... Dedi ki... Buradan kaçış yokmuş.” diye konuştu polis abartılı, tatsız bir sesle. Sanki ateşi çıkmış da kendi kendine sayıklıyormuş gibi. “Bir de buradaki herkesin öldürülmesini istemiyorsam ona tablonun nerede olduğunu söylemem gerektiğini söyledi.”

“Herkesin mi?”

Etrafıma baktım. Etrafta hâlâ kimsecikler yoktu. “Diğerleri nerede?”

Polis kafasını dehşetle salladı. Ardından parmağıyla odanın arkasını işaret eti.

Ayağa kalkıp baktım. Yalnızca bir karanlık hakimdi oraya. Loş ışığın artık erişemediği noktada koridora bağlanan bir çıkış vardı. Daha da yoğun bir karanlığa gömülmüş olan koridora...

Oraya doğru ilerledim. İçime bir his doğmuştu.

Koridorun sonuna ulaştığımda karanlığı dağıtmak için bir kibrit yaktım. Daha yere bakmadan bile orada ne yattığını çoktan anlamıştım.

Kan gölünde boğuluyormuş gibi duran bir adam yüzüstü yere yığılmıştı. Kolları çaresizce iki yana açılmıştı. Kan gölünün içinde yatarken adeta bulutların üstünde kestiriyormuş gibi gözüküyordu. Arkasında bir başkası daha vardı. Bedeni dokuz sayısının şekline benzer halde kıvrılmış, iki kolunu da içe doğru katlamıştı. Karanlığın ardında bundan daha fazlası vardı, kanın kokusu daha şiddetli geliyordu burnuma.

İçime bir his daha doğdu.

Acaba... yeraltı sığınağındaki herkes öldürülmüş olabilir miydi?

Yakınımda yatan bir adama yaklaşıp nabzını kontrol ettim. Yaşıyordu, bu kadar çok kan kaybettiğinden pek yaşıyormuş gibi gözükmese de. Hafifçe nefes alıp veriyordu. Durumunu inceledim. Vücudu keskin bir bıçakla defalarca kez kesilmişti. Ancak kesikler kan damarlarına dik atılmıştı. Böyle enlemesine kesiklerde kanama, boylamasına atılan kesiklere göre nispeten hızlı azalırdı. Kesilip kanatılan noktalar da atardamarlara zarar vermeyecek şekilde özenle seçilmişti. Bu manzara bana usta bir ressamın elinden çıkmış sanat eserlerini anımsatıyordu. O adama en ince ayrıntısına kadar hesaplanmış hamlelerle acı çektirmişti, sırf adamın ölmesine engel olmak için. Hayatta kalmayı başaran o değildi. Kendisine saldıran tarafından hayatta bırakılmıştı. Harikulade bir işçilik. Benimkilerden çok daha farklı yetenekler barındıran, dünyanın karanlık tarafından çıkagelmiş birisinin çıkardığı bir iş.

Bu adamlar şiddete ve saldırılara karşı hazırlıklı olmalıydılar. O halde söz konusu saldırgan ne tür bir saldırgandı ki onları bu kadar kolay bir şekilde alt etmişti? Ve onu da geçtim nasıl onlara bu şekilde, ölmeyeceklerini garanti ederek işkence edebilmişti? Ve gayesi neydi?

Az önceki polis eğer tablonun yerini söylemezse herkesin öldürüleceğine dair tehdit edilmişti. Demem o ki ona işkence eden kişi tablonun yerini öğrenmek istiyordu. Bu da o kişinin benim düşmanım olduğu anlamına geliyordu.

Birden dondurucu bir soğuğun bağrında kalıp bir dağın tepesinde kaybolmuş, üzerinde yalnızca iç çamaşırı olan biri gibi hissettim. Elimde ne kendimi sarıp sarmalayabileceğim bir şey vardı ne de kaçacak bir yol. O mat karanlığın ötesinde beni parçalara ayırmak için can atan bir canavar bekliyor.

Derhal geri çekildim. Bilinci hâlâ yerinde olan polis memurundan bir yol tarifi isteyip buradan ayrılacaktım. Böylece belki beni tehdit eden işkenceci de buradan ayrılır, bu ölümün kıyısındaki adamları serbest bırakırdı.

Fakat daha ben polise ulaşamadan bütün tünel sarsılmaya başlamıştı.

Sarsıntının beraberinde bir gümbürtü koptu. Ayakta duramadığımdan duvara tutunmak zorunda kaldım. Görebileceğim üzere beton sarsılıyor ve parça parça dökülmeye başlıyordu.

“İşte... başladı.” Bir ses duydum. Az önce tanıştığım genç polisin sesiydi bu. Ona doğru döndüm.

Polis tir tir titriyordu. O gözler kıyametin gelip çattığını biliyormuşçasına bakıyorlardı. Kalkmasına yardım ettim. O ise etrafına bakmadan, ateşi çıkmış hasta bir adam gibi atıp tutmaya başladı.

“Geliyorlar. Geliyorlar. Hepimiz öleceğiz. Korkuyu bize karşı kullanıyor o. Hayal gücünü bize karşı kullanıyor o. Hiç kimse kendi hayal gücüne galip gelemez. O bütün çıkışları kuşatıp hepimizi diri diri yakacak.”

“Hey. Kendine gel! O da kim? Ne olacak?”

Polis bakışlarını bana çevirdi. Gözlerindeki ışık soluk ve beyazdı. Bakışlarının derinliklerinden fışkırıp da gelmiş, neredeyse bana bile bulaşabilirmiş gibi duran bir korku vardı o ışıkta.

“O adam Liman Mafyasından.”

Liman Mafyası.

Bu kelimelerin ne anlama geldiğini anlamayacak kadar cahil değildim.

Bu şehrin en karanlık köşelerinde, geceleyin esen bir meltem gibiydi onlar. Karanlığın içinde nereye gidersen git peşini bırakmaz ve o pençelerini çıkarıp boğazını parçalarlardı. Kimsenin karşı çıkamayacağı birer Ölüm Tellalı. Ve şimdi bu tarafa doğru geliyorlardı.

Bir başka saldırı sesi daha yankılandı. Etraf nöbet geçiren devasa bir yaratığın iç organları gibi titrerken oluşan çatlaklar duvarlarda kıvrılarak ilerlediler. Görünüşe göre sandığımdan da az vaktimiz vardı.

“Demek durum bu.” dedim polise. “Çok yakında bu yer kuşatılacak ve Liman Mafyası gelip hepimizi öldürecek. Ama tablonun nerede olduğunu söylersem herkes kurtulacak.”

“Sanırım... öyle.” diye cevap verdi polis beti benzi atmış bir suratla. “Adamın kimsenin canını almak gibi bir niyeti yok. Ona göre bizim canlarımız, dışarıdaki yabani otlardan daha değersiz. Yalvarırım. Lütfen kurtar beni. Bu örgütü terk edeceğim. Yemişim suç işleyerek kazandığım parayı, artık o canavarın yaşadığı dünyada yaşamak istemiyorum ben. O yüzden ne olur bana yardım et. Ölmek istemiyorum.”

Genç polise baktım. İliklerine kadar korkmuş haldeydi. Korku; benliğini gölgede bırakmış, onu yetişkin bir insandan tek bildiği titremek olan bir varlığa çevirmişti.

Gözlerine hakim olan ışığın ardında o adamı görebiliyordum. Korkuyu yönetebilen o adamı. Liman Mafyasının iblisini. Polisin korkularının iplerini çekip onu bir kukla misali oynatarak benimle konuşuyordu.

“Tabloyu bana ver.“

“Reddediyorum.” diye başladım konuşmama. “Birincisi, onun şiddete başvurarak diğerlerine boyun eğdirmesine katlanamıyorum. İkincisi, tablo bana ait değil. O tablo bir başkasına ait. Hayatım pahasına istediğim gibi değiş tokuş edebileceğim bir şey değil o. Üçüncüsü, o tablonun pek de bir değeri yok artık. Bırakın beş yüz milyonu, büyük ihtimalle elli bin yen bile etmez o şey. Ona tabloyu versem de vermesem de o adamların bizi serbest bırakacağını sanmıyorum.”

“Yine de! Ona tabloyu vermezsen herkesi öldürülecek-”

“Ve dördüncüsü...” diye yarıda kestim polisin lafını. “O beni öldüremez. Bu koşullar altında bile. Çünkü tablonun nerede olduğunu bilen tek kişi benim. Liman Mafyası buranın etrafını sarıp buradaki herkesi öldürebilir. Ama beni sağ bırakmaları gerekecek. Çünkü o istihbarat yalnızca benim aklımda yatıyor. Ancak tablonun nerede olduğunu şimdi söylersem artık bu yalnızca bana ait bir sır olmaktan çıkar ve bu da canımın değerini azaltır. Sonra da Liman Mafyasının beni hayatta bırakıp bırakmayacağı da bahtıma kalır artık.”

“Sen... Neden bahsediyorsun sen!?” Adamın sesi adeta bir çığlığa dönüşmüştü. “Ya ben ne olacağım? Biz ne olacağız?”

“Sizler birer suçlusunuz.” diye konuştum bastırılmış bir ses tonuyla. “Daha da kötücül bir örgüt tarafından yerle bir edilecek olsanız da bu doğanın bir kanunu, o kadar.

“Seni var ya...!”

Hâlâ yerde yatan polis sakladığı silahı hızlıca çekip bana doğrulttu.

Bir adım gerileyip silahı incelemeye başladım. Siyah, 9 mm’lik bir otomatik tabancaydı bu. Namlusu direkt bana doğrultulmuştu. Otomatik bir silah olduğu için ateşlemeden önce silahı kurmasına gerek yoktu. Yaralı bir kolla bile kolaylıkla bir el ateş edebilirdi.

“Dediğimi duymadın mı?” Ellerimi havaya kaldırıp konuştum. “Ben ölürsem bilgi sonsuza dek kaybolacak. Beni silahla tehdit etmenin bir anlamı yok.”

“Evet, bu doğru. Bu yüzden böyle burnun havada konuşup duruyorsun.” Gözlerini takıntılı bir çaresizlik bürümüştü. “Kendi güvenliğini sağlayabilecek tek kişi sensin sanıyorsun. Bundan nefret ediyorum. Öte yandan ya ben ne olacağım? Öleceğim tabii ki. Sen bir şey desen de demesen de. Sonum böyle olacaksa ben de en azından seni tam buracıkta vurup ölmeden önce keyfimi yerine getiririm. Buna ne dersin? Bakalım şimdi de öyle rahat rahat konuşabilecek misin.”

Çaresizlik içinde boğulan adama baktım sessizce. Yaşamak isteyen ve bunun için çığlık çığlığa yalvaran insana. Beni gerçekten de vuracaktı. Bir an bile tereddüt etmeden. Bunu yapacağını yeterince beklersem eninde sonunda şafağın sökeceğini bildiğim kadar iyi biliyordum.

“Hadisene. Konuş.”

“Pekâlâ.” dediğimi duydum. “Bunu bu kadar kafaya koyduysan konuşmaktan başka çarem yok gibi. Bilsen de bilmesen de bir şey fark eder mi emin değilim gerçi... O tablonun sahibi olan varlıklı adam yedi yıl önce öldürüldü. Onu kendi ellerimle öldürdüm. Bu benim son görevimdi.”

Ve böylece hikayemi tane tane anlatmaya koyuldum.

꒷꒦꒷꒦꒷꒦꒷꒦꒷꒦꒷꒷꒦꒷꒦꒷꒦꒷꒦꒷꒦꒷꒷꒦꒷꒦꒷꒦꒷꒦꒷꒦꒷꒷꒦꒷꒦꒷꒦꒷꒦꒷꒦꒷

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi