Evimdeydim, eskiden beni rahatlatan yatağım artık çivilerle doluymuşçasına sırtıma batıyordu. Gözlerimi kapattığımda o iblis yüzünü tekrardan görüyordum. Korkuyordum, hayatım boyunca hiç böyle korkmamıştım. Her şeyin bir kabus olmasını diliyordum ama her şey gerçekti. Salonumda oturup başımı bekleyen iblis gerçekti. Delirmiş olmayı bile tercih ederdim bu acı hikayeye. Kitabımın sonu böyle mi olacaktı? Benim sonum, böyle mi olacaktı? Ne günah işlemiştim de tanrı bana bu cezayı vermişti?
Tamam, rol yapıyordum. Bazen insanları kandırıyordum ve bazen de onları üzüyordum. Bundan zevk alıyordum. Tamam, kabul ediyorum kötü gibi gözüküyor ama cinayet işlememiştim ya? Ne bileyim, hırsızlık da yapmamıştım. Beni bu hale düşürecek, karmanın gelip bulmasını sağlayacak hiçbir şey yapmamıştım. Birileriyle yatıp kalktıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi yapmıştım ama bunlar o kadar da kötü şeyler değildi ya?
Gözyaşlarım yeni kurumuşken tekrar birkaç damla düştü kahvelerimden. Karnım gurulduyor, yemek ye artık diyordu ama ben o iblisin getirdiği hiçbir şeye dokunmamıştım. Evet, bildiğin evime gelmişti. Tam olarak şunu söylemişti.
“Seni çözmeden bırakmayacağım.“
Siktir oradan.
Çok sinirliydim ama bir iblise, bir yaratığa karşı çıkmaktan da korkuyordum. Bunların hepsinin bir kabus olmasını dileyerek ağlaya ağlaya uyumuş, yeni kalkmıştım. Belki de artık yüzleşmeli, aklımdaki soruları sormalıydım. Gerekirse çıldırmalıydım ama böyle sakin kalmamalıydım. Evimi, mekanımı o iblise bırakmamalydım.
Ani bir gazla ayağa kalksam da kapımı açtıktan sonra tüm gücüm tükenmişti sanki. Bir iblise kafa tutmak istediğimden emin miydim? Ama eğer beni öldürecek olsaydım şu an hayatta olmazdım ki. Çok fırsat geçmişti eline beni öldürmek adına fakat bunları kullanmamıştı.
Mantıklı bakmam gerekirse durumuma, odama kapanıp onun varlığını reddetmek büyük aptallık olurdu. Kaçamam, zaten beni yakaladı. En azından sorularımı sorarsam, en azından sorularımın cevaplarını alırsam biraz da olsa rahatlardım. Küçükken böyle fantastik şeylerin hep gerçek olmasını istemiştim, belki bu yüzden çok tepkili değildim. (Dakikalarca çığlık atıp korkudan bayılmak tepkiden sayılmıyor mu?)
Odamdan çıkıp minik adımlarla ulaştım salona. Elinde kitaplığımdan bir kitap vardı, okuyabildiğim kadar Monte Cristo’ydu. Hey, miyop olmak benim suçum değil. Tamam belki yirmi dört saat telefondan ayrılmama challengeları falan yapıyorum ama bu hala benim suçum değil.
Monte Cristo okumayı çok istediğim ama kalınlığından korktuğum nadir kitaplardandı. Bir de romantizm akımıyla yazıldığından beni sarmıyordu. Ama, vay. İblisi sarmış gibi görünüyordu. Benim burada olduğumun farkında bi-
“Daha ne kadar orada dikileceksin?“
Heh.
Farkındaymış.
Panik olmuştum, bir şey dememeyi seçtim çünkü ağzımı açtığım an ya çığlık atacaktım ya da çok saçma şeyler söyleyecektim. Karşısındaki koltuğa oturduğumda kitabının arasına ayraç koymuş ve kenara bırakmıştı. Yerdeki halının desenini izliyor, arada dudaklarımı büzüyordum. Cesaret bulmaya çalışıyordum, o da beni bekliyordu.
“O gün, orada.. Neden seni bir tek ben görebildim? Yani, yüzünü.“
Bunu bekliyormuşçasına sakince gülümsedi. Bu adamı şaşırtmak imkansız olsa gerekti.
“Bu sorunun cevabını ben de merak ediyorum güzelim.“
Nasıl yani, bilmiyor muydu? Belki de bu yüzden şu an buradaydı? Bunu anlamak için. Bir nevi üstümde deney yapıyordu.
Sikik piç.
Beni bir kobay faresi gibi görüyordu resmen ve bu gururumu o kadar çok ezmişti ki. En kötüsü bunu bilmeme rağmen bir şey yapamamamdı. Onu kapı dışarı edemiyordum ya da siktir git diyemiyordum. Canımı alması kaç saniye sürerdi ki?
“Kaç iblis var dışarıda?“
“Binlerce. Arkadaşın Jung Daehyung bunlardan birisi. Son zamanlarda olan ölümler de öyle.“
Gözlerim irice açılırken “ne“ diye bağırmaktan kendimi alamadım. Daehyung bir iblis miydi yani? Bu arada kaybolup gittiği zamanları açıklardı ama bize olan samimi gülümsemelerini açıklamazdı.
“Nasıl iblis oldun? Öyle mi yaratıldın?“
“Hayır elbette, günahkar bir insandım. Lucifer beni dokuzuncu kattan aldı, iblis olmamı lütfetti.“
Lütfetmek? Bunun iyi bir şey olduğun mu sanıyordu? İblisti yahu!
“Dokuzuncu kat nedir?“
“Dante’nin İlahi Komedya’sını okudun mu hiç? Orada olduğu gibi gerçek cehennemde de dokuz kat var ve duyduğuma göre Dante gerçekten cehenneme yolculuk etmiş.“
Daha ne kadar şaşıracaktım? Dante gerçekten yolculuk etmiş miydi? Peki ya Cennet, Araf? Onlar da var mıydı? Korkumun yerini meraka bıraktığını hissedebiliyordum. Sorularımı karşımda sabırla dinleyen ve cevaplayan bir iblis vardı, bu artık beni korkutmayı az da olsa bırakmama neden olmuştu. Ben sordum, o da sıkılmadan cevapladı.