Yukarı Çık




3   Önceki Bölüm 

           
Çeviri: Animeci_Reyiz

Bölüm 4

İŞTE BU YÜZDEN YARDIM ETMEK İSTİYORUM

Zamanı sayan tik-taklar odada yankılanıyordu.
Duvardaki saat sabahın beşini vurmuştu.

Hestia, eski kilisenin altındaki odada, yani evinde bir o yana bir bu yana volta atıyordu.
Çok geç kalmıştı...

Kollarını kavuşturup kaşlarını çattı. Endişe damarlarında zonkluyordu.
Dün gece Bell’in Aiz’e olan “hevesinin“ onu ne kadar geliştirdiğini görünce tepesinin tası atmıştı.
İş arkadaşlarıyla yaptığı içki aleminden bile tat alamamıştı. Eve döndüğünde onu karşılayan tek şey sessizlikti. Bell evde yoktu.

Ona yemeğini tek başına yemesini söylemişti ama eve dönüşünde onu karşılamak için çocuğun orada olmaması, Hestia’yı daha da öfkelendirmişti. Duş almayı es geçip uyumak niyetiyle yatağa atlamıştı. Saat on, on bir, on iki olmuş ama Bell hâlâ dönmemişti. İşte o an Hestia bir terslik olduğunu anlamıştı.

Bell’e duyduğu tüm o öfke, onu bunca saat uyanık tutmuştu. Uykudan ümidi tamamen kesince yorganı tekmeleyip attı ve çocuğu aramak için odadan fırladı.

“Nereye kayboldun...?”

Aramaları sonuçsuz kalmıştı.
Çocuğun o alametifarikası beyaz saçlarına dair hiçbir iz yoktu. Hestia’nın son umut kırıntısı, kendisi dışarıdayken Bell’in dönmüş olması ihtimaliydi. Ancak vardığında oda hala bomboştu.

O hummalı arayıştan eline geçen tek şey bacaklarına inen kara sular olmuştu. Sinirleri de iyiden iyiye gerilmişti. Artık resmen bitik bir haldeydi.

Ona söylediklerim yüzünden mi? Ama o başkalarını kendinden öne koyan biri; sırf canı sıkkın diye beni endişelendirmez ki... Normalde şimdiye çoktan başı öne eğik halde özür diliyor olurdu...

Onu en son gördüğünde Bell’in yüzü, terk edilmiş bir yavru tavşanı andırıyordu. Son konuşmalarını zihninde birkaç kez daha evirip çevirdi.
Bell’in gitmesinin kendi suçu olduğu düşüncesi tekrar zihnine sızdı ama hemen silkeleyip attı.
Kendi kuruntularına gömülmenin sırası olmadığını biliyordu. Derin bir nefes alıp çocuğun ortadan kaybolmasının olası nedenlerini tarttı.

Eğer dönmemesinin sebebi ben değilsem, o zaman...!
Başına kötü bir şey gelmişti. Buna adı gibi emindi.

Zoraki sükuneti bir kumdan kale gibi yıkılıverdi. Soğuk terler boşaldı. Ona bir şey olduğunu bile bile burada öylece dikilemezdi. Pelerinini kaptığı gibi, dışarı çıkıp onu tekrar aramak üzere kapıya yöneldi.

“—Gyaahhh!”

Kare kapının koluna uzandığı an, kapı dışarıdan açıldı.
Ve suratının ortasına patladı.
Aynı anda, kapı temasla dururken “şahsi yastıkları“ *vıyk* diye ezildi.
Hestia tiz bir çığlık atarak yüzünü tuttu ve olduğu yere çöktü.

“T-Tanrıça? Öz-özür dilerim...”

Beklenmedik saldırının acısıyla kıvranan Hestia, parmaklarının arasından kapı eşiğinde dikilen karaltıya baktı.
Bunca zamandır endişelendiği çocuk olduğunu fark edince, onu karşılamak için ayağa fırladı.

“Bell?!?”

Beklediği gibi, gelen oydu.
İçine bir rahatlama dalgası yayıldı. Oturup ağlamaya hazırdı ama ışık çocuğun üzerine vurduğunda nutku tutuldu.

Kocaman gözlerle, neredeyse af dilercesine ona bakıyordu. Ama yüzü kesiklerle kaplıydı; kan revan ve çamur içindeydi. Tamamen bitkin görünüyordu.

Vücudunun üst kısmı perişan haldeydi. Hestia, çocuğun omuzlarından sarkan kumaş parçalarına bakarken başının döndüğünü hissetti. Kendisi evden çıkarken bunlar bir gömlekti. Kıyafetlerinden geriye kalanların altından görünen teni, çaprazlama kesiklerle dolu ve şişmişti.

Belden aşağısı daha da beterdi. Pantolonu kim bilir ne lekeleriyle kaplıydı ve lime lime olmuştu. Ancak sağ dizinde, çok keskin bir bıçaktan geldiği belli olan üç derin yarık vardı. Kararmış ve hala kanayan bu yaralar, zaten delik deşik olmuş vücuttaki en ağır hasarlardı.

Hestia beti benzi atmış bir halde ona yaklaştı.
“Sana ne oldu böyle? Bu yaraların hali ne? Gasp mı edildin?!”

“Hayır, öyle değil...”

“O zaman ne halt geldi başına?”

“Zindan’a gittim...”

Kelimeler ağzından dökülürken, Hestia bir anlığına öfkesini unuttu ve donakaldı.

“Çıldırdın mı sen?! O halde Zindan’a mı gittin? Hem de gece vakti?!?!”

“... Özür dilerim.”

Bell’in üzerinde zırh namına hiçbir şey yoktu. Bu halde Zindan’a girmek, oraya çırılçıplak girmekle aynı şeydi.
Güçlü bir canavardan tek bir darbe ve işi biterdi. Bell’in hali bunun kanıtıydı.

Korunmak için bir bıçağı olabilir ama hayatını hiç düşünmemesi ve umursamaması Hestia’yı şoke etmişti. Zindan’a böyle girmek korkusuzluk değil, aptallıktı.

“... Neden böyle bir şeye kalkıştın ki? Heyecan arayan tiplerden değilsin, aklından ne geçiyordu?”

“……”

Hestia Bell’e baktıkça onu azarlama isteği azalıyordu. Kendinde değildi; daha karanlık, neredeyse efkarlı görünüyordu. Bu yüzden ağzından laf almak için ses tonunu değiştirmeye karar verdi.
Bell ağzını açmaya niyetli görünmüyordu. Saçları gözlerini örtüyordu. Konuşmayı kesin bir dille reddediyordu.

Hestia çaresizce iç geçirdi.

“Tamam, tamam. Başka bir şey sormayacağım. Çok inatçısın, seninle baş edemem.”

“Özür dilerim...”

“Tamam dedim ya, uzatma. Şimdi duş alman lazım. Kanama neredeyse durmuş ama yaraların kirli. Sen bitirince pansuman yaparım.”

“... Teşekkür ederim.”

Bell ona küçük bir gülümseme sundu. İçi hala acısa da Hestia da gülümsedi.
Bell’in içeri girmesi için kapıdan çekildi ama çocuk öne doğru sendeledi.
Sağ bacağındaki yara ciddi olmalıydı.

Boyunun kısalığına lanet eden Hestia, zorlanan çocuğa omzunu sundu. Onu dik tutabilmek için parmak uçlarında yükselmesi gerekiyordu.

“Ö-özür dilerim.”

“Tek yaptığın özür dilemek. Eğer gerçekten üzgünsen, yaptığın şeyi bir düşün.”

“A-ah, özür...”

“Yine mi?”

Hestia, Bell’i yarı taşır vaziyette duşa götürdü. Yatağın yanındaki eski, beyaz ahşap bir kapının arkasındaydı. Menteşelerden biri gevşek olduğu için kapı yamuk duruyordu.

Odayı geçerken Bell’i dik tutmak için tüm gücünü topladı. Tam duşun önündeyken Hestia’nın aklına bir fikir geldi.

“Bell, bu gece yatakta uyu, tamam mı?”

“Emin misin...?”

“Tabii ki! Yaralısın ve seni taa kanepeye kadar sürükleyemem herhalde, değil mi?”

Yaralarının iyileşmesi için her şeyden önce uykuya ihtiyacı olduğunu biliyordu. Dinlenmesine yardım etmek için yatağını vermek yapabileceği en küçük şeydi.
Yatağını teklif eder etmez aklına başka bir fikir daha geldi. Neden ona biraz takılmasın ki?

“Ama ben de aynı yatakta yatacağım. Seni aramak için dışarı çıktığımdan yorgunum, biliyorsun değil mi? Reddetmezsin herhalde?”

“Evet, tabii. Sen de yorulmuş olmalısın. Hadi birlikte uyuyalım.”

“... He?”

Bell onun alaycı tonunu tamamen kaçırmış ve şartı hemen kabul etmişti. Sözleriyle tamamen hazırlıksız yakalanan Hestia, suratına sağ kroşe yemiş gibi hissetti. Hızla düşüncelerini toparladı; kalbinin kendine gelmesi lazımdı. Şimdi ne yapacaktı?

Çocuğun durumundan faydalanıyor muydu? Bell tamamen bitmişti. Ne dediğinin farkında olup olmadığını anlamanın imkanı yoktu.

*Kahretsin Bell! Çok yakınsın...!*

Bell’in az önce söylediklerini düşünen Hestia dişlerini sıktı. Kalbi yerinden oynarken yüzü pembeleşti.
*Sarılabiliriz! Hayır, sarılacağız!*

Ayakta tuttuğu çocuğun cüssesini ve ağırlığını zihnine not ederken, olacaklara dair hayaller kafasını doldurdu.
Sözünü almıştı. Artık kaçamazdı. *Yaşasın!*

“Tanrıça...”

“...! N-ne oldu?”

Bell’in sesi onu hayallerinden uyandırdı. Cevap vermek için acele etti.
Planını anlamış mıydı yoksa? Hestia, Bell’in bir sonraki sözlerini beklerken buram buram terliyordu.

“... G-güçlenmek istiyorum.”

“!”

Yüzüne bakmak için kafasını uzattı.
Dosdoğru ileri bakıyordu ama belirli bir şeye değil.

Hestia bir nefes alıp duş kapısına baktı. “Evet...“ dedi ve sözlerini kabullendi.

Bell Cranell
Birinci Seviye
Güç: H-120 → G-221 | Dayanıklılık: I-42 → H-101
Beceri: H-139 → G-232 | Çeviklik: G-225 → F-313 | Büyü: I-0

Büyü
( )

Yetenekler
Realis Phrase
Hızlı Gelişim
Arzunun devamlılığı, gelişimin devamlılığını sağlar.
Arzunun şiddeti, gelişimin şiddetini belirler.

“—!”

Hestia’nın elleri bir anda durdu.
Gözleri, altındaki çocuğun ince sırtına kilitlenmişti. Statüsü, sanki kadim bir hiyeroglif kitabını açmışçasına önüne serilmişti.
Ona bahşettiği Falna’da ifade edilen bilgi, omurgasından aşağı ürpertiler gönderdi.

Bell’in dönüşünün üzerinden bir gün geçmişti.
Tanrıça’nın yanında uyuduğunu fark ettiğinde çığlığı basmıştı. Bütün günü o yatakta geçirmiş ve ertesi sabah her zamanki saatinde uyanıp kendini o halde bulmuştu. Saat hala erkendi, bu yüzden statü güncellemesi yapmaya karar verdiler.

Her zamanki gibiydi: Bell tişörtsüz bir şekilde yatağa yüzüstü uzanmış, Tanrıça onun kaba etlerine oturmuş, parmağını delip sırtına kan damlatıyordu... Sıradan olmayan tek şey yüzeye çıkan sayılardı; tamamen inanılmaz bir statü.

Çok hızlı gelişiyor.

Bell onun Ailesinin ilk üyesiydi, dolayısıyla Falnasını, lütfunu alan ilk insandı. Birkaç arkadaşı ona lütuf alan çocukların nasıl geliştiğine dair bir şeyler anlatmıştı ama uzman sayılmazdı.
Onlara nasıl hızlı deneyim kazandıracağını, yeteneklerini nasıl açacağını ya da içlerindeki büyüyü nasıl açığa çıkaracağını bilmiyordu.

Bildiği tek şey, sırtındaki statünün hiç ama hiç normal olmadığıydı.
Bu gelişim değil, resmen çağ atlamaktı.

Onun gibi başka bir maceracı olmayabilir...

Eğer herkes Bell’in hızında gelişseydi, maceracıların çoğu İkinci Seviye, hatta neredeyse Üçüncü Seviye olurdu.
Çoğu maceracı İkinci Seviye’ye ulaşmakta zorlanırdı; öyle ki İkinci Seviye olanların çoğu büyük Ailelerin üyeleriydi. Maceracıların yarısından fazlası asla Birinci Seviye’nin ötesine geçemezdi.

Bell’in statüsü şu anda iki ortalama, kıdemli maceracının statülerinin toplamına eşitti.
Lütuf alan birinin statü puanlarının bir seferde 10 veya daha fazla arttığı tek zaman, kariyerinin başlarıydı. Sonra genellikle bir duvara toslarlar ve tanrılarına gelip bundan şikayet ederlerdi.
Çok azı o ilk duvarı aşabilirdi. Geri kalanı yerinde sayardı.

Neden bu kadar gelişti...? Tek olası açıklama...!

İçinde kabaran bir şey vardı.

Realis Phrase yeteneğini bilen tek kişi olan Hestia, başı dönerken dudağını ısırdı.
Çocukların “kıskançlık“ denen bir duygusu vardı. Bu duygu Hestia’yı ta özüne kadar sarsıyordu.

“Tanrıça?”

“!”

Bell omzunun üzerinden bakıyor, Hestia’nın neden durduğunu anlamaya çalışıyordu.

“Aah! Pardon! Pardon!” dedi onu rahatlatmaya çalışarak ve işine geri döndü. En azından işine dönüyormuş gibi yaptı. Zaten neredeyse bitmişti.

Ne yapmalıyım...? Statüyü olduğu gibi ona vermeli miyim...?

Ani özgüven ve güç, kibre yol açardı.
Hestia bu kadarını biliyordu. Sadece insanların değil, tüm çocukların bu zayıflığa sahip olduğunu biliyordu. Kibir dikkatsizliğe, o da ölüme götürürdü.

Bir yanı Bell’in kibirlenecek türden biri olmadığına inanmak istiyordu. Ama diğer yanı “Ya olursa?“ diyor ve koruyucusu olarak bu hissi görmezden gelemiyordu. Ya onu kaybederse?
Güven ve endişe, kararının kontrolünü ele geçirmek için savaşıyordu. Ancak Bell’e güvenmek için ne kadar sebep düşünürse düşünsün, endişe hep ağır basıyordu.

Ama ona gerçek statüsünü vermezsem, yalan söylemiş olurum...

Bu, Bell’in gelişimine engel olurdu.
Neye muktedir olduğunu bilmezse, her gün kılıç tokuşturmaması gereken düşmanlarla savaşırdı. Peki ya hayatta kalırsa statüsü ne olurdu? Kişi kendinden daha güçlü bir rakiple savaştığında *Excelia* daha hızlı birikme eğilimindeydi.
Kendisini ne kadar iyi hissettirecek olursa olsun, şimdi Bell’e yalan söylemek, kendi elleriyle onun umutlarında ve hayallerinde bir delik açmaktan farksızdı.

Kısa bir an için Hestia düşünmedi. Kalbinde sadece sessizlik vardı.
Sonunda, ona güvenmeyi seçti.
“Ya olursa“yı özdenetimiyle bastırarak terazinin kefesini zorla o yöne eğdi.
Tanrıların değiştiremeyeceği bir şey yapıyordu. Statüsü aracılığıyla ona bir itici güç vermek ise pekala kendi elindeydi. “Güçlü olmak istiyorum.” Motivasyonu bir başkasına duyduğu hislerden kaynaklansa bile, kararını vermişti.

“Bell, bugün statünü sadece sözlü olarak söylesem sorun olur mu?”

“Şey, tabii. Benim için fark etmez.”

Bell, Tanrıça ona ne kadar puan geliştiğini söylerken omzunun üzerinden yukarı baktı.
Ama Hestia, Realis Phrase yeteneğiyle ilgili kısmı atladı.

Bu kesinlikle nadir bir yetenekti.
Çoğu yetenek oldukça yaygındı ve maceracılar arasında benzer etkilere sahipti.
Yeteneklerin nasıl kazanıldığı tam olarak anlaşılmasa da, varlığı teyit edilen yeteneklerin farklı isimleri ve etkileri vardı. Yine de benzer bir şeye sahip başka bir maceracı bulmak oldukça kolaydı.
Dahası, belirli ırkların üyeleri benzer yetenek setlerine sahip olma eğilimindeydi. Pek çok elfin büyüyü artıran yetenekleri vardı; cüceler genellikle fiziksel güçlerini geliştiren yeteneklere sahipti.

Her tür ırk için çeşitli sonuçları olan pek çok farklı yetenek türü vardı. Ancak, belirli bir yeteneğe sahip maceracı sayısı son derece düşük olduğunda, bu “nadir yetenek“ olarak kabul edilirdi.
Tanrılar buna böyle diyordu.

Eğer öğrenirse, işler çirkinleşir...

Yetenek hakkındaki bilgiyi ondan sırf gıcıklığına saklamıyordu.
Elbette, Wallen-bilmemne’ye duyduğu kıskançlık gerekçesinin yüzde 70’ini (belki yüzde 90’ını) oluşturuyordu ama dudaklarını mühürlü tutan başka koşullar da vardı.

Tanrılar ve tanrıçalar buraya eğlenmeye gelmişti. “Nadir“ veya “özgün“ bir yeteneğin haberi kulaklarına çalındığında, şeker dükkanındaki çocuklar gibi peşine düşerlerdi. Gözleri faltaşı gibi açılır, parıl parıl parlardı. Ağızlarından birazcık salya bile akardı.
Daha aptal olan bazı tanrılar, mevcut lütfu tamamen görmezden gelip yetenek sahibini kendi Ailelerine katmaya bile çalışabilirdi.
Sadece oyun oynuyorlardı.

Bell yalan söylemekte iyi değildi. Biri sorarsa yeteneğini herkese anlatırdı. Haber çabuk yayılırdı. *Bu yüzden, sadece bu tek şeyi kendime saklayacağım.*
Yetenek, belirli koşullar altında gelişimi artırıyordu.
Realis Phrase şüphesiz kayıtlara geçmemiş bir yetenekti.
Hestia, bu sırrı zihninin derinliklerine kilitleyerek Bell’i diğer tanrılardan korumaya karar verdi.

Hestia sırtında yazanları—elbette yeteneği hariç—anlattığında Bell’in ağzı açık kaldı. Hestia hiyerogliflerin son rütuşlarını yaptı. Ona yardım etmek için yapabileceği tek şey buydu.

“İşte böyle. Bu sefer epey gelişmişsin. Nedenini biliyor musun?”

“Hayır... pek sayılmaz... Ah!”

“Evet?”

“Şey... geçen gece altıncı katın aşağısına indim...”

“Hı? N-ne? Çıldırdın mı sen?! Aklından ne geçiyordu? Hem de zırhsız?!?”

“Ö-özür dilerim!”

Hestia ayağa fırladı ve dik dik bakarak tepesine dikildi. Hala yatakta üstsüz yatan Bell’e bir azarlama ve sitem yağmuru yağdırdı.

“Meselenin özü şu ki, nedenini tam olarak bilmesem de, endişe verici bir hızla gelişiyorsun. Bunun ne kadar süreceğini ya da ne kadar yükseleceğini bilmiyorum. Buna bir ’büyüme atağı’ diyelim.”

“A-anlaşıldı!”

“... Bu sadece benim görüşüm ama bence büyük bir potansiyelin var. Bir maceracı olarak yeteneğin ve harika içgüdülerin var.”

Bell’in şu ana kadar bu kadar iyi iş çıkarmasının tek nedeni o yetenek olamazdı.
O sadece bu kadar hızlı büyümesini sağlayan kıvılcımdı.
Gerçekte neler yapabileceğine dair pek çok emare vardı.
Kırsaldan gelen, öğretmeni olmayan bir çiftçi çocuğu, her gün Zindan’da tek başına dolaşırken ölümle burun buruna geldiği durumlardan sağ çıkmıştı.

Realis Phrase yeteneği temel statüyü yükseltiyordu. Nasıl saldıracağını, ne zaman blok yapacağını veya kaçacağını öğretmiyordu. Bunu sadece savaştaki gerçek deneyim yapabilirdi. Yeteneği olmasaydı bile, savaşta o kararları verebilen tek kişi oydu. Onun gerçek gücü buydu.
Bell’in bunca zaman tek başına hayatta kalması yetenekli olduğunu gösteriyordu.

“... Güçleneceksin. Ve senden şu an olduğundan daha da güçlü olmanı istiyorum.”

“... Evet.”

Bell doğruldu ve Hestia’nın gözlerine baktı. Tanrıça kollarını kavuşturdu ve ona yukarıdan baktı.
Sonraki sözlerine tüm kalbini kattı.

“... Senden, kendini aşırı zorlamayacağına dair bana söz vermeni istiyorum. Geçen geceyi tekrarlamayacağına yemin etmeni istiyorum.”

“Ben—”

“Güçlenme arzun harika ve buna saygı duyuyorum. Seni cesaretlendireceğim, destekleyeceğim, elimden gelen her şekilde yardım edeceğim... O yüzden.”

Gözleri dolarken parıldamaya başladı. Tüm benliğiyle yalvardı.

“... Lütfen beni yalnız bırakma.”

Yakarışı anında etkisini gösterdi.
Bell ona bakarken omuzları düştü. Yüzü derin düşüncelere daldı, sanki tuttuğu başka bir sözü hatırlıyormuş gibiydi. Gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı.
Havayı bir durgunluk kapladı. İkisi için uzun bir sessizlikti.

“... Söz veriyorum.”

Bell başını kaldırdı.
Yüzü acınası, ağlamaklı ama aynı zamanda mutluluktan patlayacakmış gibi görünüyordu.
Gülümsemesinde en ufak bir yalan kırıntısı yoktu. Hestia için bu yüz, her türlü sözden çok daha güvenilirdi.
Artık bu çocuğun güvenine layık olduğundan emindi.

“Kendimi aşırı zorlamayacağım. Güçlenmek için elimden geleni yapacağım... Ama seni arkada bırakmayacağım ya da endişelendirmeyeceğim. Yalnız kalmayacaksın.”

“Bunu duyduğuma sevindim. Artık rahatlayabilirim.”

Hestia, kucağına atlama dürtüsünü bastırarak çocuğa gülümsedi.

Yerden gömleğini alıp ona verdi. Bell kısaca “Teşekkürler,“ dedi. O üzerini değiştirirken Hestia tavana baktı.
*... Çok mutluyum!*
Onun için yapabileceği bir şey vardı.

Mutfaktaki bir rafa koşarken ayakları o yamuk yumuk zeminde güm güm etti. Rafın çoğu mutfak eşyalarıyla doluydu ama o ortadaki kutuya yöneldi ve kapağını açtı. Eli, içeride saklı bir şeyi ararken körlemesine dolaştı. Kutuyu aşağı indirdi, yarı zamanlı işinin broşürlerini ve evraklarını bir kenara itip aradığı şeyi buldu.

Başlığı GANESHA’NIN TANRILAR ŞÖLENİ olan bir davetiye kaptı.

*Hephaistos orada olacak, değil mi?*

Bu odayı bulan arkadaşı ve tanrıçanın yüzü Hestia’nın zihninde belirdi.
Hephaistos ile temasa geçmek hiç kolay değildi çünkü sürekli çalışıyor ve şehrin dört bir yanına seyahat ediyordu.
Hestia bu partiyi arkadaşını şahsen görmek için bir fırsat olarak kullanmaya karar verdi.
Parti... bu gece başlıyordu.

Hızla etrafına bakınırken ağzından bir “Ah!“ döküldü. “Bell, bu gece dışarıda olacağım. Belki birkaç günlüğüne. Sorun olur mu?“

“Hı? Ah, anladım. İşle ilgili bir şey mi?“

“Yok. Başta pek ilgilenmemiştim ama en yakın arkadaşlarımdan bazıları bir partiye gidiyor. Gidip bir selam vereyim diyorum. Herkesi görmeyeli çok uzun zaman oldu.“

“O zaman kesinlikle gitmelisin!“ dedi Bell gülümseyerek. Arkadaşlar önemliydi. Reddetmek için bir sebebi yoktu.

Hestia konuyu pat diye açtığı için kendini kötü hissetti ama ona gülümseyerek karşılık verdi ve dolaba yürüdü. Kıyafetlerinin hiçbiri bu etkinlik için pek uygun değildi ama elindeki en iyi elbiseyi kapıp seyahat çantasına attı. Birkaç ıvır zıvır daha ekleyince gitmeye hazırdı. Geriye sadece işteki vardiyası için birinin yerine bakmasını rica etmek kalmıştı. Onu da yolda hallederdi.

Tam kapıdan çıkmak üzereyken aklına son bir şey geldi.

“Bell, bugün Zindan’a gidecek misin?“

“Gitmeyi planlıyorum, evet... Gitmese miydim?“

Daha yeni söz vermişti. Başka bir vaazın üzerine tuğla duvar gibi yıkılmasını bekleyerek çekingen bir tavırla Tanrıça’ya baktı.

“Hayır, sorun yok, git tabii. Ama ekstra dikkatli ol, tamam mı? Hâlâ iyileşiyorsun, unutma.“

“Olacağım! Teşekkürler!“

Bell yanaklarında gamzeler belirecek kadar mutlu görünüyordu. Hestia yola koyulurken ona başıyla selam verdi.

Güneş ışınları gökyüzüne uzanıyor.
Sabahın geç saatleri. Ana Cadde’de hafif bir koşu için güzel bir zaman. Dışarıda bu güzel havanın tadını çıkaran bir sürü insan var.

Tanrıça’dan kısa bir süre sonra odadan çıktım. Bu sefer zırhımı giydim! Şimdi Zindan yolundayım.

Evet, Tanrıça haklıydı. Dizim halinden hiç memnun değil. Beni haklayan o altıncı seviye canavarın eli ne ağırmış be. Normale dönmesi biraz zaman alacak.
Zorlamamak için bir sebep daha. Bana macera yok. Eğer işleri batırırsam, derhal eve döneceğim. Ama ne olursa olsun odaklanacak ve elimden gelenin en iyisini yapacağım.

Ah, işte orada. Gerçi Zindan hala biraz uzakta. Birkaç gün öncesine kadar sabırsızdım ve oraya kadar koşarak giderdim. Ama şimdi değil.
Tanrıça beni epey sakinleştirdi. Kafam rahat. Şimdi tek yapmam gereken olabildiğince hızlı ilerlemek.
Zaman alacak ama Wallenstein Hanım’a yetişmenin en hızlı yolu bu. Zindan’a gitmeye devam et, güçlenmeye devam et. Tüm çabalar eninde sonunda meyvesini verir, değil mi?

Tanrıça’nın “Kendini aşırı zorlama“ dediğini hala duyabiliyorum. Tanrıça’nın sözleri kafamdayken, ayaklarım “o“ yerin önünde duruyor.
Evet, bugün Zindan’a girmeden önce yapmam gereken bir şey var.

“Bu biraz zorlu olabilir...“

Kapalı, ha...
Bunu düşünürken başımı kaşıyorum.
Er ya da geç yüzleşmem gerek, şimdi olsa da olur. Sadece bir adım atıp içeri girmem lazım.

*Çın-çın.* Başımı *Bereketin Sahibesi*’nin girişinden uzatırken kapı zili çalıyor.

“Çok özür dilerim beyefendi ama henüz açık değiliz. Birkaç saat sonra gelmenizi rica edebilir miyim?“

“Miyav, Mia’nın barı daha açılmadı miyav!“

Bir elf ve bir kedi insan masa örtülerini sermekle meşguldü. Yine de bana hemen cevap verdiler.
İkisi de çok sevimli. Syr ile aynı üniformayı giyiyorlar; onları sadece güzel genç hanımlar olarak tarif edebilirim. Sanırım elflere ve sivri kulaklarına karşı bir zaafım var çünkü sadece sesini duymak bile beni gerdi.

“Rahatsız ettiğim için özür dilerim ama müşteri değilim. Acaba... şey... Syr Flover burada mı? Ve dükkan sahibi de.“

“Kiyaaaaa! Daha önceki yiyip kaçan, miyav! Syr’e hediye verip, miyav, sonra onu masada terk eden çocuk, miyav! O beyaz saçlı velet!! Miyav miyav!“

“Sessiz ol.“

“Miyavv?“

“İş arkadaşım adına özür dilerim. Syr ve Mama Mia’yı hemen çağırıyorum.“

“T-teşekkürler...“

Elfin hareket ettiğini bile görmedim.

Kedi kızı aniden yakasından yakaladığı gibi sürükleyip götürdü. Zarif, hızlı, asil... Beni terletmeye yetti. İşte merdivenlerden yukarı çıkıyorlar. İçerisi şimdi fazla sessiz.

Buranın bir bar gibi hissettirdiğini hatırlıyorum. Şimdi daha çok bir kafeye benziyor. Belki de gündüzleri restoranı değiştiriyorlardır? Maceracılar Zindan’da olduğu için sıradan kasabalılara mı hitap etmeye çalışıyorlar acaba?
Kafe... Doğru ya. Burada bir teras vardı, değil mi? Her şeyi düşünmüşler.

“Bell?!”

Pat-pat-pat. Arkamda pıtırdayan ayak sesleri. Ah, bu Syr ve merdivenlerden koşarak mı iniyor?!
Şuracıkta bir çukur açıp içine girmek için neler vermezdim? O zaman onunla yüzleşmek zorunda kalmazdım. Ama bu olmayacak. Erkek ol, yapabilirsin bunu. Ona doğru yürüyerek başlayabilirsin. Hah şöyle.

“Geçen gün olanlar için çok özür dilerim. Hesabı öde—”

“... Yok, yok, sorun değil artık. Geri geldiğine sevindim.”

Kıkırdıyor mu? Başımı kaldırmalıyım. Biraz fazla eğilmiş olabilirim.
Nedenini sormuyor bile? Şuna bak, kollarını açmış, yüzünde sıcak bir gülümseme. Şuracıkta ağlayabilirim. Hayır, gözyaşları, geri gidin! Ah! Gözüme toz kaçmış gibi yapabilirim. İyi numara! Tamam, para sırt çantamda... İşte!

“Buyur, bu yediğim yemeği karşılar. Eğer yetmezse, daha fazlasını ödeyebilirim...”

“Yetmez der miyim hiç! Geri gelmen benim için yeterli... Ayrıca ben de özür dilerim.”

“Özür dilemene gerek yok...” Sözleri çok nazik. Pekala, bir tokalaşmaya ne dersin. Güzel, sıkı bir tokalaşma, ahhh bu biraz fazla güçlü olmuş olabilir...
Evet, omzunu ovuşturuyor... Ama gülüyor! Oh, ne büyük rahatlık!

Gözlerinin içi gülüyor! Beni affettiğine o kadar sevindim ki! Hey, bekle, nereye gidiyor? Aklına önemli bir şey gelmiş gibi baktı ve şimdi arka odaya gidip kayboldu...
İşte geldi ve elinde büyük bir sepet taşıyor.

“Yakında Zindan’a gideceksin, değil mi? Lütfen bunu da yanında götür.”

“He?”

“Aşçı sabah kumanyalarımızı pişirdi, yani çok tazeler. Gerçi ben de birkaçına dokundum ama...”

“Sorun değil de, neden?”

“İçimden geldi desem inanır mısın?”

Başını yana eğiyor, yüzünde yine o utangaç gülümseme var.
O kadar nazik, o kadar şefkatli görünüyor ki... Bu yüzü reddedemem.
Belki de beni tutuyordur...? Beni destekliyordur?

“... Teşekkür ederim. Bugün Zindan’a girmeden önce yiyeceğim.”

Sepeti alıyorum ama seninle birlikte gülümsemeye devam edemem. Yanaklarım ağrıyor...
Bana yine tuhaf bakıyor. Onun da yanakları pembeleşiyor. Ama kıkırdamasını seviyorum.

“Oğlan geldi demek, he?”

Barın arkasından bir ses, kapı menteşeleri hala gıcırdıyor. Mama Mia...
Kahretsin, kadın odayı dolduruyor resmen! Buradan tüy-mem lazım!!
Hayır, bunu yapamam. Dön ve yüzleş.
Bir cüce kadına göre bile oldukça iri. Omuzları benimkilerin iki katı...

“Hah! Yakaladım seni. Parayı ödemeye geldin demek? Ne kadar da hoşsun.”

“Rica... ederim.”

“Syr, sen bir mola ver bakalım. Bütün gün bir içeri bir dışarı koşturdun.”

“Evet, tamam.”

Sessizce başını eğiyor. Mama Mia bu tarafa geliyor! Gülümsüyor ama sıcak, içten bir gülümseme değil; cüretkar bir gülümseme bu. *Off.* Bu omzuma inen etli el onun eli...
Şimdi konuşuyor...

“Eğer geri gelmeseydin, seni bulmaları için tazıları salardık!”

*Yutkun.*

“Eğer bir gün daha gecikseydin, avımın cıyaklamasını tekrar duymaktan zevk alırdım.”

Düşününce, bir gecede neredeyse iki kez ölüyordum... Beni öldürecekti...
İyi kurtardın, Bell! İyi kurtardın.

“Syr, elindeki senin öğle yemeğin. Buna razı mısın?”

“Ah, evet. Öğle yemeğini kaçırmak o kadar da büyütülecek bir şey değil.”

“Neden aç kalıp öğle yemeğini ona vermen sorun olmuyor ki, miyav?”

“Sadece—”

“Kabalık etme şimiyav! Siz ikiniz o tarzsınız demek, miyav? O senin—”

“Öyle değil!”

Sanırım Syr kedi kızın peşinden koştu ama onları izleyemedim... Omzumda eli olan çok daha önemli biri var.
Mama Mia’nın önünde bir daha asla çizgiyi aşacak bir şey yapmayacağım, asla.

“Syr’e teşekkür etmeyi ihmal etme. Buradakilerin çoğu onun kadar bağışlayıcı değildir. Hatta, o tamam demeseydi, şu an balıklara yem olurdun.”

“……”

Ciddi...

“Syr o gece peşinden koştu ama seni bulamadı. Depresif bir halde, süklüm püklüm geri döndü. Şu elf var ya, Lyu, arkadan bir Claymore kapmıştı. Onu seni avlamaktan alıkoymak hiç kolay olmadı.”

Elfleri seviyor olabilirim ama onları anlamaktan çok uzağım.
Ama... Syr peşimden koşmuş... ben o haldeyken bile...
Göğsümde yeni bir ateş kıvılcımı parladı. Bu seferki güzel bir ateş.

Syr’e gerçekten borçlandım. Bir gün ona olan borcumu ödemenin bir yolunu bulmalıyım.

“... Hey, evlat!”

“Efendim?”

“Maceracı olmak sadece dış görünüşten ibaret değildir. Başta sadece hayatta kalmak için savaş. Biraz toparladın mı, en kötüsü nadiren başına gelir.”

Gözlerim fal taşı gibi açılıyor.
Biliyor mu yoksa? O sırada bardaydı, belki de her şeyi duydu?
Bir dakika, bana gülümsüyor mu o?

“En iyisi her zaman ayakta kalan son kişidir, duydun mu? Ne pahasına olursa olsun. Geri dön de sana koca bir bira ısmarlayayım! Hey, kazandın, değil mi?”

Mama... Mia...!

“Bana öyle tuhaf tuhaf bakma! Hadi git artık, he? Ayak altındasın!”

Aniden devasa bir güç beni döndürüyor ve kapıdan dışarı yönlendiriyor.
Nefes nefese kalmış olabilirim ama buraya gelmek günlerdir verdiğim en iyi karardı!

Geçen geceden kalan son gölgelerin de nihayet silindiğini hissediyorum. *Loki Ailesi*’nin hayvan adamı, söylediklerini unutmadım. Ama artık bu beni öfkelendirmiyor. Bu, yolculuğum için bir yakıt.

Şimdi elinden geleni yap, yapabildiğin kadar hızlı, ama aşırıya kaçmadan. Sadece hayatta kalmaya odaklan.
Kulağa mükemmel bir plan gibi geliyor.

“Hey, evlat! Bu kadarını söyledim zaten, sakın geberip gitme, anlaşıldı mı?”

“Ölmeyeceğim! Tekrar teşekkürler!”

Kendimi çok canlı hissediyorum!

“Gidiyorum!” diye bağırıyorum bara doğru ve kalabalık sokağa karışıyorum.
Gece.
Yeryüzüne inen karanlık perdesinin üzerinde parlak bir ay süzülüyor. Ay ışığıyla yıkanan orman, baykuş sesleri ve hışırdayan yapraklarla capcanlı.
Bu sesler rüzgarın sırtına binip uçsuz bucaksız bir ovaya yayılıyor, cıvıldayan kuşlara ve salınan otlara karışıyor. Doğanın bir korosu halinde akıp giderken, manzaradaki ani bir değişikliğe çarpıyorlar.

Çok büyük bir duvar.
Büyük, kalın ve sağlam; şehrin sınırı adeta bir kale duvarı gibi.
Koruyucu duvar tamamen taştan inşa edilmiş. Gece perdesi bir kenara itiliyor ve ışık tüm şehre yayılıyor. Duvarın dışındaki doğanın sesleri, şehrin gece hayatının gürültüsünde boğuluyor.

Labirent Şehri, Orario.
Orario, antik çağlardan beri, hatta tanrıların gelişinden bile önce var olan birkaç şehirden biri. Ancak tek “labirent“ şehir o.

Duvar kusursuz bir daire oluşturarak metropolü taş bir çember içine alıyor. Nispeten yüksek kuleler ve binalar duvarın hemen iç kısımlarında yükseliyor. Daha alçak binalar ise merkeze doğru toplanmış. Bu taş dev, yüzlerce sihirli taş lambasıyla aydınlatılıyor. Sanki gökyüzünden bir yıldız denizi inmiş de bu taş kalede yaşamaya başlamış gibi.

Orario’nun tam merkezindeki bir kule, bulutları delecek kadar yüksek görünüyor.
Şehrin en yüksek kulesi; heybetli gölgesi halkta hayranlık uyandırıyor. Ziyaretçiler dört bir yandan bu kuleyi görmeye ve ihtişamıyla büyülenmeye geliyor.

Kule, doğrudan aşağıdaki Zindan girişinin üzerinde duruyor. “Babil“ olarak bilinen bu yapının asıl amacı bir “kapak“ görevi görmek. Merkezinde Babil’in olduğu Orario imajı dünyanın dört bir yanına yayılmış durumda.

Diğer tüm şehir veya ülkelerden daha fazla maceracı Orario’ya evi diyor. Zindan, dünyaya dağılmış canavarların tüm atalarının doğduğu yer. Pek çok insan Zindan’dan dünyanın üç büyük gizeminden biri olarak bahseder. Zindan’ın en derin yerinde devasa bir “bilinmeyen“ uyuyor. Bu “bilinmeyen“, pek çok korkusuz maceracıyı derinliklerine çekiyor.

Elbette bu maceracıların çoğu açgözlülükle hareket ediyor. Sonsuz canavar ve ganimet eşyası üreten bir yer, sonsuz bir zenginlik kaynağı sağlıyor. Şan şöhret peşinde koşan maceracılar içinse, özellikle vahşi ve tehlikeli canavarları katletmek, macera masallarında bir kahraman olarak ölümsüzleşmenin en hızlı yolu. Orario’ya “Labirent Şehri“ adı, orada yaşayan tanrılar tarafından bir hevesle verilmişti. Şehrin kulağa daha ilginç geldiğini düşünmüşlerdi. Çok geçmeden Orario’nun namı aldı yürüdü. Maceracıların bununla bir ilgisi yoktu.

“Bilinmeyenin“ heyecanı, zenginliğin cazibesi, şan kazanma şansı ve her şeyden önce şöhret, her yıl daha fazla insanı buraya çekiyor.
Yeni gelenler arasında, sırf eğlence ve kaderlerindeki o karşılaşma için buraya gelen birkaç kişi bile olabilir.
“Dünyanın en tutkulu şehri.“
İşte böyle anılıyor.

“Ah! Şuraya bakın! Şu züğürt *Aile*nin başı, Takemikazuchi! Oii! Hey, ooii!!—heh-heh.”

“Ah! Her yıl o kadar az parası oluyor ki avurtları çöküyor, şu herif değil mi o, Takemikazuchi? Oii! Hey, ooii!!—hi-hi-hi.”

“Sessiz olun, sizi işe yaramaz ilahlar!”

Bu kaçınılmazdı.
Bunlar Gekai’ye eğlence aramaya gelen tanrılar ve tanrıçalardı. Tutkulu şehir Orario’ya, maceracılardan bile daha çok “bilinmeyeni“ aramaya gelmişlerdi. Onları en iyi tarif eden şey buydu.
Şehrin belirli bir bölgesinde toplanıyorlardı.

Tanrıların bu denli kalabalık bir şekilde toplanması pek görülen bir şey değildi.
“Selam!”
“Ooo! Ne kadar oldu görüşmeyeli?”
“Dört yüz yıl falan olmuştur herhalde.”
“Oha! O kadar oldu mu? Bayağı değişmişsin!”
“Lafını balla bölüyorum ama Şölen gerçekten burada mı?”
Sokakta toplanan o aşırı şatafatlı tanrı grubunun tepesinde, en az onlar kadar şatafatlı bir bina yükseliyordu. Orario’nun ışıkları arasında dikilen bu şey, düpedüz tuhaftı. O kadar uyumsuzdu ki, bu uyumsuzluk neredeyse gizemli bir hava katıyordu.
Bina, şehrin göbeğinde bağdaş kurmuş, fil kafalı, insan vücutlu, otuz metrelik devasa bir heykelden ibaretti. Binanın tabanı taş bir duvarla çevrelenmişti. Heykel göğsünü kabartmış, gururla oturuyordu. Gören herkeste hem hayranlık hem de bir tür huzursuzluk uyandırmasıyla meşhurdu.
Sihirli taş lambaları heykeli dört bir yandan aydınlatıyordu. Fil figürü, kapkaranlık gece göğüne karşı belirginleşiyordu.
Şaşırtıcı gelmeyebilir ama bu binanın bir hikayesi vardı. Yakışıklı, esmer tanrı Ganesha tarafından inşa edilmişti. Familiasının tüm birikimini bu ucube şeyi dikmek için harcarken aklından neler geçiyordu kim bilir.
Bu heykel, Aiam Ganesha (Ben Ganesha’yım), Ganesha Ailesinin ana üssüydü. Kendi Ailesinin üyeleri bile bu şeyden hazzetmiyordu. Çoğu, kapıdan girip çıkarken alın terlerinin bu şeye harcandığını düşünüp içli içli ağlardı.

İşin en can alıcı noktası mı? Binanın girişi heykelin apış arasındaydı.
“Ganesha ne yapıyor yahu?”
“Ganesha gerçekten kendini aşmış!”
Bu olağanüstü şatafatlı grup, yol boyunca gülüşerek binaya apış arasından giriş yaptı. Bu “insanların“ her biri birer tanrı ya da tanrıçaydı. Ganesha’nın “Tanrılar Şöleni“ne gelmişlerdi.
Tanrılar Şöleni, temel olarak Gekai’de yaşayan bir tanrının diğer tanrılar için verdiği büyük bir partiden ibaretti. Kimin ev sahipliği yapacağı ya da kimin katılacağı konusunda kural yoktu. Şölen, parti vermek isteyen bir tanrı tarafından düzenlenir, gelmek isteyen tanrılar tarafından teşrif edilirdi. Tamamen keyfekeder bir işti.
“Millet! Bugün geldiğiniz için teşekkürler! Ben Ganesha! Bu Şölene katılımınızdan dolayı sevinçten havalara uçuyorum! Hepinizi seviyorum! Yapmam gereken küçük bir duyuru var: Ailemin düzenlediği yıllık festivale sadece üç gün kaldı! Lütfen Ailelerinizi katılmaya teşvik edin!”
Büyük salon, binanın şatafatlı dış cephesinin aksine oldukça sade dekore edilmişti. Fil maskesi takmış ve heykeline uyumlu giyinmiş Ganesha, salonun ortasındaki sahnenin tepesinden gürleyen bir sesle misafirlerini selamlıyordu.
Katılan tanrılar ise selamlamasını büyük ölçüde görmezden gelip kendi aralarında konuşmaya devam ediyorlardı.

Parti, ayakta bir açık büfe düzenindeydi. Beyaz masa örtülü masalar büyük salonu boydan boya kaplıyordu. Taze yiyeceklerin çeşit çeşit ağız sulandıran kokusu salonu doldurmuştu. Hem konukların hem de personelin ayakkabılarından çıkan yumuşak yankılar her yönden geliyordu. Sahnenin arkasında oturan bir orkestra, dans müziği çalmak için işaret bekliyordu.

Bu gece Orario’daki neredeyse tüm ilahlar oradaydı.
Şölen davetiyeleri ev sahibinin Ailesi tarafından dağıtılmıştı. Konuk sayısı kaynaklarına göre belirlenmişti.
Ganesha Ailesi Orario’da çok önde gelen bir aileydi, bu yüzden şehir surları içindeki her bir tanrı ve tanrıçaya davetiye gönderebilmişti.
Hestia dahil.

“Hey! Bay Garson! Bana bir tabure getirin! Çabuk!”

“E-evet!”

Hestia, Ganesha Ailesinin bir üyesini çağırdığında, konuşan tanrıların gürültüsü altında yemek masalarını yağmalamakla meşguldü.
Masanın ortasındaki özellikle lezzetli görünen bir yemeğe ulaşacak kadar uzun boylu değildi.

Benim! Benim! Benim!

“……”

Kolları tabaktan tabağa uçuşuyor, tabağına olabildiğince çok yiyecek topluyordu.
Bir şey diyemeyen garson sadece onu izlemekle yetindi.

Hestia’nın yavaşlamaya hiç niyeti yoktu—bu bir açık büfeydi ve sonuna kadar faydalanacaktı. Hestia Ailesi, fakir Ailelerin en fakirleri arasındaydı. Muhtemelen katılan tüm tanrılar arasında dibin de dibiydi. Ama Hestia aldırmıyordu. Bell’in Zindan’da çalışacak enerjisi olsun diye çalışmakta bir sorun görmüyordu. Dükkanlarda çalışmak ve ufak tefek işler yapmak artık hayatının bir parçasıydı.

Ancak orada şatafatlı kıyafetler giymeyen tek ilah oydu. Her zamanki kıyafetlerini giyiyordu ama onları daha resmi göstermek için elinden geleni yapmıştı. Bu kimseyi kandıramadı.

“Hey, şu Koca Memeli Loli değil mi?”

“Vay, hala yaşıyor mu o?”

“Onu görmüştüm. Kuzeydeki güney bloğunda yarı zamanlı çalışıyor. Çocuklar başını okşuyordu.”

“İşte bizim Loli Hanım!”
Elbette Hestia kabak gibi sırıtıyordu. Sıradan kıyafetler içinde ağzına yemek tıkıştırırken epey dikkat çekiyordu.

Hestia onunla dalga geçtiklerini biliyordu ama her şeyi görmezden gelmeye ve çenesini kapalı tutmaya karar verdi. En azından daha fazla güzel yemek bulana kadar.

“Sen ne yaptığını sanıyorsun...?”

“... mmhnngg... mm!”

Yandan çok yorgun bir ses çarptı kulağına.
Ağzı hamur işleriyle dolu halde arkasına dönen Hestia, yanında dikilen, alev kızılı saçlı ve koyu kızıl bir elbise giymiş bir tanrıça gördü.

Yüzü ince, çenesi sivriydi; bu da güçlü iradesini gösteriyordu. Aslına bakılırsa, taktığı altın küpeler bile onun saf güzelliğiyle yarışamazdı.
Ancak Hestia, tanrıçanın sağ gözünün üzerini, yüzünün yarısını kaplayan siyah deriyi fark etmekten kendini alamadı.

Çoğunu bir göz bandı kapatıyordu. Sol gözüyle Hestia’ya tepeden bakıyordu. Gözü kocaman açılmıştı ve şok olmuş görünüyordu.

Hestia ağzındaki son lokmayı da mideye indirdi.

“Hephaistos!”

“Ben de seni gördüğüme sevindim Hestia. İyi olmana memnun oldum... Biraz daha uygun bir şeyler giyseydin daha çok mutlu olurdum gerçi.”

Hephaistos başını iki yana sallayıp gözünü devirdi. Tavandaki sihirli taş lambaları tek gözlü tanrıçanın üzerine parlıyordu. Beline kadar uzanan saçları sanki şekerden örülmüş gibi ışıldıyordu.

Hestia yüzünde kocaman bir gülümsemeyle yanına gitmeden önce bir anlığına Hephaistos’un o güzel kızıl saçlarına hayranlıkla baktı.

“Geldiğime memnunum! Gelmekle doğru yapmışım.”

“Ne? Şunu baştan söyleyeyim: Sana tek bir vali bile borç vermeyeceğim.”

“Ne kadar kabasın!”

Hephaistos uyarısını yaparken “arkadaşına“ dik dik baktı.
Bell ile tanışmadan önce Hestia’ya göz kulak olan, Hestia’yı kendi Ailesinin üssünden kovan tanrıça oydu. İlişkileri hâlâ biraz gergindi.

Uzun süredir arkadaş olsalar da Hephaistos; kendi *Aile*sini kurmadığı, çalışmadığı ve bir yük haline geldiği için Hestia’ya karşı sabrını tüketmişti.

Ancak onu kovduktan sonra bile, bu muhtaç tanrıça hep para istemek için geri gelirdi. İster “İş bulamıyorum“ olsun, ister “Yağmuru geçirmeyen bir oda bulamıyorum“ olsun; Hestia yardım istemeden önce hep acıklı bir hikaye anlatırdı. Hephaistos’u zorlayabileceği kadar zorlamıştı.

Hephaistos’un elinde ciddi bir sorun vardı. Arkadaşını parasız pulsuz sokakta bırakamazdı ama her küçük şeyde ona yardım etmeye de devam edemezdi.

Sonuçta Hestia’ya kilisenin altındaki odayı veren ve ona yarı zamanlı bir iş bulan da oydu. Hestia’nın tek başına yaptığı tek şey Bell’i *Ailesi*ne katmaktı.

Bell’in yanındayken olgun ve bağımsız davranıyordu. Ama tek başınayken, hiçbir işi kendi başına halledemeyen tembel bir tanrıçadan ibaretti.

“Öyle yapacak bir tanrıçaya mı benziyorum?!? Tamam, geçmişte yardımına ihtiyacım oldu ama sayende artık kendi başımın çaresine bakıyorum! Artık kimsenin tabağından yememe gerek yok!”

“Daha bir saniye önce tam da onu yapmıyor muydun?”

“B-bu yemekler artacak... Eğer çöpe gideceklerse, en azından iyi bir işe yaramalılar, değil mi?”

“Vay vay! Ne güzel bir ifade şekli. Değiştiğine o kadar sevindim ki mutluluk gözyaşlarım dinmek bilmiyor.”

“Gyuuuu...”

Hephaistos, Hestia’nın acı çeken yüzüne bakıp burnundan güldü.
*Tık-tık, tık-tık.* Başka bir tanrıça onlara yaklaşırken topuklu ayakkabı sesleri yankılandı.

“Hi-hi... Görüyorum ki hala en iyi arkadaşlarsınız.”

“Eh... F-Freya?”

Hestia arkasını döndüğünde, diğer ilahlar grubunun arasından öyle güzel bir tanrıça çıktı ki diğerleri yanında sıradan kaldı. Zemin onun podyumuydu. Herkes ona hayran olmak için oradaydı.

Teni yeni yağmış kar rengindeydi ve bir o kadar pürüzsüzdü. Freya’nın kolları ve bacakları sanki yüzüyormuşçasına havada süzülüyor, yanlarından geçerken parfümü diğer tanrıların dikkatini çekiyordu. Gözleri onun dolgun kalçalarına kaydı; kumaş o kadar gerilmişti ki incelmişti. Altın işlemeli, uzun elbisesinin önü açıktı. Göğüslerinin üzerinde sadece tek kat kumaşla dolgun hatlarını gururla sergiliyordu. Göğüs dekoltesi sanki çok sıcaklamış gibi parlak pembeydi.
Kusursuz bir vücudu vardı; daha iyi orantılar var olamazdı.
Uzun kirpikleri, güven saçan sakin gözlerini çevreliyordu.
Güzelliği güzelliğin ötesindeydi, öyle ki kimse yanına bile yaklaşamazdı.
Güzellik Tanrıçası, diğer iki tanrıçanın yanına süzülürken gümüş saçlarını nazikçe savurdu.

“Neden buradasın...?”

“Sizi burada dikilirken gördüm. ’Görüşmeyeli asırlar oldu’ gibi bir şeyler söyleyip sizi büyük salonda dolaşmaya davet edeyim dedim. Onun gibi bir şey.”

“B-böyle söyleme Hephaistos...”

Sohbete dahil olan Freya, “Sizi rahatsız mı ediyorum, Hestia?” diye sordu gülümseyerek ufak tefek tanrıçaya.

“Ondan değil...” Hestia dudaklarındaki sinirli seğirmeyi bastırdı. “Sadece seni pek sevmiyorum.”

“Hi-hi-hi. İşte senin bu huyunu seviyorum.”

Hadi oradan. Hestia kollarını kavuşturdu ve başka tarafa baktı.
Güzellik Tanrıçası olarak Freya, kadınlar arasında bir hanımefendiydi ve her zaman öyle davranırdı. Her zaman diğerlerinden bir gömlek üstündü.
Freya başkalarını durdurup cazibesine ve zarafetine hayran bırakma yeteneğine sahipti. Kaprisli tanrılar bile onun büyüsüne kapılırdı. Gekai’deki çocuklar sadece gülüşüyle kölesi olurdu.

Ancak Hestia, Freya’nın kişiliğine ya da onun gibi diğer tanrılara katlanamazdı.
Onlardan kaçınmak için elinden geleni yapardı.

“Hey! Fei-Fei! Freya—! Bücür!”

“Yine de, tanıdığım diğer bazılarına kıyasla o kadar da kötü değilsin...”

“Vay vay, ne kadar gerginsin.”

Freya gülümsemesini genişleterek, kollarını sallayıp gruba doğru yarı koşar adım gelen yeni gelene döndü.
Vermilyon kırmızısı gözleri ve saçları vardı. Saç stilini basit kısa bir at kuyruğundan, sırf Şölen için şık, içe dönük bir spirale çevirmişti. Üzerinde şık siyah bir elbise vardı.
Freya’nın yanında pek bir şeye benzemeyebilirdi ama yüzü, cazibe açısından Hestia ve Hephaistos ile aynı seviyedeydi.

“Selam! Loki.”

“Senin ne işin var burada be...?!”

“N’oldu? Sebepsiz yere selam veremez miyim yani? Bu bir Şölen, değil mi? Selam vermemek kabalık olurdu. Ayak uydur, Bücür.”

“……!……!”

“Epey korkunç bakıyorsun, Hestia.”

Loki ondan iki kafa daha uzundu; Hestia’nın yapabildiği tek şey ona soğuk davranıp arkasını dönmekti.
Loki’ye söyleyecek hiçbir şeyi yoktu.
Loki düşmandı.

“Gerçekten uzun zaman oldu Loki. Bugün Freya ya da Hestia’yı göreceğimi de düşünmüyordum. Şölen sürprizlerle dolu.”

“Evet, asırlar oldu... Gerçi bu gece buradaki herkes için asırlar oldu.”

Loki’nin gözleri o kadar uzun ve kısıktı ki, genellikle yüzünün ortasında birer çizgi gibi görünürlerdi. Ama Freya’ya iyi bir bakış atmak için onları yeterince açarken gülümsedi.
Ganesha Ailesinden bir garson içkilerle geldi. Freya bir kadeh almak için döndüğünde olduğu yerde donakaldı. Dili tutulmuş adama gülümseyerek uzun bir yudum aldı.

“Gerçekten hiçbir yerde karşılaşmadınız mı?”

“Geçen gün birbirimizi gördük aslında. Pek bir sohbet olmadı ama.”

“Konuşana bak. Ben sohbete açıktım, benim hatam değil.”

“Hımm. Ah, Loki, Ailen hakkında sürekli bir şeyler duyuyorum. İşler yolunda gidiyor olmalı?”

“Vaaay! Senin kadar iyi bir Ailesi olan birinden bunu duymak...”

“Dünyada sınıf atlıyorum galiba... Ama evet, çocuklarım benim gurur kaynağım. Biraz övünsem sorun olmaz herhalde?”

Loki utana sıkıla başını kaşırken yüzünü hafif bir pembelik kapladı. Loki duygularını Ailesinin üyelerinden saklardı ama burada bunu yapmak daha zordu.

Hestia konuşmayı dinliyordu ve biraz bilgi toplamak için bunun mükemmel bir zaman olduğunu düşündü.

“Hey, Loki. Ailendeki biri hakkında bir sorum var, Wallen-bilmemne falan işte.”

“Ah! Şu Kenki! Sakıncası yoksa ben de kulak misafiri olayım.”

“O da ne? Bücür’ün bana bir sorusu mu var? Biri gökyüzüne baksın! Kıyamet mi kopuyor? Ragnarok mu? Cehennem mi dondu yoksa?”

Hestia dişlerini sıktı. Bu kaltağı ortadan ikiye ayıracağım!

“... Sadede geliyorum. Şu Kenki’nin bir erkek arkadaşı ya da özel bir yoldaşı falan var mı?”

“Geri zekalı, o benim favorim. Onu kimselere vermem, duydun mu? Başka biri ona elini sürmeye kalkarsa, kellesini yatak odamın duvarına asarım.”

“Tch.”

“Bana ‘tch’lamak için garip bir zaman.”

Hestia peşinde olduğu bilgiyi almıştı. Aiz Wallenstein, Loki tarafından sıkı bir şekilde korunuyordu.
O da Bell için aynı şeyleri hissediyordu. Keşke Aiz’in de korumak istediği özel biri olsaydı... Dudaklarında şeytani bir sırıtış belirdi.

Hephaistos bir kenarda durmuş, konuşmanın gidişatını izliyordu. Gerilimin yükseldiğini hissedince konuyu değiştirmek için araya girdi.

“Biraz geç oldu biliyorum ama seni elbise içinde görmek tuhaf hissettiriyor, Loki. Genelde erkek kıyafetleri giymez misin?”

“Hi-hi, o mesele. Kuşlar bana belli bir Bücür’ün partiye hazırlandığını fısıldadı...”

Hestia ona dik dik baktı. Loki’nin umurunda değilmiş gibi görünüyordu. Hestia’nın yüzüne karşı konuşabilmek için öne doğru eğildi.

“Elbise giyemeyecek kadar fakir olduğunu duydum, ben de gidip haline güleyim dedim.”

Seni süüüürrrrrtüüüüüüüüükkkkkkk!!!!!!!!!!!!

Hestia, yüzü giderek kızarırken gözlerini Loki’ye kilitledi. Her an patlayabilirdi.

Hep böyleydi. Birbirlerini çok uzun süredir, belki yüz yıldır tanıyorlardı. Ancak Loki ne zaman Hestia’yı görse, ona sataşmak için karşı konulamaz bir dürtü duyardı... Hestia üzerinden şaka yapmak için elinden geleni yapar ve bunu yapmak için özellikle çaba harcardı.

Sebep oldukça basitti: Hestia, onun sahip olmadığı şeye sahipti.
Her şey Hestia’nın göğsündeki o iki tümsek yüzündendi.

“Ha-ha!! Harikaydı! Herkesin önünde kompleksinle dalga geçerek beni güldürmek! Loki, sen bir komedi dehasısın!”

“Ne demek istiyorsun be?”

“Ah, pardon. Komedi değil, kuyu kazma konusunda dehasın. Hani şu içine düştüğün mezar gibi!”

Şimdi tepesi atma sırası Loki’deydi. Tanrıçalar birbirlerine dik dik baktılar; her nefeste yüzleri daha da kızarıyordu.
Loki’nin siyah elbisesi oldukça düşük omuzluydu. Titreyen göğüs kafesi dışında hemen hemen hiç şekli olmaması neredeyse acıklıydı.

“Başlıyoruz...” diye mırıldandı kollarını kavuşturmuş Hephaistos, gözleri bir tanrıçadan diğerine gidip gelirken.
Freya elindeki meyve şarabı kadehiyle gülümseyerek izliyordu. Cümbüş başlamak üzereydi.
Kenardaki iki tanrıça, zarif elbiselerinden taşan, ortalamanın epey üzerindeki göğüsleriyle orada dikiliyordu.

“Senin tahta göğsünün o umutsuzluk uçurumundan aşağı kaç erkek yuvarlandı acaba? Ha-ha! Lafı nasıl koydum ama?”

“Hiç komik değil, seni kocakarııııı!!!!!!!”

“Kiyaaaaaaa!!!!!!!!”

Loki gözlerinden yaşlar süzülerek Hestia’nın üzerine atıldı.
Hestia’nın yanaklarını sıkıca kavrayıp var gücüyle çekiştirdi.
Yüzü macun gibi uzadı; yumuşak ve esnekti.

Hestia karşı koymaya çalıştı ama kısa kolları Loki’yi yakalamaya yaklaşamadı bile. Yanakları gözyaşlarıyla parlarken havayı beyhude tokatladı.

“Ooo, burada neyimiz varmış?”

“Koca Memeli Loli ile Dümdüz Loki kapışıyor sanki...!”

“On iksirine bahse girerim ki Loki sinir küpü olup gidecek!”

“Bütün yıldız fişlerimi basıyorum, onu teselli eden ben olacağım!”

“Doğru düzgün bir bahse gir, geri zekalı!”

Giderek daha fazla tanrı, büyük salonda patlak veren bu kedi kavgasını izlemeye geliyordu.
Hephaistos’un başı omuzlarına düştü. Zaten Hestia ve Loki’den bıkmıştı, şimdi bir de bu arbedenin seyircisi çıkmıştı.

Loki, ufak tefek tanrıçanın pufuduk yanaklarını ölümcül bir şekilde kavramış, tüm vücudunu sarsıyordu. Sağa, sola, yukarı, aşağı; Hestia’yı her yöne sallıyordu.
Salla, salla ve daha çok salla.

“... hi... hi... Sanırım bugünlük bu kadar yeter...”

Her yeri seğiriyor!!!
İşi bitiremediği için üzgün olan Loki, Hestia’yı yere bırakıp arkasını döndü.
Loki, yere yığılan kıza bir bakış bile atmadan yürüyüp gitti. Odayı boydan boya geçerken vücudu seğiriyordu.
Bu bir zafer turu değildi.

“Hıh... Bir dahaki sefere bu kadar acınası görünme, ezik. Kuyruğunu kıstır ve kaç!”

“Bir dahaki sefere seni bitireceğim, duyuyor musun? Bir dahaki sefere!!!!!!”

Loki, arkasında bir gözyaşı izi bırakarak kapıya doğru fırladı.

“Tam da düşündüğüm gibi...” Kavgayı izlemeye gelen tanrılar kalabalığında bir mırıltı yayıldı. Gösteri bitince kendi sohbetlerine dönüp başka yerlere dağıldılar.

“Loki gerçekten durulmuş...”

“Durulmuş mu?? Hâlâ küçük bir çocuk gibi görünüyor...”

Hephaistos, Freya’nın yorumuna sadece tek kaşını kaldırabildi.
Freya gümüş saçlarını parmaklarıyla tararken ağzının kenarını kıvırdı.

“Buraya gelmeden önce, tanrılar eğlencesine birbirleriyle ölümüne savaşırlardı. Bu çok daha sevimli. Tehlikeli bile değil.”

“Şey, evet. Bu doğru. Loki’yi uzun zamandır tanıyorsun, değil mi?”

“Fazlasıyla. Aşağı yukarı sizin tanışıklığınız kadar.”

Hephaistos, sendeleyen Hestia’nın ayağa kalkmasına yardım etti.

“Eskisi kadar yakın değiliz,” dedi Hephaistos zayıf bir gülümsemeyle.

“Görünüşe göre Loki çocukları sevmeye başlamış. Belki de bu yüzden değişmiştir.”

“Söylemekten nefret ediyorum ama bu konuda benimle ortak bir yönü var.”

“Yaaa? Çok kısa bir süre önce ‘Çocuklara o gözle bakmıyorum’ dememiş miydin? O yeni çocuk, Bell, bunu değiştirdi mi?”

“Hi-hi, belki de. Gerçekten iyi bir çocuk. Benim için fazla iyi.”

“Yanlış hatırlamıyorsam beyaz saçlı, kırmızı gözlü bir insan çocuğu, değil mi? Aileni kurduktan hemen sonra gelip bana anlatmıştın. Şaşırmıştım doğrusu.”

Haberi duyan Freya’nın kulakları seğirdi.
Boş kadehini masaya bıraktı ve saçlarını savurdu.

“Size veda ediyorum.”

“Ne, şimdiden mi? Bir yere mi yetişeceksin Freya?”

“Buraya gelme sebebim olan bilgiyi aldım, o yüzden kalmanın bir anlamı yok.”

“... Bugün kimseye bir şey sormadın ki?”

Freya ve Hephaistos, Şölen’in başından beri birlikteydi. Hephaistos arkadaşının ani gidişine anlam veremeyerek başını yana eğdi.
Freya onu görmezden geldi ve bunun yerine gözlerini Hestia’ya dikti. Gülümsemesi hala oradaydı ama az öncekinden biraz farklıydı.
Freya’nın aurası değişirken Hestia birkaç kez gözlerini kırpıştırdı.

“... Ve buradaki bütün erkeklerden sıkıldım.”

Sakın ha!!!!

“……”

“……”

Basit bir veda niyetine başını salladı ve kalabalığın içinde kayboldu.
Geride kalan tanrıçalar onun gidişini izledikten sonra birbirlerine baktılar. Garipseyen bir gülüş ve bir omuz silkme paylaştılar.

“Freya gerçekten de Güzellik Tanrıçası... saygıdan eser yok.”

“Aşk ve arzunun kontrolü onda. Birilerinin onun yardımını isteyeceği kesin...”

“Onun bir Ailesi var. Sadece burnunun ucundakini görmüyor. Rakip olabileceğini düşünmek bile... çocukların kıymetini daha iyi anlamamı sağlıyor!”

“Sadece gülümseyerek yeni üyeler toplayabilir...”

Hephaistos derin bir nefes verdi ve sağ gözünü kapatan sargıyı kaşıdı.
Bu edindiği bir alışkanlıktı. Ne zaman tatmin olmasa ya da bir şeyi kabullenemese, eli kendiliğinden oraya giderdi.

Hestia burnundan küçük bir “hımm“ sesi çıkararak Hephaistos’u dikkatle izledi.

“Neyse, şimdi ne yapacaksın? Ben biraz dolaşıp birkaç kişiyle daha konuşacağım. Sen eve mi dönüyorsun?”

Hestia’nın beyninde bir şimşek çaktı. Çok önemli bir şeyi neredeyse unuttuğunu fark edince omuzları hopladı.

“Biraz daha kalabilirsin aslında? Bir iki kadeh bir şey içersin?”

“Şey... evet... yani...”

Hestia’nın kıpırdanmaya başladığını gören Hephaistos’un ifadesi değişti. Bunu daha önce çok kez görmüştü.
Hephaistos’un alev kızılı saçlarının altından fışkıran şüphe dalgasını görmezden gelen Hestia kararını verdi. Boğazını temizledi.

“Ben... şey, senden bir iyilik isteyecektim.”

“……”

Hephaistos’un sol gözü kısıldı, bir hançer kadar keskindi.
O gamsız Hephaistos bir anda gitmişti. Çok daha ciddi bir auraya bürünmüştü.
Hiç para borç vermeyeceğini açıkça belirttiği zamanki haliyle aynıydı bu.

“Az önce söylediklerinden sonra mı istiyorsun bunu? Geriye dön bir düşün—ne demiştin?”

“Şey... Neydi ki?”

“’Artık kimsenin tabağından yememe gerek yok’ lafı bir şeyler çağrıştırıyor mu?”

Hestia gülümsedi ve başını salladı, itiraz etmedi. Sonuçta söylemişti bunu.
Hephaistos ona sanki tuvaletten yeni çıkmış gibi baktı. Hestia az önceki sözünü geri almak istese de çenesini sıktı ve o garip sessizliğin geçmesini bekledi.
Hestia’nın Şölen’e gelmesinin asıl nedeni buydu zaten. Bu yüzden bir dostunu kaybedebilirdi ama denemek zorundaydı.

“... Tamam, oyununu oynayalım bakalım. İsteğin. Nedir?”

Hephaistos kısa boylu tanrıçaya tepeden bakıyordu; kızıl saçları ve gözü alev almak üzereydi sanki.

Hephaistos, üst dünya Tenkai’de yaşarken Demirci Tanrıçası olarak bilinirdi. Gekai’de kurduğu Aile, hayatta kalmak için Orario’daki maceracıların gelirine bel bağlamazdı.
Yine de Orario’da Hephaistos ismini bilmeyen tek bir maceracı bile yoktu.
O bir marka yaratmıştı.

Ailesi, yüz tanesi bir araya gelse bile dengi olamayacak kadar güçlü silahlar yaratabilen pek çok uzmana ev sahipliği yapıyordu. Bu demirciler, dünya çapında bilinen yüksek kaliteli silahlar döverlerdi.

Hestia bugün buraya, Hephaistos Ailesi’nin başkanından doğrudan bir iyilik istemek için gelmişti. Derin bir nefes aldı ve toplayabildiği en güçlü ses tonuyla konuştu:

“Senden Bell için... Ailemin bir üyesi için bir silah yapmanı istiyorum.”

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

3   Önceki Bölüm