Action,Comedy,Drama,Fantasy,Historical,Isekai,Josei,Mystery,Novel,Psychological,Romance,Seinen,Shoujo,Tragedy,Villainess
Bölüm 2.2
Yeni Gözde Cariye
Bölüm 2.2: Yeni Gözde Cariye
Bu sırada, divandan sonra Xiahou Dan, Yu Wanyin’le Xiahou Bo hakkında konuşuyordu. “Tam bir kötü adam, hem de öyle böyle değil. Ruh göçü geçirmiş olsun ya da olmasın, kötü olduğu kesin.”
“Bu çok tehlikeli. Ondan daha kötü birer kötü adam olmanın bir yolunu bulmalıyız.” dedi Yu Wanyin.
“Onun emrindeki Xu Yao, önümüzdeki birkaç gün içinde o yıllarda yaşananları araştırıyor olmalı. Ne yazık ki Prens Duan’ın aleyhine karşı elimizde hiçbir kanıt yok…”
“Kanıt uydurulabilir.” dedi Yu Wanyin.
“Harika.”
Yu Wanyin sırıtarak onunla beşlik çaktı.
“Hayır, bir daha düşündüm de,” dedi Xiahou Dan, “‘Sadık bir bakana iftira atmak’ gibi bir şey genellikle geride iz bırakmaz. Kanıt bulması şüpheli olur.”
“O zaman şöyle yapalım. Önce ona, Prens Duan’ın şüphelenmesini önlemek için yaşlı babasını ancak gizlice ve Prens Duan’a haber vermeden geri getirebileceğimizi söyleyelim… Sonra da yaşlı babasını geri getirme sürecinde kasten bir hata yapalım ki sırrın açığa çıktığını sansın.”
Xiahou Dan ne demek istediğini anladı. “Sonunda da birini yaşlı adamı öldürmesi için gönderip suçu Prens Duan’ın üzerine mi atalım?”
“Ama senin adamların Xu Yao’nun yaşlı babasını kurtarmak için türlü zorluklara göğüs germeli, hayatlarını tehlikeye atmalı.” diye ekledi Yu Wanyin.
“Harika.” dedi Xiahou Dan.
Yu Wanyin şeytani bir şekilde sırıtarak onunla tekrar beşlik çaktı.
***
Kütüphane su kenarına inşa edilmişti. Pencerenin dışında görünen manzara da ışıl ışıl parlayan dalgalarıyla oldukça güzel bir görüntü sunuyordu.
Yu Wanyin giriş işlemlerini tamamladıktan sonra kendinden emin bir şekilde yerine oturdu.
İki saat boyunca tüm dikkatini tarım ürünleriyle ilgili bilgileri araştırmaya verdi. Ancak hiçbir şey bulamayınca dikkati yavaş yavaş dağıldı. Bir şirket kölesinin içgüdüleri mantığının önüne geçti ve pirinç kâğıdının üzerine karalamalar yapmaya başladı.
Tam o sırada kütüphanenin dışından genç bir hadımın sesi duyuldu, “Prens Duan geldi.”
Şüphe çekmemek için Yu Wanyin’in masası, ikinci kattaki pencerenin yanında, derinlerde bir yere kurulmuştu. Buraya yazılı bir emir olmadan kimse giremezdi.
Ancak saray halkı şartlara uyum sağlamaya alışkındı ve kime yaranacağını iyi bilirdi. Yu Wanyin aşağıdan belli belirsiz bazı sesler duydu. Xiahou Bo’nun ne söylediğini anlayamasa da ardından merdivenlerden yukarı çıkan ayak sesleri geldi.
Adımlar telaşsız ve kararlıydı. Yu Wanyin, merdivenlere bakan kitaplığın arasındaki boşluklardan baktı ve Xiahou Bo’nun içeri girdiğini gördü.
Bugün Wei ve Jin hanedanları tarzında giyinmişti; geniş cübbesinin kolları boldu, uzun saçlarının yarısı bağlanmış, yarısı ise serbest bırakılmıştı. Böyle ağır ağır yürürken ay gibi parlak, son derece zarif görünüyordu. Yu Wanyin onun ileride işleyeceği korkunç eylemleri bilmesine rağmen, ilk bakışta yine de içinden ona bir “güzel” demeden edemedi.
Birkaç saniye sonra başka biri de merdivenlerden çıktı. Sıradan bir bilgin gibi giyinmişti; yüzünde acı ve derin bir nefret ifadesi vardı. Bu, muhtemelen hafifçe kılık değiştirmiş haldeki Xu Yao olmalıydı.
Bunların burada ne işi var?
Yu Wanyin yerinden kıpırdamadan oturdu ve bu bedenin asıl sahibi olsaydı nasıl davranması gerektiğini düşünmeye başladı.
Ah, doğru. Asıl sahibi Prens Duan’a gizliden gizliye âşıktı.
İkisi ciddi ciddi kitap arıyormuş gibi davranıyor, sağa sola bakarak yavaşça Yu Wanyin’in bulunduğu köşeye yaklaşıyordu.
Rol yap, sadece rol yapmaya devam et.
Yu Wanyin, “……”
Sonunda Xiahou Bo farkında olmadan başını çevirdi. Sanki Yu Wanyin’in varlığını ancak o anda fark etmiş gibi, “Yu Hanım,” diye haykırdı.
Yu Wanyin hemen ayağa kalktı, “Ekselansları, Prens Duan.” Utangaç ve çekingen bir tavırla onu selamladı.
Orijinal hikâyeye göre Xiahou Bo ile Yu Wanyin, Yu Wanyin saraya girmeden önce Fener Festivali sırasında çiçek pazarında bir kez karşılaşmışlardı. Yu Wanyin gizlice evden dışarı çıkıp sokaklarda dolaşırken kılık değiştirmiş Xiahou Bo ile karşılaşmıştı.
Kız, gizemli ve yakışıklı genç adama ilk görüşte aşık olmuş, eve döndükten sonra aşk acısı çekmeye başlamış ve cariye olarak saraya girmeyi reddetmişti. Xiahou Bo birlikte geçirdikleri zamandan hoşlanmış olsa da kısa süre sonra bu olayı unutmuştu.
Daha sonra Yu Wanyin, ailesinin baskısıyla gönülsüzce saraya girmek zorunda kalmıştı. Xie Yong’er’in Prens Duan’la yeniden karşılaşmalarına ilişkin hikâye noktasını ortadan kaldırmasıyla Yu Wanyin, Ruh Göçü: Şeytanın Sevgili Eşi boyunca aşk acısı çekmeye devam etmişti. Ve Xiahou Bo ise başından sonuna kadar yalnızca Xie-Niang’ı* sevdi.
* Niang, Niangniang ile aynı kelimeden gelir. Ancak burada eşine hitap etmenin samimi bir biçimi olduğuna inanıyorum.
Yu Wanyin, karşısındaki Xiahou Bo’nun bu dünyanın asıl Xiahou Bo’su olup olmadığından emin değildi ve onun neden kendisini aradığını da anlayamıyordu.
Tedbiri elden bırakmamak için senaryoya uygun davranmaya karar verdi.
Yu Wanyin kirpiklerinin arasından sessizce ona baktı. Gözlerinde hafif bir hüzün vardı, “Ekselansları buraya neden geldiniz?”
“Bir kitap arıyordum ama az önce bulamadım. Belki de yanlış hatırlıyorumdur.” Xiahou Bo akıcı bir şekilde cevap verdi.
“O hâlde Ekselansları, lütfen kitabın adını söyleyin, sizin bulmanıza yardım edeyim.”
Xiahou Bo buna cevap vermek yerine ona gülümsedi, “Hanım’ın* burada bir kitap derlediğini duydum?”
* Burada ona Yu-Niangniang diye hitap ediyor. Bu bağlamda 娘娘, “Hanım” anlamında kullanılmış.
Yu Wanyin başını eğdi, “Yalnızca bazı şiirleri derliyorum. Majesteleri, bütün gün yan sarayda sıkıldığımı görünce bana yapacak bir iş buldu.”
“Yu Hanım’ın edebî yeteneği gerçekten takdire şayan.”
Artık birbirlerine daha yakın oldukları için Yu Wanyin, Xiahou Bo ile Xiahou Dan’ın gerçekten kardeş olduklarını daha net görebiliyordu.
İkisi de oldukça açık tenliydi ve yüz hatları yüzde yetmiş ila seksen oranında birbirine benziyordu. Ancak Xiahou Dan’ın solgunluğunda hastalıklı bir görünüm vardı; gözleri kasvetliydi ve sanki alnına “kötü adam” kelimesi kazınmış gibiydi.
Öte yandan Xiahou Bo ise âdeta yeşimden oyulmuş bir heykel gibiydi; sakin ve sıcak, insana bahar esintisini hatırlatan bir havası vardı.
Onun kin besleyen ve bir şeyler planlayan kişi olduğuna inanmak gerçekten zordu.
Yu Wanyin, onun hâlâ asıl hâli olup olmadığını tavırlarından anlamaya çalışırken farkında olmadan biraz fazla uzun süre baktı. Bunun üzerine Xiahou Bo gülümsedi, “Birkaç gün önceki saray ziyafetinde de Yu Hanım bana aynı şekilde bakmıştı; sanki kafanız karışmış gibiydi.”
Yu Wanyin’in kalbi bir an tekledi. Zihni hızla çalışmaya başladı ve yumuşak bir şekilde iç çekti, “Fener Festivali’nde tanıştığım o genç beyefendinin aslında ünlü Prens Duan olduğunu öğrenmek beni biraz şaşırttı.”
Açıklaması mantıklı ve ikna ediciydi; şüphe uyandıracak hiçbir açık kapı bırakmıyordu.
Xiahou Bo da iç çekti, “O sırada kılık değiştirmiş hâlde dolaşıyordum ve kimliğimi açıklamam mümkün değildi. Umarım Yu Hanım beni bağışlar.”
Şu anki skor 0 : 0.
Yu Wanyin sorgulamaya devam etti, “Sarayın içinde haberler pek kolay yayılmıyor. Ailem acaba iyi mi, merak ediyorum.”
Asıl hikâyeye göre babası önemsiz bir memurdu ve Xiahou Bo onu da tanıyordu. Eğer karşısındaki gerçekten asıl Xiahou Bo ise buna cevap verebilmeliydi.
“Onu en son gördüğümde Alt Bakan Yu’nun sağlığı yerindeydi. Görünüşe göre yakın zamanda çay seremonilerine ilgi duymaya başlamış.”
Skor hâlâ 0 : 0.
Yu Wanyin gözlerini beklentiyle ona dikerek bir sonraki hamlesini hızla düşünmeye başladı.
Xiahou Bo ise inisiyatifi ele aldı ve iç çekti, “Fener Festivali’ndeki o ayrılıktan sonra, Yu Hanım’ı neredeyse tanıyamaz hâle geldim.”
Yu Wanyin, “…”
Onun karakteri saf ve narin bir çiçek olarak tasarlanmıştı; ağır makyajlı Xie Yong’er’in yanında gölgede kalması gerekiyordu. Kalbi Prens Duan’a ait olduğu için tirandan her zaman korkuyor ve ona karşı kin besliyordu. Sonunda da Xie Yong’er’den intikam almak için saraydaki entrikaların içine sürüklenmişti.
Ama şimdi, Xiahou Bo’nun gözü önünde erkenden baştan çıkarıcı bir cariye rolüne bürünmüş, tirana gülümseyip cilveleşiyordu…
Yu Wanyin’in kalbi hızla çarpmaya başladı.
Asıl hikâyede Prens Duan’ın Yu Wanyin’e zerre kadar ilgisi yoktu. O hâlde bu değişiklikleri nasıl fark edebilmişti?
Beni yalnızca iki kez gördün ama bu değişiklikleri bu kadar net bir şekilde fark ettin. Bunda şüpheli bir şey olmalı, değil mi?
Kanıt hâlâ yeterli değildi ama skoru 0,5 : 0 olarak kabul edelim.
Yu Wanyin, narin çiçek imajını kurtarmaya çalışarak acı bir gülümseme takındı, “Bu iç saraya girip de değişmeden kalmak kimin harcı ki? Değişmeyenlerin hepsi bu kırmızı duvarların altında toza dönüştü. Ben…” Biraz dalgın görünerek devam etti, “Ben sadece hayatta kalmak istiyorum.”
Xiahou Bo duraksadı, “Yu Hanım, bunu duymamış gibi davranacağım. Lütfen bunu başka hiç kimseye söylemeyin.”
Yu Wanyin aceleyle ağzını kapattı ve arkasında duran Xu Yao’ya gizli bir korkuyla baktı, “Yanlışlıkla söyledim.”
Xiahou Bo gülümsedi, “Bu benim arkadaşım. Söylediklerinizi başkasına anlatmaz.”
Yu Wanyin başını salladı.
Güzel! 0,5 : 0 öne geçtim.
Xiahou Bo yeniden ona selam verdi ve tam ayrılmak üzereyken bakışları pencerenin yanındaki çalışma masasına kaydı, “Yu Hanım resim mi yapıyordunuz?”
“…”
“…”
Yu Wanyin’in zihnindeki skor tabelası paramparça oldu.
Az önce uyuklarken tembel tembel, çocukça bir şekilde bir kaplumbağa çizmişti.
Madem ki görülmüştü, saklamanın artık bir anlamı yoktu. Yu Wanyin, hoşlandığı kişinin karşısında utanan genç kız rolünü oynadı. Yüzü utançtan kızararak, “Pencerenin dışındaki gölette bir şey yüzdüğünü gördüm ve öylesine çiziverdim,” dedi.
Xiahou Bo kaplumbağaya bakakaldı. Gözünün kenarı hafifçe seğirdi.
“Bu resim, hmm…”
Yu Wanyin’in kulakları kan damlayacak kadar kızardı. Dişlerini sıkarak resmi kaptı ve yırtmaya hazırlandı, “Ekselansları, lütfen bakmayın.”
Xiahou Bo onu durdurdu, “Kendine özgü, naif bir çekiciliği var. Onu yok etmek yazık olur.”
Yüz ifadesini güçlükle koruyan Yu Wanyin, “?” diye düşündü.
Kendi söylediklerini duyuyor musun? Bu insan dili mi şimdi?
Yu Wanyin temkinli bir şekilde sordu, “Ekselansları bunu beğendiniz mi?”
“Oldukça hoşuma gitti. Eğer Yu Hanım bunu saklamak istemiyorsa, bana verebilir misiniz?”
Yu Wanyin bunun bir tuzak olduğunu sezdi ama yalnızca boyun eğebilirdi, “Ekselansları sakıncasını görmüyorsa, elbette alabilirsiniz.”
Xiahou Bo gülümsedi, “Teşekkür ederim, Yu Hanım. Bu iyiliğinizin karşılığını başka bir gün ödeyeceğim.”
Yu Wanyin, “?”
Yu Wanyin onun belindeki apaçık yeni olduğu belli olan işlemeli koku kesesine baktı. Asıl metinde bu, onunla Xie Yong’er arasında değiş tokuş edilen bir nişaneydi.
İki tarafı da idare ediyor, gerçekten de Prens Duan’a yakışır bir hareket.
Ötekini bekletirken burada da flört ediyorsun. Ne planlıyorsun?
Xiahou Bo, çizimle birlikte oradan ayrıldı.
Kütüphanenin dışında Xu Yao’ya kayıtsızca sordu, “Herhangi bir şey fark ettin mi?”
Xu Yao uzun süre düşündü, “Sadece bu görüşmeden yola çıkarak derin bir entrika göremedim. Ancak gözleri keskin ve canlıydı; zihninden pek çok şey geçtiği belli. İmparatorun gözdesi olmasına şaşmamalı.”
“Davranışlarında tuhaf bir şey olduğunu düşünüyor musun?”
Xu Yao şaşırdı, “Tuhaf mı? Ne demek istiyorsunuz, Ekselansları?”
Xiahou Bo gülümsedi ama başka bir şey söylemedi.
Kaplumbağa çizimini eline aldı ve ışığa doğru kaldırarak inceledi. Görünüşe göre resmi oldukça ilginç bulmuştu. Ardından emretti, “Saraya girmeden önce herhangi bir resim ya da yazı bırakıp bırakmadığını araştırın.”
***
Yu Wanyin dönüp hızla yan sarayına gitti ve hizmetçisi Xiao Mei’yi çağırdı, “Daha önce hiç resim yaptığımı hatırlıyor musun?”
Xiao Mei şaşkına döndü, “Hanımım, siz eskiden resim mi yapardınız?”
Yu Wanyin sevinçle yerinde zıpladı, “Hiç resim yapmamışım, neyse ki!”
***
Ayın ilk günüydü ve haremdeki cariyelerin Dul İmparatoriçe’ye saygılarını sunmaları gerekiyordu.
Normalde her sabah ve akşam ziyaret etmeleri gerekirdi, ancak Dul İmparatoriçe huzuru sevdiğinden bu kuralı değiştirmiş ve ziyaretleri yalnızca her ayın birinci ve on beşinci günleriyle sınırlandırmıştı. Doğal olarak bu günler, saray entrikalarının değişmez günlerine dönüşmüştü.
Yu Wanyin geldiğinde, Dul İmparatoriçe dışında herkesin erkenden geldiğini gördü.
Soylu Eş Wei*, salonda oturmuş, fincanındaki çay yapraklarını karıştırıyordu. Yu Wanyin’e şöyle bir bakıp konuştu, “Cariye Yu şu sıralar oldukça rağbet görüyor anlaşılan. Bu kadar geç gelip hepimizi beklettiğine şaşmamalı.”
* Haremdeki rütbeler, bildiğim kadarıyla, kabaca şöyledir:
[ol]
1. İmparatoriçe, resmî eş2. İmparatorluk Soylu Eşi 3. Soylu Eş 4. Eş 5. İmparatorluk Cariyesi 6. Soylu Hanım 7. Birinci Sınıf Kadın Görevli 8. İkinci Sınıf Kadın Görevli [/ol]
Dolayısıyla Soylu Eş Wei’nin rütbesi Yu Wanyin’den daha yüksektir.
Yu Wanyin, “…”
İşte başlıyor.
Soylu Eş Wei’nin arkasındaki hizmetçi, “Hanımımın ilgilenmesi gereken pek çok mesele vardı ve Yu Hanım’ın artık Eş Yu unvanını taşıdığını unutmuş,” dedi.
Soylu Eş Wei hafifçe güldü, “Demek öyle.”
Yu Wanyin, “…”
Zihnini zorlayarak sonunda bu kişinin kim olduğunu hatırladı.
İmparatoriçe’nin ölümünden sonra orta saraydaki makam boş kalmıştı. Şu anda Soylu Eş Wei hiyerarşinin en tepesindeydi. İmparatorluk Eğitmeni Wei’nin kız kardeşiydi, Dul İmparatoriçe’nin büyük gözdesiydi ve ailesinin gücünü kullanarak hareme hükmediyordu.
Yaklaşık beş bölüm sonra Xie Yong’er tarafından yenilgiye uğratılacak ve hikâyeden silinecekti.
Yu Wanyin ona yürüyen bir cesede bakar gibi baktı ve sakin bir şekilde formaliteleri yerine getirdi. “Bu küçük kardeşiniz yolda biraz gecikti. Umarım kız kardeşlerim beni suçlamazlar.”
Soylu Eş Wei çay fincanını ‘çat’ diye masaya vurdu, “Senin şu yüz ifaden de neyin nesi?”
Yu Wanyin gözlerini yere indirip gözyaşlarını zorla tutuyormuş gibi yaptı, “Bu kız kardeşiniz hatasını biliyor.”
Eş Wei’nin arka tarafında oturan Eş Zhuang küçümseyerek güldü, “Bir şey yüzünden geciktiğini söylüyor. Bakalım neymiş bu kadar önemli olan şey? Şakayık Bahçesi’ndeki hizmetkârlardan biriyle yine buluşmuş olamaz, değil mi?”
Yanındaki Cariyе He de lafa karıştı, “Abla, insan böyle düşünmeden konuşmamalı. Yine Majesteleri’nin huzurunda ağlayıp sızlanırsa o zaman…”
“O zaman ne olacak?” Xiahou Dan’ın sesi duyuldu.
Cariyeler sessizliğe büründü.
Suç mahalli bir anda pıtırtılar eşliğinde diz çöken insanlarla doldu.
Xiahou Dan, az önce Soylu Eş Wei’nin oturduğu yere oturdu ve Yu Wanyin’e yaklaşmasını işaret etti. “Az önce ne hakkında konuşuyordunuz?”
Yu Wanyin tereddüt etti, “Majesteleri’ne cevap vereyim…”
Gözleriyle sessizce ona sordu: Sen neden buradasın?
Xiahou Dan çenesini kaldırdı: Beni boş ver, rolüne devam et.
Yu Wanyin bir an düşündü ve hemen masum rolüne büründü, “Majesteleri’ne cevap vereyim, sadece kız kardeşler arasında edilen boş bir sohbetti. Sözü edilmeye değecek bir şey yoktu.”
“Öyle mi?” Xiahou Dan ince parmağını kaldırıp Cariyе He’yi işaret etti, “Sen konuş.”
Cariyе He hâlâ dizlerinin üzerindeydi, yüzü korkudan bembeyaz olmuştu. “Bu kulunuz suçludur.” Daha fazlasını söylemeye cesaret edemedi.
Xiahou Dan başını salladı, “Pekâlâ. O hâlde işi basit tutalım.”
Elini şöyle bir hareket ettirdi. Muhafızlar hemen öne çıktı. Cariyе He’nin çığlıkları, sürüklenerek götürülürken yavaş yavaş uzaklaştı.
Xiahou Dan ardından Eş Zhuang’ı işaret etti, “Şimdi sen.”
Eş Zhuang’ın gözleri karardı, neredeyse yere yığılacaktı. “Bu kulunuz… Bu kulunuz yalnızca küçük kız kardeşine Majesteleri’ne gönülden hizmet etmesini hatırlatıyordu…”
Xiahou Dan’ın eli yeniden kalktı.
Yu Wanyin hemen hafifçe öksürdü.
Xiahou Dan’ın neden birdenbire böyle bir gösteri sergilediğini anlamıyordu. Yoksa gerçekten role kendini kaptırmış ve onu savunmak mı istiyordu?
Daha önce Yu Wanyin saray entrikaları hakkındaki romanları yalnızca vakit geçirmek için okumuştu. Ama şimdi ruh göçüyle buraya gelip her şeyin belirsiz olduğu böylesine tehlikeli bir ortamda yaşamaya başlayınca, diğer karakterlere karşı daha fazla empati hissetmeye başlamıştı. Sonuçta hepsi bu sistemin kurbanıydı. Eş Zhuang ve Cariyе He de hayatta kalabilmek için Soylu Eş Wei’nin eteğine tutunuyorlardı.
Bu ikisi gerçekten ciddi bir şey yapmış olsalardı o başka bir mesele olurdu. Ama şu an yaptıkları yalnızca birkaç sert söz söylemekten ibaretti ve bunun karşılığında ölüme mahkûm edilmek üzereydiler. Yu Wanyin bu durum karşısında kendini huzursuz hissetmeden edemedi.
Fakat Xiahou Dan’ın aniden sergilediği bu oyunun altında başka bir anlam olup olmadığından da korkuyordu. Araya girerse işler ters tepebilirdi. Bu yüzden tereddüt etti.
Yu Wanyin sessiz kaldı. Ama Xiahou Dan ona bir bakış attı ve ardından elini geri çekti.
“Onları Soğuk Saray’a gönderin.”
Sonra bir muhafıza sordu, “Az önce dışarı sürüklenen kişi daha gömülmedi, değil mi?”
Muhafız, “…”
Muhafız, “Anlaşıldı. Gidip onları durduracağım.”
Diz çökmüş eşlerin arasında Xie Yong’er sessizce gözlerini kaldırıp Yu Wanyin’e baktı. Yüzünde belli belirsiz bir şaşkınlık vardı.
İki top yemi karakter sahneden çıkarılmıştı ve herkes krizin geçtiğini düşünerek gizlice rahatlamıştı. Ama ardından Xiahou Dan parmağını üçüncü bir kişiye doğrulttu.
Xiahou Dan kibarca sordu, “Soylu Eş Wei, açıklamak ister misin?”
Soylu Eş Wei şaşkınlıktan dilini yutmuş gibiydi.
Hayır, adam bunu yapamazdı. O, Dul İmparatoriçe’nin tarafındaydı!
Soylu Eş Wei titreyerek, “Majesteleri’ne cevap vermek gerekirse…” dedi.
“Hmm?” Xiahou Dan onu konuşmaya teşvik etti.
İnci perdelerin arkasından bir kadın sesi yükseldi, “Hmph, İmparatorun pek de kudretli olduğunu görüyorum.”
Dul İmparatoriçe sonunda kendi yavrularını korumak için ortaya çıkmıştı.
Dul İmparatoriçe otuz beş ya da otuz altı yaşlarında görünüyordu. Gösterişli giysiler içindeydi ve yedi yaşındaki bir çocuğun elinden tutuyordu.
Genç prens Xiahou Dan’a oldukça benziyordu. Küçük yüzü gergindi, bakışları dosdoğru karşıya çevrilmişti. Dul İmparatoriçe onu narin ve itaatkâr bir kuklaya dönüştürmüştü.
Yu Wanyin, Xiahou Dan’a baktı.
Xiahou Dan ise ucuz sahte oğluna, yüzünde ‘Bu da ne böyle?’ dercesine bir ifadeyle bakıyordu.
Neyse ki asıl metne göre küçük Veliaht Prens her zaman Dul İmparatoriçe’nin yanında tutulmuş ve Xiahou Dan’ı pek görmemişti. Dolayısıyla bu davranış karakter açısından çok fazla sırıtmayacaktı.
Dul İmparatoriçe masanın baş ucuna oturdu. Xiahou Dan ve eşlerin selamlarını kabul ettikten sonra soğuk bir sesle konuştu, “Bugün imparatorluk oğlum kapıma böyle bir ihtişamla geldi. Sebebi nedir?”
Xiahou Dan bir anlığına kaskatı kesilmiş gibi oldu ve isteksizce, “Bu oğlunuzun bir anlık düşüncesizliği yüzünden İmpartoriçe Anne’mi gücendirmişim,” dedi.
Yu Wanyin: “?”
Dul İmparatoriçe Xiahou Dan’dan son derece hoşnutsuzdu.
Çünkü daha birkaç gün önce divanda çıldırıp onun adamı olan Gelir Bakanı’nı idam etmişti.
Bu İmparator çocukluğundan beri hiç itaatkâr olmamıştı; dizginlenemez ve vahşi biriydi. Yıllarca onunla mücadele etmiş ama onu tamamen kontrol altına alamamıştı. Bu yüzden küçük Veliaht Prens’i yetiştirmeye karar vermişti.
Xiahou Dan’ın ölmesini isteyen tek kişinin kendisi olmadığını biliyordu. Prens Duan da ona karşı komplo kuruyordu.
Ancak Prens Duan’ın gücü derin ve ölçülemeyecek kadar büyüktü. Eğer Xiahou Dan’ı şimdi öldürtürse, iktidarı ele geçirecek kişinin kendisi olacağını garanti edemezdi.
O, Prens Duan’la iktidar mücadelesi verirken bu deli İmparator birdenbire divanda en önemli görevlilerinden birini öldürdü. Bu öfkesini yutmasını nasıl bekleyebilirdi?
Dul İmparatoriçe başlangıçta bu fırsattan yararlanarak ona bir uyarı vermeyi planlamıştı. Ancak onun kendi ayağıyla kapısına gelmesini beklemiyordu.
Dul İmparatoriçe odadaki herkesi süzdü ve bakışlarını Yu Wanyin üzerinde sabitledi. “Son zamanlarda İmparator’un bu kadının büyüsüne öylesine kapıldığı ve akıl almaz şeyler yaptığı kulağıma geldi.”
Yu Wanyin diz çökmeyi düşündü.
Yarıya kadar eğilmişti ki Xiahou Dan onu yeniden ayağa kaldırdı.
“Gerçekten de öyle.” dedi Xiahou Dan.
Xiahou Dan’ın cevabı üzerine Dul İmparatoriçe elini masaya vurdu. “Çok güzel! Görüyorum ki artık annene, yani bana, zerre kadar saygın kalmamış. Bugün sana merhum İmparator adına büyüklerine saygı göstermenin ne demek olduğunu öğreteceğim! Muhafızlar!”
Bir grup muhafız içeri girerek Yu Wanyin’in etrafını sardı.
“Bakalım kim cesaret edebilecek!” diye haykırdı Xiahou Dan.
Muhafızlar tereddüt etti ve talimat almak için Dul İmparatoriçe’ye baktı.
Dul İmparatoriçe küçümsercesine soğukça güldü. Heybeti bütün salonu kaplamıştı. Herkes bu İmparator’un yalnızca isimde İmparator olduğunu, gerçekte hiçbir güce sahip olmadığını biliyordu. Ve bugün ona bunu hatırlatmaya karar vermişti. Elini kararlı bir şekilde kaldırdı.
Muhafızlar İmparator’un yanından geçerek Yu Wanyin’i sürükleyerek götürdüler.
Xiahou Dan’ın nefesi kesildi; sanki ağır bir darbe almış gibiydi ve biraz aklını toparlayarak, “İmparatorluk Anne!” dedi.
Hızlı hızlı nefes aldı. Birkaç saniye tereddüt ettikten sonra isteksizce boyun eğen bir gülümseme takındı. Yanına gidip ona çay sunarak, “‘Gerçekten de öyle’ derken, mizacımın gerçekten de iğrenç olduğunu kastetmiştim. İmparatorluk Anne, bir saray eşi yüzünden neden öfkeleniyorsunuz? Gelin, gelin, biraz çay için. Oturup bunu konuşabiliriz,” dedi.
Bu tiran gerçekten de böyle sözler söylemeyi başarabilmişti; güneşin batıdan doğması bundan daha şaşırtıcı olamazdı. Gerçekten de o cariyenin büyüsüne kapılmış ve şimdi onu korumak için her şeyi feda ediyor olabilir miydi?
Dul İmparatoriçe, Yu Wanyin’e artık farklı gözlerle bakıyordu.
Yu Wanyin ise, “…”
“İmparatorluk Anne’nin erdemi her yerde takdir edildiği için bu oğlunuz, genç Veliaht Prens’in eğitimini size emanet edebilir.” Elini beceriksiz bir şekilde uzatıp küçük Veliaht Prens’in başını okşadı ve yatıştırıcı bir ses tonuyla konuştu, “Son zamanlarda derslerin nasıl gidiyor?”
Küçük Veliaht Prens ondan bile daha gergindi. Ve panik içinde Dul İmparatoriçe’ye baktı. Onun talimatı olmadan, temkinli bir şekilde cevap verdi, “İmparatorluk Baba, derslerim fena değil.”
Dul İmparatoriçe bir an düşündü ve aniden anlamlı bir gülümseme takındı, “Veliaht Prens olağanüstü derece zeki, ancak okçuluk becerileri biraz eksik. Gerçi bu anlaşılabilir bir şey; tek başına okçuluk çalışmak insanı yalnız hissettirebilir. General Luo’nun prensle aşağı yukarı aynı yaşlarda genç bir oğlu olduğunu duydum.”
Xiahou Dan sordu, “İmparatorluk Anne, ne demek istiyorsunuz?”
Dul İmparatoriçe şöyle dedi, “Onu saraya getirip Veliaht Prens’e arkadaşlık etmesine ne dersin?”
Prens’in çalışma arkadaşı zaten belirlenmişti. Dolayısıyla bu genç oğlan saraya getirildiğinde aslında yalnızca rehin olarak tutulmuş olacaktı.
General Luo, Prens Duan’ın emrindeki bir asttı. Böylece Dul İmparatoriçe çatışmayı açıkça masaya koymuş, Prens Duan’ı Gelir Bakanı’nın ölümünün bedelini ödemeye zorlamıştı.
Xiahou Dan tereddüt etti, “General Luo mu? Daha kısa süre önce cephede düşmanlarla savaşıyordu. Böyle bir şey yapmak uygun olur mu?”
Dul İmparatoriçe üçüncü kez Yu Wanyin’e baktı.
Xiahou Dan hemen tavrını değiştirdi, “Bu oğlunuz döndüğünde fermanı hazırlayacak.”
Yu Wanyin, “…”
Yu Wanyin, Xiahou Dan tarafından Dul İmparatoriçe’nin sarayından dışarı çıkarılırken sonunda bugün sergilediği oyunun ardındaki amacı anladı.
Amaç, Dul İmparatoriçe’nin Prens Duan’ı zayıflatma fikrinin tamamen kendi inisiyatifi olduğuna inandırmaktı. İmparator ise olan bitenden habersiz, yalnızca büyüsüne kapıldığı cariyeye takılıp kalmış gibi davranıyordu.
Xiahou Dan böylece yalnızca Dul İmparatoriçe’yi değil, aynı zamanda Prens Duan’ı da yatıştırmayı başarmıştı. Üstelik bugün Xie Yong’er de oradaydı; daha sonrasında Prens Duan’la kesinlikle iletişime geçecekti.
“Zihninin bu kadar iyi çalışacağını hiç beklemiyordum.” dedi Yu Wanyin.
Xiahou Dan belli ki Dul İmparatoriçe’nin bugün zaten kötü bir ruh hâlinde olduğunu hesaplamış ve bu yüzden onu kasten daha da kışkırtmıştı. Böylece ona bir fırsat sunarak bu meselenin halledilmesini sağlamıştı.
“Ne düşünüyorsun?” diye yumuşak bir sesle sordu Xiahou Dan.
Yu Wanyin cevap verdi, “Çok iyi, çok iyi. Bırak da birbirlerini yesinler, karşılıklı olarak birbirlerine zarar versinler; sen de sessizce kendi gücünü geliştir. Ama bu işte dengeyi korumak gerekiyor; buradan biraz buda, oradan biraz kes. Aynı zamanda Denge Kralı Prens Duan gibi davranman da gerekiyor.”
Xiahou Dan, Yu Wanyin’e biraz donuk bir ifadeyle baktı ve belirsiz bir şekilde, “Bugün sana zahmet verdim,” dedi.
“Önemli değil.” diye cevap verdi Yu Wanyin.
Yu Wanyin aptal değildi; Xiahou Dan’ın başka bir amacını da çoktan fark etmişti. Ona karşı herkesin önünde böylesine açık bir şekilde iltimas göstermesiyle yalnızca onu hedef tahtasının önüne sürüp dikkatleri üzerine çekmek istemiyor, aynı zamanda sahte bir savunmasızlık görüntüsü de yaratıyordu.
Yu Wanyin kıkırdadı, “Eğer bir gün bir suikastçı bıçağı boğazıma dayayıp seni teslim olmaya zorlarsa, ona ‘Şaka mı yapıyorsun? Umurumda bile değil.’ dersin. Sonra da ikimizi tanghulu gibi şişe geçirirsin*…”
* Tanghulu (糖葫芦), şekerlenmiş meyvelerin bir çubuğa dizilmesiyle yapılan geleneksel bir Çin tatlısıdır.
Xiahou Dan şaşkına döndü.
“Sen… Madem böyle düşünüyorsun, neden kızmıyorsun?”
Yu Wanyin’in bu konuda gerçekten de özel bir düşüncesi yoktu.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.