İmparatorlukta yaşanan olayların ardından Millicia’nın imparatorun kızı olduğu ortaya çıkmıştı—ancak sırf imparatorluk prensesi olması, başından beri sarayda yaşadığı anlamına gelmiyordu.
Aslında, on iki yaşına geldiğinde, Tanrı’nın hizmetinde bir rahibe olması için tapınağa emanet edilmişti.
İmparatorluk başkentindeki tapınağın zemininde diz çökmüş olan Millicia’ya, “Ekselansları Millicia, vaftiz töreninize şimdi başlayacağız. Hazır mısınız?“ dedi bir rahibe nazikçe. Bu rahibe, tapınaktan sorumlu ve imparatorluğun en yüksek rütbeli din görevlisi olan Başrahibe Ariessa’ydı.
“Evet, hazırım Başrahibe Ariessa,“ diye yanıtladı Millicia başını kaldırmadan. Normal şartlar altında, bir imparatorluk prensesi olarak bir başkasının önünde diz çöküp boyun eğmesi akıl kârı değildi ama burası özeldi. Nihayetinde burası bir tapınaktı; Tanrı’nın eviydi. Tanrı’nın huzurunda Millicia da sıradan bir kızdan ibaretti ve bu yüzden en derin saygısını sunmak zorundaydı.
“Güzel.“ Ariessa kısa bir an duraksadı. “Yine de, bir gün dostumun kızını bu tapınakta ağırlayacağım hiç aklıma gelmezdi. Sahiden de ona çok benziyorsun... Sana baktıkça onu anımsamadan edemiyorum.“ Gülümsedi; bu bir rahibenin tebessümü değil, Millicia’nın iyiliğini dert edinen bir kadının tebessümüydü.
Garnet İmparatorluğu hükümdarının birden fazla eşi vardı. Bir vikont hanesinde dünyaya gelen Millicia’nın annesi ise bu eşler arasında en düşük statüye sahip olanıydı. Bir gün tapınaktaki bir ayin sırasında imparatorun onu görüp ilk görüşte âşık olması ve kendisiyle evlenmesine dek, Ariessa ile birlikte bu tapınakta rahibe olarak hizmet etmişti. Ne yazık ki Millicia’nın annesi artık hayatta değildi ve Ariessa, onun bir imparatoriçe sıfatıyla mutlu bir ömür sürdüğüne inanmıyordu. Zira alt tarafı bir vikont kızının imparatorun aşkını kazanmasını kıskanan insanların, ona gizliden gizliye eziyet ettiğine dair pek çok söylenti kulağına çalınmıştı.
“Bu tapınakta kaldığın sürece güvende olacaksın. Annenin yokluğunda seni ben koruyacağım,“ dedi Ariessa.
Başını eğmeye devam eden Millicia, omuzları hafifçe titrerken, “İnce düşünceniz için teşekkür ederim, Başrahibe Ariessa,“ diye yanıt verdi. Arkasında duracak kimsesi olmadığından, bir imparatorluk prensesi olarak sürdüğü hayat zorluklarla doluydu. Saraydaki hizmetkârların ufak bir kısmı haricinde herkes Millicia’ya tepeden bakıyor ve onu küçümsüyordu. Ona karşı hiçbir zaman doğrudan cephe almasalar da, erkek kardeşlerine gösterilen muameleyle kıyaslandığında aradaki fark durumu fazlasıyla gözler önüne seriyordu. Sarayda, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az dostu vardı.
Ariessa, törene başlarken Millicia’ya acıyan gözlerle baktı. “Öyleyse, seni Tanrı’nın hizmetkârı bir rahibe yapacak olan vaftiz töreni şimdi başlıyor.“
Millicia sessiz kaldı.
“Vaftiz esnasında bazı insanlar tuhaf bir görü tecrübe eder. Bu, Tanrı tarafından verilen bir ders ya da bir işaret olabilir; istersen buna ilahi bir mesaj da diyebilirsin. Bundan korkma ve her şeyi olduğu gibi kabullen.“
“Evet. Hazırım,“ diye yanıtladı Millicia. Vaftiz sırasında bazı rahip ve rahibelerin gördüğü bu tuhaf rüyaları daha önce duymuştu; kimisi geleceğe dair bir alamet, kimisi ise geçmiş günahların bir yansımasıydı. Hatta annesinin ne gördüğünü dahi biliyordu: Tapınakta dua ettiği sırada onu alıp götüren bir ejderha.
“Şimdi dua et. Dünyayı dolaşan Kutsal Ruh adına, Tanrı’nın ilahi lütfu ve koruması üzerine olsun.“ Ariessa duasını okurken bir defne yaprağıyla arınmış sudan aldı ve Millicia’nın başından aşağı döktü. Bu, Kutsal Ruh Kilisesi’nin vaftiziydi; Tanrı’nın hizmetkârı olma yolundaki bir geçiş ritüeli.
Soğuk suyun başının arkasından ensesine doğru süzüldüğünü hisseden Millicia hafifçe irkildi ama bu his çabucak kayboldu. Gözleri kapalı olmasına rağmen, zihni bir anda bembeyaz bir ışıkla dolup taştı.
〇 〇 〇
“Neredeyim ben...?“
Millicia ne olduğunu bile anlamadan kendini bir yolun ortasında buldu. Beyaz taşlarla döşenmiş bu yol sonsuza dek uzanıyor gibiydi ve her iki yanında uçsuz bucaksız ovalar uzanıyordu.
“Tapınakta olmam gerekiyordu, o hâlde neden buradayım...?“
Millicia bakışlarını kendi üzerine indirdiğinde, vaftiz töreninde giydiği beyaz cübbenin hâlâ üzerinde olduğunu fark etti. Bu, altındaki vücut hatlarını kolayca belli eden türden bir giysiydi ancak o henüz genç bir kız olduğundan ve kadınlığa yeni yeni adım attığından, bedeni hâlâ incecikti ve belirginleşmiş hiçbir hattı yoktu.
Üzerinde bu saf beyaz cübbeyi taşıyor olması, vaftizin hâlâ devam ettiği—ve kendisinin hâlâ bir hiç kimse olduğu anlamına geliyordu.
“Bana bahsedilen ilahi mesaj bu olabilir mi?“ Millicia şaşkınlık içinde taş döşeli yola baktı. Yol hem önünde hem de arkasında sonsuzluğa uzanıyordu ama tuhaf bir şekilde, geri dönmek içinden gelmiyordu. Sanki o yönde onu bekleyen korkunç bir şey varmış gibi hissediyordu.
“İlerlemeliyim. Yola devam etmek zorundayım.“ Sebebi belirsiz bir dürtü Millicia’yı esir alıp ona ilerlemesini söylüyordu; o da tam olarak öyle yaptı. Başlangıçta tereddütlüydü fakat adım adım, yavaş yavaş yürüyüşü hızlandı.
Ne kadar süredir yürüdüğünü bilmiyordu—sanki hem bir dakika hem de koca bir saat geçmiş gibiydi—fakat aniden bir şeyler değişti. Issız yolun etrafında beliren siyah gölgeler Millicia’nın etrafını sardı; genç kız bu manzara karşısında çığlığı bastı. Simsiyah silüetlerin insansı bir yapıları vardı ancak ne konuşuyorlar ne de yüzleri görünüyordu. Buna rağmen, onunla alay edercesine sırıttıklarını hissedebiliyordu. Onlardan yayılan duyguları açıkça seziyordu: Alay, arzu, aşağılama, küçümseme... ve saf kötülük. Hepsi Millicia’ya, üzerine üşüşüp ziyafet çekecekleri bir avmış gibi bakıyorlardı. Korkuyla kollarına sarılan Millicia da bu gerçeğin gayet iyi farkındaydı.
“Hayır! Lütfen, daha fazla yaklaşmayın!“ diye haykırdı çaresizce. Ancak onun bu dehşet içindeki hâli, kollarını ona doğru uzatan silüetleri daha da keyiflendirmekten başka bir işe yaramadı.
Ne var ki, tam parmakları ona dokunmak üzereyken ve Millicia umutsuzluğa kapılmak üzereyken, büyük bir değişim daha yaşandı.
“Eh?!“
Millicia’nın önünde onu korumak istercesine mor bir silüet belirdi. Bedeninden uzanan dokunaçlar, siyah figürleri saniyeler içinde paramparça etti.
“Beni sen mi korudun? Kimsin sen?“
Bu mor silüet ona tamamen yabancıydı ama nedense ondan korkmuyordu. Siyah şekillerin aksine, bundan yayılan hiçbir kötü niyet sezmiyordu.
İçinde mor silüete doğru garip bir çekim hisseden Millicia, elini ona doğru uzattı. Fakat parmağının ucu ona değdiği an silüet form değiştirdi ve genç kızın şaşkınlıkla bağırmasına sebep oldu. Silüet, belirgin insansı figüründen çıkıp slime’a benzeyen amorf bir şekle büründü ve Millicia’nın bedenine dolanmaya başladı.
Mor slime’ın bu hareketi karşısında neye uğradığını şaşıran Millicia, “Ah! N-Ne yapıyorsun?!“ diye çığlık attı. Slime onun kollarına, bacaklarına, gövdesine... kısacası her yerine dolanmıştı. Sanki saf beyaz cübbeyi o küçük bedeninden söküp atarken, kendi varlığını Millicia’nın solgun tenine kazımaya çalışıyor gibiydi. Hayır, bedeni artık küçük değildi; hızla büyüyordu.
“Eh?! Neden? Neler oluyor?!“ Kolları, bacakları ve saçları uzadı; göğüsleri dolgunlaştı. Sanki bedeni bir anda yirmi yaşındaki olgunluğuna erişmişti.
Slime, Millicia’nın artık olgunlaşmış bedenini okşarken daha da arsızlaştı. İri göğüslerini avuçluyor, kalçalarını okşuyor ve beline dolanıyordu. Kulaklarının arkasına ve ensesine nazikçe sürtünerek güzel sarı saçlarını yapışkan bir sıvıya buladı.
Millicia bu uyarılmayla inledi ve daha fazla ayakta duramayarak yolun ortasına yığıldı. Slime bu fırsatı kaçırmadı; mor dokunaçlarıyla derhal kızın bacaklarını iki yana açarak, bugüne dek kimseye göstermediği o mahrem yerini gözler önüne serdi.
“Aaah... Hayır, lütfen, dur!“ diye yalvardı Millicia. Ancak bu yakarışı, slime’ı daha da cüretkâr yapmaktan başka bir işe yaramadı; yaratık dokunaçlarıyla göğüslerini sıkarken bir yandan da uçlarıyla oynamaya başladı. Aynı zamanda bacaklarının arasını—genç kızın kendisinin bile daha önce hiç dokunmadığı o yeri—ovuşturarak ona, buranın nasıl bedensel bir haz kaynağı olabileceğine dair canlı ve şehvetli bir ders veriyordu.

“Aaah... D-Du...!“ Millicia ona durmasını söyleyecekti fakat o an fark etti—bunu gerçekten istiyor muydu? Aslına bakılırsa, belki de devam etmesini tercih ederdi.
Yok artık... Neden isteyeyim ki...? Bu imkânsız!
“Aaah!“ Mantığı bunu reddetse de, mor slime bedenini her yaladığında Millicia’nın dudaklarından gayriihtiyari tatlı bir inilti dökülüyordu; bundan bariz bir şekilde zevk alıyordu.
Neden...? Bedenime neler oluyor...? Dokunaçlar onu okşadıkça Millicia kıvranmaya devam etti, ta ki nihayet içlerinden biri o mahrem yerine şiddetle girene dek.
“Aaaaaaaaaaaah!“ Millicia, bedenine nüfuz eden bu ani acıyla çığlığı bastı—ancak bu acı yalnızca bir an sürdü ve yerini zevke bırakarak çığlığını yüksek sesli bir iniltiye dönüştürdü.
Millicia mor slime’a sarılarak hem onu hem de hissettiği bu tarifsiz hazzı bütünüyle kabullendi.
“Millicia... Rahibe Millicia! Kendine gel!“
“Ha...?“
Millicia bir anda kendini yeniden tapınakta buldu. Karşısında ona endişeyle bakan Ariessa duruyordu. Millicia’nın bedeni eski yaşına dönmüştü ve slime’ın dokunaçları ortadan kaybolmuştu.
“Eh? Burası... Ha?“ diye mırıldandı Millicia kafa karışıklığıyla.
“Sakin ol, Rahibe Millicia,“ dedi Ariessa ve ardından büyülü sözleri mırıldandı. “Zihin Özü.“ Yeşil bir büyü Millicia’nın etrafını sararak tenine nüfuz etti ve onu yatıştırdı.
“Teşekkür ederim, Başrahibe Ariessa. Bana ne oldu?“ diye sordu Millicia.
“Vaftiz esnasında bakışların bir anda donuklaştı, sana ne kadar seslensem de cevap vermedin. Ne gördün?“
“Ben... hatırlamıyorum,“ diye yanıtladı Millicia dürüstçe. Ariessa’yı kandırmıyordu; anıları bulanıktı ve gördüğü şeyin ne olduğunu sahiden de anımsayamıyordu. “Uyanır uyanmaz hatırlıyormuşum gibi hissetmiştim ama şimdi düşünmeye çalıştıkça, gördüklerime dair anılarım giderek soluyor... tıpkı bir rüya gibi.“
“Anlıyorum...“ diyerek başını salladı Ariessa. “Şu an ihtiyacın olmadığı için o anı zihnine kilitlenmiş olmalı. Bu, vaftizin getirdiği ve Kutsal Ruh’un bahşettiği bir armağandı; bu yüzden gördüğün şeyin içeriği ne olursa olsun, sana yardımı dokunacaktır.“
“Evet...“
“En azından güzel bir rüya olup olmadığını anımsayabiliyor musun? Yoksa korkutucu muydu?“ diye sordu Ariessa.
Millicia hemen cevap vermedi, bunun yerine biraz düşünüp tarttı. Hiçbir şey hatırlamıyor olsa da, en azından kötü bir şey olmadığı hissiyatı içindeydi. Elini göğsüne koyarak dürüstçe, “Sanırım güzel bir rüyaydı. Harika bir şey yaşamışım gibi hissediyorum,“ dedi. Avucunun altında, hâlâ deli gibi atan kalbinin çarpıntısını hissedebiliyordu. Bedeni sıcacıktı ve benliğinin derinliklerine tatlı bir şeyler nüfuz etmişti. Sanki likörlü bir çikolata yemiş gibiydi; kendini ateşli ve kıpır kıpır hissetse de bu hiç de kötü bir his değildi.
Millicia bedensel hazlara henüz yeni uyanmıştı ancak kendi içinde gerçekleşen bu değişimi idrak edebilmek için hâlâ çok gençti.
“Anlıyorum... Geleceğinin parlak olacağına inancım tam.“ Millicia’nın bir kadın olarak uyanışından bihaber olan Ariessa gülümsedi. Bir imparatorluk prensesi olmasından ötürü Millicia’nın geleceği için endişeleniyordu, bu yüzden törenin sorunsuz geçmesi onu gerçekten rahatlatmıştı. “Vaftiz törenin böylece sona erdi. Şu andan itibaren sen de Tanrı’nın hizmetinde bir rahibesin. İnançlı ve gayretli ol, Rahibe Millicia.“
“Evet, elimden gelenin en iyisini yapacağım.“ Millicia, Ariessa’nın hayır duasını alırken saygıyla eğildi.
Ancak o her ne kadar kendini inanca adamış bir kadın hâline gelse de, şehvet tohumları çoktan içine ekilmişti—ki bu, Millicia’nın kendisi de dâhil olmak üzere henüz kimsenin farkında olmadığı bir gerçekti.
Görüde vadedildiği üzere, Millicia birkaç yıl sonra hayatını kökünden değiştirecek bir karşılaşma yaşayacaktı. Onu kendi kızı gibi kollayan Ariessa, Millicia’nın tecrübe edeceği o şeyleri bilseydi, şüphesiz şoktan oracıkta bayılırdı.